renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Nusrat Fateh Ali Khan ve Qawwali

Nusrat Fateh

1948’de Pakistan'ın Faisalabad şehrinde, Qawwali yorumcusu ünlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Nusrat Fatih Ali Han, Qawwali müzik geleneğinin son dönemlerdeki en önemli temsilcisidir.

Ünlü bir Qawwal olan babası Ali Khan, oğlu Nusrat Fateh’in bir doktor olmasını ister aslında. Fakat o tüm ısrarlara rağmen, gizli gizli şarkı dinlemeye ve söylemeye başlar. Babasının ölümünden 1 yıl sonra 1964 yılında amcası Ü. Mubarek Ali Khan'ın grubuna katılır. Amcasının 1971 yılında kaybeder. Yeteneğiyle diğer amcası Üsdat Salamat Ali Han'ın da gözüne giren Nusrat Fateh, babası ve amcasının kayıtlarını dinlemeye ve müziğini geliştirmeye devam eder ve kendi stilini bulmaya çalışır. Amcasının ölümüyle grubun liderliğini Nusrat Fateh devralır.

Üsdat Nusrat Fateh, müziğe başlamasını gördüğü bir rüya ile ilişkilendirir: "Babam Üsdat F. Ali Khan'ın 1964 yılında vefat etmesinden on gün sonra bir düş gördüm. Rüyamda babam bana gelip şarkı söylememi istiyor. 'Yapamam' deyince 'Bir dene' diyor. Eliyle boğazıma dokununca şarkı söylemeye başlıyorum. Rüyamda babamın cenaze töreninde ilk konserimi verdiğimi görüyorum. Herkes yan yana oturmuş ve ben Kur’an'dan ayetler okuyorum..."

Nusrat Fateh, Klasik Hint Müziği eğitimi de almıştır ve Qawwali icrası yanında klasik müziğe devam eder. Katıldığı klasik müzik festivalinde Pakistan müziği temsilcisi onur plaketini alır. Sık sık Avrupa ve Amerika’da konserler verir. Alışılmış Qawwali dışında yeni biçemler dener. Batı müziği motifleri, el çırpmalar, Hint ragaları, bunlardan bazılarıdır.

Nusrat Fateh, sufi geleneğine bağlı kalarak ilahi mesajı kitlelere müziği ile duyurur. Dinleyicinin sufi felsefesine olan ilgisi ve aşinalığına göre konserlerinin seyrini o anda değiştirir. Dinleyicinin tepkisine göre müziğinde ve sözlerinde doğaçlamalara ağırlık verir. Mesaj ağırlıklı bir konserde sözler, melodiden daha önemli olur. Kendi ülkesinde mesaj iletmek için konser verirken, yurt dışında melodi ağırlıklı müzik kültürünü tanıtmak için çalışmıştır.

Qawwali’yi orijinaline bağlı kalarak ve bazen Batılı enstrümanlar eşliğinde icra eden Nusrat Fateh, bu tutumu nedeniyle bazı çevrelerce, Qawwali geleneğinin özünü bozmakla suçlanır fakat onun asıl yapmak istediği Qawwali’yi yüksek tabakanın müziği olmaktan kurtarıp geniş bir kitleye, dünyaya ulaştırmaktır. Üsdat, Qawwali’nin yanı sıra geleneksel klasik müzik olan Khylal gibi diğer anonim türlere dahil edebileceğimiz eserler de vermiştir. Tasavvuf müziğinin bir kolu olan Qawwali; İran, Pencap ve Urdu yörelerinin karışımı olan kültürel bir müziktir ve Üsdat da şarkılarını Urdu, Fars, Arap ve Pencap dillerinde icra etmiştir.

Nusrat Fatih Ali Khan ve grubu 1979’da yurtdışında konserler vermeye başlar. 1985 yılında Womad Festivali'nde verdiği konserlerle müziğini uluslararası platforma taşır. Toronto konseri, Londra, ABD ve Paris, İspanya, Japonya ve bazı Arap ülkelerinde verdiği konserler ise büyük ses getirir.

Sesindeki güç, derinlik ve sükunetten ötürü üstad için “Cennetten gelen ses”, “Sesin uygarlığı”, “Yağmuru ağlatan adam” ve “Qawwali’nin en parlak yıldızı” gibi yakıştırmalar yapılmıştır. Rolling Stone dergisi, Nusrat Fateh için “dünyanın en iyi sesi” ifadesini kullanmıştır. Rock ve Blues yıldızı Jeff Buckley onun en büyük hayranlarındandır. Kendisiyle yaptığı bir röportajda “Sözlerin çoğunu anlamıyordum ama sesiniz mesajınızı yüreğime aktarıyordu. Aşkla söylüyordunuz, taa derinlerden”.

Nusrat Fateh’ten bahsederken Qawwali müziğine de geniş bir parantez açmak gerekir. Qawwali, Hint alt-kıtasındaki sufi müzik geleneğinin adıdır. Qawwali kelimesinin kökeni Arapça ve Farsça’ya dayanır. “Qawl” kelimesi “konuşmak, söylemek” anlamına gelir. “Konuşma şekli”, “ifade tarzı” olarak da çevirebiliriz kelimeyi. Qawwal ise “söyleyen”, “anlatan” demektir. Qawwali geleneğinin kökleri 10. yüzyıla kadar uzanır. Farisiler ve Türkler’in etkisiyle başlayan gelenek,12. yüzyılda Hindistan'a İslam'ı yaymak için gelen Muhiddin-i Çişti’nin katkılarına çok şey borçludur. Çişti, müzikle içli dışlı olan Hindistanlıları 'Allah için müzik yapmaya” çağırarak bir anlamda tebliğ görevini de icra etmiş olur. Çişti ve etrafındaki sufiler (Çiştiyya), mistik müziği, dini vecde giden bir yol olarak kabul etmişler ve bu formu yaygın bir şekilde kullanmışlardır. Bunun dışında bazı ragaların icracısı, müziğe esnek formlar kazandıran, tabla ve sitar gibi enstrümanların mucidi olan Müslüman şair-müzisyen Emir Khusraw da Qawwali’nin şekillenmesinde önemli katkılarda bulunmuştur. Burada ayrıca, gerek sufiliğin Persler zamanında Hindistan bölgesinde yaygınlaşmasında gerekse Qawwali’nin ortaya çıkmasında önemli roller üstlenmiş birkaç ismi daha anmak gerekiyor: Sufiliği Hindistan’da yaygınlaştıran Şeyh Abdül Latif Bitai, daha sonraki dönemde meşhur mistik Şahabeddin Sühreverdi, müziği ve danslarıyla ünlü Lal Şahbaz Kalender, Hazret Bahauddin Zekeriya, Sehvan Şerif ve efsanevi bir Qawwal olan Sachal. Rivayet, bize temelleri 700 yıl önce atılan Qawwali ile ilgili olarak bunları aktarır. Söz konusu tarihsel arka plandan yola çıkarak Qawwali’nin kökeniyle ilgili olarak şunu söylemek uygun olacaktır: Hint kültürü, tasavvuf, Müslümanların müzik anlayışları ve Mevlevilerin sema’sı Qawwali’nin harcını oluşturan ana unsurlardır.

Qawwali’nin modern zamanlardaki izini Hindistan ile Pakistan’ın 20. yüzyıldaki ayrılığını takip ederek sürebiliriz. İki ülkenin ayrılmasından sonra, Hindistan’da yaşayan Müslümanların büyük bir kısmı Pakistan’a göç eder. Qawwali müziği de böylece Pakistan topraklarına taşınmış olur. Pakistan’a göç eden Müslümanlar beraberlerinde Hint kültürünü ve müziğini de getirmişlerdir. Pakistan’da sufilik, nerdeyse qawwali ile birleştirilmiştir. Qawwali’nin, sufi düşünce sisteminin ibadet müziği haline geldiğini söyleyebiliriz. Qawwali, bir ruh arınması, Allah'a ve O'nun sevdiklerine yakınlaşma vesilesi olarak görünmektedir. Pakistan’da, qawwali formunun ilahi bir nefes olduğuna inanılır.

Qawwali’de sözler, mistik-felsefi söylem ile dile gelir ve icra olunan eserlerde ilahi bir gücün tezahürü söz konusudur. Qawwali sufi gelenekleri ile bağlantılı bir müzik formudur. Bu form, ilahi aşkın dile getirilmesi ve ilahi mesajın insanlara iletilmesi için kullanılır. Qawwali şarkıları, hikmetli ve coşkulu bir biçime sahiptir. Oturarak icra edilen müziğin başlaması aynı zamanda ibadetin başlaması anlamına gelir. Meşhur sufi ve Qawwali müzisyeni Emir Khusraw’ın başlattığı bu geleneksel form, sonraki dönemlerde de devam etmiştir.

Qawwali’de söz ve melodi ayrı önem taşır. Sözler bazen birkaç kelimelik cümle olarak sürekli tekrarlanır. Müziğin melodik yapısı, icra edildiği ortam ve sözler oldukça etkilidir. İcracıların ve dinleyicilerin sıklıkla transa geçtikleri vakidir. Bu etki, gizemli ve ilahi mesajlar iletmek, kitlelere sufizmi anlatmak için kullanılır. Qawwali icrasında asıl amaç, yaratıcıya duyulan aşkı dışa vurmak ve onu daha yoğun hissetmektir. Qawwali müziğini icra eden Qawwal böyle bir güce sahip olmak zorundadır. Bu bakımdan, Qawwal olabilmek ve bir Qawwali grubuna girebilmek için, yıllarca süren klasik müzik eğitiminden geçmek gerekir. Ayrıca, bir Qawwal, İslam tasavvufu ve İslam tarihi konusunda da bilgi sahibi olmak zorunludur. Dolayısıyla bir Qawwal, sadece bir müzisyen değil, aynı zamanda yüksek saygınlık derecesine sahip bir ermiştir, sufidir. Qawwaller arasındaki usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Bir ustanın yanında ritim tutan qawwal adayına, ancak yeterli görüldüğü takdirde solo atmasına izin verilir.

Qawwali’nin etkisi, melodik yapısı ve tasavvuf içerikli derin sözlerde kendisini gösterir. İcra edildiği ortam ve icra şekli de önemlidir. İcra esnasında bazı önemli kelime ve cümleler sık sık tekrarlanır; Böylece dinleyenlerin farklı noktalara yoğunlaşmaları sağlanır. Baş vokalistin yeteneği, etkinliği, sesine ve grubuna hakimiyeti doğrultusunda icranın temposu, gidişatı yükseltilip alçaltılır. Burada dinleyicinin verdiği tepki ve genel atmosferi de gözden kaçırmamak gerekir.

Ayrıca Qawwali müziğinin icrası ağırlıkla doğaçlamaya dayanır. Doğaçlama duruma göre yapılır. Baş vokalistin ve grubunun performansına ve dinleyici yapısına göre değişir.

Qawwali müziğinde asıl amaç ibadettir. Dinleyiciler ile birlikte müzik sayesinde transa geçmek, karşılıklı gizemsel bir bağ oluşturmak asıl amaçtır. Qawwal’in mesajını anlamak için onun felsefesini bilmek, yani sufi olmak gerekir. Qawwali müziği, kültürel bağlamda ona şekil vereni, ondan evvel varolanı ve onu aşanı kendisi ile yüzleştirir.

Qawwali törenlerine katılanlar sık sık yolculuk kavramından söz ederler. Yolculuk, varolan bilincin başka bir boyuta taşınması, yol alması anlamına gelir. Yolculuğun dışa vurumu, kişilerin o andaki davranışlarıdır. Bazıları bu sırada ritmik sallanma yaparken, bazıları da hayali dans ederler. Bu durum bizdeki zikir törenlerine benzer. İyi bir qawwal, müziği ile insanları böyle yolculuklara çıkarabilir. Transa geçen dinleyicinin bilinci o anda varolan durumdan öndedir. Konserde sallanmak, kasılmak, inlemek ve feryat etmek normal karşılanır. Törenin son aşamasında dünyevi bilinç kaybolur.

Qawwali müziğinde temel olarak, tabla ve baya ikilisinden oluşan vurmalı çalgı ile harmoni adı verilen körüklü tuşlu enstrüman kullanılır. Ayrıca belirgin bir ritim unsuru olarak grup üyeleri el çırpar. Qawwali icrasında sitar, sarangi, tambur, davul, keman da kullanılır.

Qawwali’nin nasıl icra edildiği ile ilgili olarak şu bilgileri vermek yerinde olacaktır. Qawwali, genellikle mübarek günlerde, düğünlerde, şenliklerde, bayram günleri ve vefat yıldönümlerinde icra edilir. Günümüzde konser salonlarında da icra edilmektedir. Qawwali’de en önemli icracı baş vokalisttir (Baş Qawwal, pir). İcracılar 2 sıra halinde yere bağdaş kurarak oturur. Ön sıranın başında baş vokalist yer alır. Müziğin gidişatını tamamen baş vokalist belirler ve grubu yönlendirir. Baş vokalistin yanında bir 2 harmoni sanatçısı ve 2 vokalist daha yer alır. Arka sırada ise elleriyle ritim tutarak (ritimzenler, mürşitler) eşlik eden 4 kişi ve onların ortasında tabla kullanan bir sanatçı bulunur. Baş qawwal, icra edilen rag'a (makam) uygun düşen notaları tekrarlayarak grup üyelerine tal (ritim) verir. Grubun üyeleri verilen tal’e uygun el çırparlar ve vokal yaparlar. Ritim tutanlar ve vokalistler, baş vokalistin söylediklerini tekrar edip duruma göre solo atarak müziği renklendirirler. Bu sololar doğaçlamadır. Ritim atan sanatçılar, aynı zamanda Qawwali geneğini devam ettirecek olan öğrencilerdir. Şarkı sözlerinde, Allah'a, Hz. Muhammed'e, İslam büyüklerine (Ehl-i beyt, Hz. Ali, Mevlana, Şems vs.) ve geleneğin önde gelenlerine methiyeler düzülmektedir. En çok işlenen konu, ilahi aşktır. Qawwal'i meydana getiren üç temel özellik vardır: Hamd, Naât-ı Şerif ve Evliya menkıbeleri. Yumuşak bir form ve hızlı ritimlere sahip Qawwali şarkılarında, Allah ve onun peygamberine duyulan sevgi ön plandadır.

Qawwali günümüzde iki farklı biçemde devam etmektedir. Birincisi, Hindistan’dan etkilenen tür; ikincisi popülerleştirilen, belirli düzenlemelerle yapılan türdür. Nusrat Fateh, ikinci gruba girmesine rağmen, müziğinin içeriğinden ve felsefesinden taviz vermemiştir. Nusrat Fateh Ali Khan’ın dışında, Aziz Miyan ve Sabri Kardeşler Qawwali geleneğini sürdürmüşlerdir.

Qawwali’nin aslında daha sert bir formu vardır. Üsdat bu ritmi yumuşatmaya çalışır. Zamanla, jazz ve rock öğelerini de Qawwal ile harmanlayarak bu yöndeki muhtelif denemeleriyle daha geniş kitlelerin ilgisini çekecek bir ritim yakalar. Üsdat, geleneksel formdan evrensel forma uzanırken, müziğindeki ritmin iniş çıkışlarını aşkın bir icra ile gerçekleştirir. Ritim önce sakindir, sonra hızlanır, sonra tekrar durulur ve bu böyle devam eder. Bir parçanın icrası sona erdiğinde derin bir rahatlama gerçekleşir ve fakat bu sükun tekrar yeni bir başlangıca ihtiyaç hissettirir. Dinleyene inleme ve vecd hissi veren bu müzik, en yüce aşk olan ilahi aşka yönelmiş bir yakarış gibidir.

Nusrat Fateh’in müziği orijinal bir müziktir ve başlı başına büyük bir müzik damarıdır. Bu müziğin muhteviyatındaki en temel özellik spontane olmasıdır. Bir şarkının, farklı zamanlardaki her bir icrası farklı farklıdır. O anlıktır. O andaki söyleyiş, daha sonraki söyleyişlerden farklıdır. Aynı parçalar bir çok kez seslendirilmiştir ama her söyleyiş diğerinden farklı yorumlara sahiptir. (Örneğin, Nusrat Fateh’in mest olduğum Shamas-Ud-Doha Badar-Ud-Doja adlı şarkısı albümde 11 dk. sürerken, Pakistan konserinde aynı şarkı tam 45 dk. sürmüştür.) Bu durum, biraz da icranın derinliği ile ilgili bir durumdur. Üsdat bu durumu şöyle özetler: "Qawwal'de aynı ezgiyi iki kez duyamazsınız. Çünkü doğaçlama yaparız, çalışma yöntemimiz zengin bilgi dağarcığı gerektirir. Bilgi deneyimle, üsdatların yönlendirmesiyle artar. Müzikte kesin olan bazı noktalar vardır. Çalarken hissedersiniz, ama tekrarlayamazsınız."

Üsdat o büyülü müziğini icra ederken hissettiği duyguları şu sözleriyle dile getiriyor: "Allah için şarkı söylerken kendimi O'nunla bütünleşmiş hissediyorum ve Allah'ın evi Mekke önümde uzanıyor. Peygamberimiz Muhammed için söylerken; sanki Medine'de mezarının başında oturuyor ve onun için dua ediyorum."

Nusrat Fateh’i diğer Qawwali yorumcularından ayıran en önemli fark, dinleyenlerin katılımını sağlamak amacıyla tempoyu yükseltmesi ve Qawwali’yi günümüze uyarlayarak özgün stilini uygulamasıdır. İçerdiği kültürel çeşitlilik, müzik formlarındaki zenginlik ve icra tarzı, Nusrat Fateh’in de olağanüstü katıklarıyla Qawwali müziği, sadece sufilerin müziği olmaktan çıkıp evrensel bir müzik türü haline getirmiştir. Qawwali icrasının üstadı olan Nusrat Fateh’in, ulaştığı bu büyük başarı ve doğduğu toprakların müziği olan Qawwali’yi tüm dünyaya duyurması, aynı zamanda, dünya müziği kavramının müzik literatürüne yerleşmesinde de etkili olmuştur.

Üsdat, dünya popüler müziğinde sözü geçen sanatçılarla ortak çalışmalara imza atmış ve pek çoğunu, felsefesi ve müziği ile etkilemeyi başarmıştır. 1985’te Peter Gabriel ile tanışması Nusret Fatih’e, müziğini daha geniş kitlelerle taşıması fırsatını sağlamıştır. Gabriel’in teklifi ile sanatçı Virgin / Real World Records ile çalışmaya bu dönemden sonra başlamıştır. Üstadı Nusret Fatih’in Realworld etiketiyle yedi albümü çıkmıştır. Peter Gabriel ile birlikte yaptıkları "Passion", Martin Scorcesse'nin yönettiği “The Last Temptation Of Christ”te yer aldıktan sonra üstadın Avrupa ve ABD’de de ünü artar.

Üstad, daha sonra Shahen Shah adlı albümünde seslendirdiği “Allah, Muhammed, Char, Yaar” adlı parçasıyla, Oliver Stone'un yönettiği Natural Born Killers'te yer alır. Tim Robins’in oscarlı Dead Man Walkings’inde de Nusrat Fateh ile Eddi Veder’in birlikte seslendirdikleri şarkılar vardır. Üstad'ın, Eddi Veder ile yaptığı ‘The Face of Love’ adlı şarkı da muhteşem bir performanstır. Bu çalışmalarla ününü giderek artıran Nusrat Fateh, “Night Song” albümünde rock ve fusion gitaristi Micheal Brook ile çalışır. Brook’un gitarında çıkan eşsiz akustik melodiler albüme keyfine doyulmayan bir tat katmıştır. Bunun dışında Üstadın Mustt Mustt’ına Massive Attack’ın yaptığı remix İngiltere'de sürpriz bir şekilde club hiti olmuştur. “Mercy”deki Alanis Morissette düeti diğer etkileyici performanslardan biridir. “Gurus of Peace”de Nusrat Fateh’i Hintli pop sanatçısı A.R. Rahman’la görüyoruz. Üstad ayrıca Lata, Bally Sagoo, Talvin Singh, Udit Narayan, Noor Jehan, Asian Dub Foundation, Partners In Rhyme, Üstad Sultan Khan, DJ Shadow, DJ Spooky gibi ünlü sanatçı ve gruplarla da farklı ve renkli çalışmalara imza atmıştır. “Ragas anda Sagas”da Jan Garbarek ile başarılı bir deneysel çalışma gerçekleştiren üstad, Ravi Shankar ve Youssuo N’Dour ile de ortak çalışmalar yapmıştır. Pearl Jam’den Jeff Buckley başta olmak üzere pek çok müzisyeni ise derinden etkilemiştir. Nusrat Fateh, bu çalışmaların yanı sıra, 1992-1993 döneminde Washington Üniversitesi, Etno-müzikoloji programı kapsamında misafir sanatçı olarak bulunmuştur.

Burada biraz da üstadın grubundan (Party) bahsetmek yerinde olacaktır. Üstadın grubundaki müzisyenler seçkin ve ileri derecede eğitimli kişilerdir. Gruptakilerden bazıları üstadın ailesindendir. Grup, duruma göre değişiklik arz eder. Vokalde genellikle Farrukh Fateh Ali Khan, Mujahed Moubarek Ali Khan, Ghulam Abbas Jaffri, Attat Fareed sayılabilir. Koro’da, Mohamad Iqbal Naqbi, Maqsood Hussain, Asad Ali, Abdul Sittar, Naddem Amjad, Nafees Ahmad, Rahat Ali Khan, Kokab Ali, Mohamad Miskin; Tabla’da Dildar Hussain; harmonide ise Rahmat Ali; mandolin ve gitarda Majawar Abbas yer alır.

Nusrat Fateh’in en önemli albümleri şunlardır: Shahen Shah, The Last Prophet, Love Songs, Devotional Songs, Night Songs, Mustt Mustt, Swan Song, Shahbaaz, Vision II: Spirit Of Rumi

En beğenilen şarkıları ise saymakla bitmez ama bir kaçını anmak gerekir: Shamas-Ud-Doha Badar-Ud-Doja, Kehna Ghalat Ghalat To Chhupana Sahi Sahi, Ali Mulla, Haq Ali Ali Haq, Allah Hoo, Must Must, Piya Re Piya Re, Pyar Mastana, Sajna Tere Bina, Sun Yaara Ghum Khara, To Mera Dil To Meri Jan, Ye Jo Halka Halka Sooror, Maki Madni vs.

Yaşadığı sürece kendisini Qawwali müziği ve sufiliğe adayan Nusrat Fateh Ali Khan, 1997 yılında kalp krizi sonucu Londra’da ölmüştür. Qawwali müziğine önemli katkılarının yanında dünya müziğine de gösterişli bir şekilde adını yazdırmayı başarmıştır.

Kaynak

Bu yazıda müzik bilimci Vural Yıldırım’ın “Sufi Müziği: Kavvali Müziği”;
Celal Soydan’ın "Mistik Müzik ve Kavvali" adlı çalışmalarından önemli ölçüde faydalanılmıştır

Öneri

- Johnson, Gordon, Hint Dünyası, İletişim Yayınları, 1998.
- Rubi, Ahmed Akil , Nusret Fatih Ali Han, Words of Wisdom, Lahore 1992.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

bir soru

Acaba ülkemizde bu müziği icra edenlerimiz var mı ?

Veya Qawwali müzikte ölçü nedir ?
Misal, dilimizdeki karşılığı yeşil pop olabilir mi ?

Yeşil Pop ve Kavvali Müziği Üzerine

Merheba

Evvela bu aydınlatıucı ve bolca istifade ettiğim Nusret Fateh Ali Khan yazısı için Ömer beye çok teşekkür ederim. Çok dinlediğim fakat hakkında teknik ve genel kültür bilgilerine vakıf olmadığım bir zattı. Bu çalışma büyük ölçüde faydalı oldu benim için.

Emre Bey'in soruları da bu babta konu üzerine açılım sağlar diye düşünüyorum; cevap mercilerini bekliyoruz. :)

Yeşil Pop ile Kavvali müziğin mukayesesi bahs konusu ise bence bir benzerlik yok. Çünkü yeşil pop ya da yeşil nane denilen şey Türkiye'de oturmuş bir sistemi olmayan daha çok şifai geleneğin üzerine pop karıştırılarak bir senteze ulaşılan, ama bu kombinasyonu icra ederken teknik ve artistik konularda tavırları oturmamış, basit ve avam bir müzikten bahsediyoruz.

Kavvali ise Ömer Bey'in de yazısında işlediği üzre elit, üst, kast sisteminde yukarı kesime hitap eden bir müzik ve Nusret Fateh Ali Khan bu müziği batı müziği ve yerel halk müziği tavırlarıyla harmanlayarak daha genele, halka ve evrensele ulaşmayı amaçlıyor. Ama tüm bunları yaparken klasik bir genelekten beslenmek, tasavvufi bilgi birikimi ve silsile, üstad-çırak ilişkisi, teknik ve üslupsal tavır ve eda ve tum bunların üstüne uzun zaman zarflarında çalışarak ve çabalayarak kazanılan meleke Yeşil pop/naneyle kıyaslanamaz, diye düşünüyorum.

Çünkü sesi güzel olan, ya da az buçuk yorum yeneteneği olan ama eğitimsiz, kulaksız arkasına bas gitar, batari, elektronik aksesuvar kurup mikrofonda gıy gıy yapan bir vokalciyle, Kavvali müziğin üstadları arasında Japonya'da şu Clint Eastwood'un yönettiği bilmem hamburger tepesi miydi o küçük tepeyle, Hint-Nepal çizgisindeki Everest Tepesi arasındaki fark kadar muazzam bir fark var bence.

Bence yeşil popcular Kavvalilerin eteğinde nane toplarlar ancak. :)

muhabbetle

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

eteklere nane toplayıcılar

yazı güzel, soru güzel, yorum daha güzel. ver coşkuyu al alkışı yapan arkadaşlar bozulmasın buna. yeşil pop diye palazlanıp müslümanların üzerine boca edilen şeylerden geriye kalan arabesk artığı değil mi? daha düne kadar beyazıt meydanında ''tekbir kasetçilik'' adıyla yeşil çığlıkları göğe savuranlar çok şükür artık yoklar. ama sultanahmet kitap fuarında senede birgün çığlıklara devam ediyorlar. ne adına acaba? müzik adınamı yoksa çığlık atma özgürlüklerinimi kullanıyorlar?
''işrak ilhamları'' adıyla ne işrak nede ilham olabilenler piyasa oluşturmuşlar. ve piyasanın arz taleb dengesini bozmak istemezler. ve gayet ''azim''le yollarına devam edenler ''yeşil yol''un müşterisi olmaktan kurtulabilecekler mi?
yeşil müzik nerede kaldı. the ''marmara müzik'' durağında ''azim''le bekliyor olmasın? bilen varsa cevap ver ey cemaat...
ey cemaat ''ali maula ali maula ali dam dam''

Müzik Geleneği

Selam,
Qawwali müziği öncelikle yerel bir müziktir. Köklü bir müzik geleneğidir. 700 yıl öncesinden günümüze intikal etmiştir. Halihazırda bu gelenek devam etmektedir. Nusrat Fateh'ten sonra yeğeni Rahat bu geleneği sürdürüyor. Sabri Kardeşler'i de unutmayalım.

Ülkemizde maalesef Qawwali tarzında sürdürülen bir müzik geleneği mevcut değil. Üzücü olan şu: Geçmişte büyük bir medeniyete evsahipliği yapan ve halihazırda bir medeniyet sancısı çeken bu topraklarda böyle bir müzik geleneği olmalıydı.

Derin tasavvufi bir geçmişimiz var bizim. Müzik felsefesi açısından da epey bir müktesabata sahibiz. Örneğin sadece Farabi'nin müzikle ilgili 3 önemli risalesi var. Edebiyatımız, şiirimiz ise başlıbaşına büyüleyici bir güce sahip. Şiir konuşan, şiir söyleyen, hem de güçlü bir şekilde söyleyen insanlarız bizler. Teknik anlamda da yeterli donanımımız olduğunu düşünüyorum. Nota sistemimiz, enstrümanlara hakimiyetimiz, enstrüman çeşitliliğimiz de ileri düzeyde aslında. Fakat tüm bunlardan bir müzik geleneği oluşturmayı başarmaya muktedir olamamışız. Bizde bir Halk müziği var. Güneydoğu'da dengbejler var, Doğu ve iç Anadolu'da aşıklar, ozanlar var, Ege'de zeybekler var. O gelenekleri bir şekilde sürdürenler olmuş günümüzde. Neşet Ertaşlar, Özay Gönlümler, Aşık Veyseller. Onlar öyle ya da böyle bir geleneği sürdürüyorlar. Şimdi dini, mistik müzikten bahsediyoruz aslında ama bu yerel, folklorik müzikten de bağımsız değil. Mesela, Nusrat Fateh'in Hint halk şarkılarını yorumlayışı da muhteşem. Öyle çok halk şarkısı yorumu var ki. Hint müzik geleneğine de hakim. Büyük bir qawwal olmanın tüm şartlarını haiz kısacası. Halk müziğine de, qawwali'ye de.

Bizde, ilahi aşk'ı, peygamber sevgisini anlatan, Qawwali'deki gibi anlatan, dini temaların incelikli bir şekilde işlendiği bir müzik geleneği mümkün olmamış. Bir tasavvuf müziğimiz var, Hacı Arif bey var, Tamburi Cemil var, Dede Efendi var. Ama nihayetinde güçlü bir gelenek yok; günümüze dek güçlü bir şekilde ulaşmış ve belki de dünya çapında dinleyicisi olan, takip edilen bir gelenek yok.

Nusrat Fateh'in Spirit of Rumi albümü adlı bir albümü var. Adeta Mevlana Celaleddin'e ithaf edilmiş bir çalışma. Qawwaali'de Sema'nın etkisini, Mevleviliğini etkisini görüyoruz. Oysa biz, bundan güçlü bir ilham almakta geride kaldık. Bunu yapabilirdik, belki çok daha iyisini yapabilirdik. Lakin olmamış. Şimdi ne yapılıyor. Mevlana için, ne idüğü belirsiz insanlar, ne idüğü belirsiz bir tarzda gösteriler düzenliyor.
Biz bunları ve yeşil-popu konuşmak zorunda kalıyoruz. Bu, çok üzücü.

Mustafa Burak Sezer beye, yaptığı açılımdan ötürü teşekkür ediyorum. Selamlar.

Tekke Müziği, Kavvali ve Modern Taarruzlar

"Bizde, ilahi aşk'ı, peygamber sevgisini anlatan, Qawwali'deki gibi anlatan, dini temaların incelikli bir şekilde işlendiği bir müzik geleneği mümkün olmamış. Bir tasavvuf müziğimiz var, Hacı Arif bey var, Tamburi Cemil var, Dede Efendi var. Ama nihayetinde güçlü bir gelenek yok; günümüze dek güçlü bir şekilde ulaşmış ve belki de dünya çapında dinleyicisi olan, takip edilen bir gelenek yok."

Merheba

Aslında bazı durumlarda Kavvali müziği geleneği ile bizim tekke müziği yani Türk Tasavvuf Musikisini eşleştirerek bir mukayese olabileceğini düşünüyorum.

Yani Tekke Müziğimiz Hacı Arif'le, Dede Efendiyle sınırlı değil. Muhtelif tekke ve dergâhlarımızda pek çok eren, derviş ve pir/şeyhin güftesini yazdığı ve bestelediği pek çok tekke müziği eserimiz var. Mesela Osmanlı dönemlerinde bir Galata Mevlevihanesi var ki döneme damgasını vurmuş. Pek çok saraylı, paşa, sultan dergâhın dervişi.

Galata Mevlevihanesi hâlâ o kültürü devam ettiriyor fakat hiç ayinlerine katılmadım. Kültür Bakanlığının desteğilye oradaki meşkler daha çok ecnebilere, turistlere ücretli olarak sergileniyor diye biliyorum. Mesela dikkatinizi çekmiştir, Sultanahmet Camii istikametinde yürürken sağ köşede, güneşliğin altında adamın biri İngilizce bir afişin yanında Galata Mevlevihanesindeki sema gösterileri için ticket/bilet filan satar.

Fakat Karagümrük'te bir Nurettin Cerrahi Tekkesi vardır ki şu anda Türk Tasavvuf Musikisini Yaşatma Derneği adı altında tekke müziği kültürümüzü devam ettiriyorlar. Burada belli bir dönem ney üfleme derslerini Hakan hocadan ve Türk Tasavvuf Musikisi meşklerini şifai olarak Veysel Candan hocadan almıştım. Hâlen memlekette olduğum sürelerde Pazartesi meşklerine, cumartesi derslerine katılıyorum.

Burası Kültür Bakanlığımızın desteğiyle bugünlere kadar ayakta kalabilmiş ve tekke müziği kültürümüzü devam ettiren yegane değerlerimizden biri. Sürekli ülke içi ve yurt dışı konserlerine giderek Mevlevi kültürü, Türk Tasavvuf Musikisini dünyaya tanıtıyorlar. Pazartesi meşklerinde izledikleri, sema, mevlevi zikri ve türk tasavvuf musikisinin etkisiyle, etkilendikleri ve bu İslami sanat formlarının etkisiyle İslamı seçen pek çok ecnebi/gayri müslim oldu.

Yıllar önce de Fas'ın Amerikan büyükelçisi, Selçuklu ve Osmanlı medreselerinde ki tezhip, hat süslemelerinindeki İslami dehanın müthiş sanat anlayışından etkilenerek İslamı seçmişti.

Fakat dediğiniz gibi bu müzik türü, yani tekke/tasavvuf musikisi günümüze kadar serpilerek ya da kendisini devam ettirerek/geliştirerek gelmemiş. Artık eldeki mevcut envanter ve eserleri tekrar tekrar icra ediyoruz. Zaman zaman kıyıdan köşeden bireysel icracılar, eser besteleyenler güfte yazanlar çıkıyor. Mesela Hakan hocam hem güfte yazar hem besteler. Fakat bu kurumsal, ekipsel bir çalışma olmadığı için topluma açılamıyor, yani elaman yetişmiyor.

Kimsenin i-pod'unda, mp3 çalarında, flash diskinde tekke musikisi eserleri göremessiniz pek. Bu müzik daha çok kişisel bir zevk/sevda halini almış artık. Takipçileri ve icracıları gittikçe azalıyor.

Fakat kavvali müzik gelenekten kopmadan hâlâ kendisini devam ettirebiliyor, eleman yetiştiriyor ve kendisini dinletebiliyor.

"Mevlana için, ne idüğü belirsiz insanlar, ne idüğü belirsiz bir tarzda gösteriler düzenliyor."

Bir kaç akşam önce seslendirmesini Yılmaz Erdoğan'ın yaptığı ve adını hatırlamadığım bir orkestra şefinin besteleyip yönettiği Mevlana Hazretlerinin 800. Yıldönümü anmalarında icra edilen show'un, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu provalarını izledik bir arkadaşla.

Tabi Mevlana ve Musiki deyince fırladık gittik, üstelik beleşti provalar :) Yoksa biletler 57'den başlayıp 90 ytl'ye kadar çıkıyormuş. Bizi aşar yani.

Neyse kısaca olayı anlatırsam, sahnenin altında, yani hemen dibinde biraz çökük ikinci alt bir sahne var. Teknikte nasıl isimlendirirler bilmem. Oraya senfoni orkestrası kurulmuştu. Gece kıyafeti giymiş, yarı çıplak hanımlar obua, saksafon, keman, viyolin, vesair batı müziği ensturmanlarını çalıyordu şefin yönetiminde.

Sahnede ise bir yanda, klasik mevlevi müziği ekibi klasik enstürümanlarımızla -ney,tanbur, gudüm, bendir, kemençe, klarnet, v.s- yer alırken sol üst köşede devlet konservatuvarından yine kızlı erkekli modern ses icracıları -daha çok tenor ve bariton sesler vardı burada ve operavari bir tavırla mesnevi metinlerini seslendiriyorlardı-. Hemen karşılarında Türk Tasavvuf Musikisi ekibinin ses sanatçıları yer alıyordu. Yani acaip bir sahne vardı meydanda. Yani batı müziği ve doğunun harmanlanarak bir senteze ulaşılmasıydı bu bir yere kadar.

Seslendirmeyi Yılmaz Erdoğan'dan başka bir tiyatrocu daha yaptı sahnenin sağ uç köşesinde ama ismi hafızamda değil şu an. Seslendirme öncesi alt/iç sahnede şefin yönetiminde orkestranın icra ettiği batı müziğinin inişli çıkışlı tınılarında konuşmacılar Mevlana Hazretlerinin hayatını anlatmaya çalıştılar, zaman zaman Mesnevi'deki beyitlerden yararlandılar.

Fakat en acaibime giden hafız olduğu anlaşılan aşıkanın ezan okurken gece kiyafetiyle aşağıda oturan yarı çıplak hanımların atmosfere tezat görüntüsüydü. Ezandan sonra opera tavrıyla mesnevi beyitlerinin söylenmesi vardı. Sonra modern dans figürüleriyle sahnede showlar yapıldı ki sema ya da mevlevi kültürle uzaktan yakından alakası yoktu bunların.

Hele geceyi kapatan klasik sema gösterisinden önce yumuşak görünümlü bir erkek dansçı siyah kıyafetler içinde orta sahneye geldi ve tekno-klasik tekke müziğini sentezleyerek üretilen acaip bir müzik eşiliğinde bildiğimiz semanın yani saat yönünde işleyen semanın aksine soldan sağa önce semazen edasıyla açılarak kollarını yükseltti fakat sonra figürler ve edalar değişti. Önce sarığa benzettiği kepini çıkardı. Sonra gömleğini çıkardı. Tamam dedim, sprittiz izleyeceğiz şimdi. Biraz da öyle oldu zaten. Hemen arkamızda, kulakları küpeli, uzun saçlı, entel-dantel klasında çocuklar vardı, onlar bile "bu ne ya" afedersiniz "ettiler abi işin içine" gibi yorumlar yaptılar olayın üzerine.

Sonra eteği çift sarmallıymış birisini yani eteğini daha çıkardı, yani sprittize devam etti. Altta eteği dönerken, başının üzerinde eteğinin diğer parçası döndü. Harbiden adam döktürdü. Sanatını çok iyi icra ediyordu ama yaptığı sema filan değildi. Sadece pastiş ve parodiydi tüm bunlar.

Ardından en son klasik giysilerinde sema ekibi sahne aldı ama onlarda tekno-batı klasik ve tasavvuf müziğinin üçlü senteziyle elde edilen bir müzik eşliğinde dönmeye başladılar nihayetinde her şey aslına döndü ve klasik tasavvuf musikisi eşliğinde devirlerini tamamlayıp geceyi kapattılar.

Batı klasik müziği, batı modern dansları ve Mevlevi geneleneksel ayin ve musikisinin kombinasyonlarından elde edilen bu gösteri hakkında aslında uzun bir yazı yazılması gerekiyor uzmanlar tarafından. Ben sadece sevdalısıyım. Teknik bilgim pek yok. Fakat bu konunun tartışılacağını da düşünüyorum.

muhabbetle

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

selamla

ibrahim paşalı 'nın sözleriyle söylersek"iyi bir soru başka iyi sorularla,iyi bir insan başka iyi insanlarla,iyi bir müzik başka iyi müziklerle tanıştırır insanı.Türkiye'de arabeski iyi müzik zannedenler varsa,bu klasik arap müziğini dinlemekten mahrum edildikleri içindir.Pazar sabahları Türkiye 'te klasik batı müziği dinleterek milleti köylülükten kurtaracağını zanneden entellektüel köylüler,klasik türk müziğini yasaklamasalardı,onun sayesinde klasik batı müziği gibi diğer iyi müziklerinde değeri bilinecekti"meryem karagöz