“Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.”
Rıza Tevfik’in bu mısrası bugün yerli yersiz dilime geliyor. Galiba halim kendini ifade etmek istiyor. Ve bunu yaparken de en çok sevdiğim şairden yardım alıyor.
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.
Uzun, umutlu, rüyalı, hülyalı bir yolun menziline yaklaşırken bunu anlamanın mahmurluğu var üzerimde bu aralar.
Zaferlerim zafer değilmiş. Vuslat çok zormuş.
Vuslatı olmayacak bu aşktan vazgeçecek miyim? Hayır. Ama eski coşkum ve heyecanım da kalmayacak. Şevkim, erken uyanmalarım, meraklı yatışlarım bir daha olmayacak.
Sıradanlaştılar küçük vuslatlarım.
Anlamak, bazen hançer olabiliyor.
Meğer müşterisi olmayan bir malın haris tüccarıymışım. Kimsenin bakmadığı eşyanın bigane çığırtkanı.
Eski cümlelerim aklıma geliyor. “Şunu şöyle yap” diyenlere, bir tekebbürle “ben bu işle nefsim için uğraşmıyorum” derdim. Meğer başkaları için olamayan bize de olmazmış.
Peki vazgeçecek miyim? Bu yoldan geri mi döneceğim? Hayır. Asla. Kesinlikle. Ama sanki aşkım gitti. Leyla başka Leyla’ymış. Güzel değilmiş. Kara kuru bir bedevi kızıymış. Bunu gördüm. Hayalimdeki efsane şehir Üzeyr’in harabesine dönecek. Evet, tamı tamına Üzeyr’in yanında yüzyıllık uykuya yatırıldığı viran beldeye.
Sevdiğimizin ölmesine inanmak istemeyiz. Yalan gerçeklerden kendimize sahici ümidler var ederiz. Kıvılcımları; muhayyilemiz güneşleştirir. Karanlıkları; sarhoşlukla bir bahar günü görebiliriz. Lakin bütün hayal gemileri gerçeğin limanına demir atmak zorundalar.
Bizde çok sevdiğim bir söz var. Orjinali biraz kabaca ama mana olarak şöyle aktarabilirim: Bir işe başlamak bir ayıpsa, bırakmak iki ayıptır.
Ben de bu işe bir kere başladım. Tenkidleri hep yalan bir bilgiçlikle karşıladım. Zaferi hemen önümde sandım. Ve yola koyuldum. Uzun yoldan sonra bir şey anladım. Lakin anlamakla dönülecek mekanı çoktan geçmişim. Bırakmak artık iki ayıp değil, on ayıp. Devam edeceğim. Fakat biraz buruk olacağım. Eski tekebbürüm olmayacak. Nasihatlere aldırmazlıkla karşılık veremeyeceğim.
Halbuki ne ümidlerle bu yola koyulmuştum. Kendime ne güvenim vardı. On bir yıl önce daha genççe iken bir kapıyı çalmıştım. Mesul “olmaz” demişti, “hem şaşırıyorum sana, bu alem basamaklı, onu adım adım çıkman gerekiyor ama medeni cesaretini tebrik ediyorum” diye devam etmişti. Bütün söyledikleri yanlıştı bugün kendi camiasında hatırı sayılır bir yeri olan mesulun. Adımlarla ilgili olanlar da. O alem bir liyakat yeri olmalı. Liyakati olan basamakları çıkmak zorunda kalmamalı. Cesaretle ilgili söyledikleri de. Benimkisi medeni değil cahili bir cesaretti. Cesaretim, işlerin nasıl yürüdüğü konusundaki derin cehaletimden geliyordu.
Sonra uzun bir ara. Kayıp yıllar. Nihayet okul; yılların mahiyetini değiştirmeyen, bana bilgiden ziyade, iyi arkadaşlar, güzel bir ortam ve tatlı hatıralar veren okul. Sonra yine eski göz ağrıma dönmem. Ona yoğunlaşmam. Ve belki onda biraz ilerleme kaydetmem.
Ama önemli olan harici alem değil, dahili alem. Tenkidlerden menfi etkileniriz fakat övgüler realiteyi değiştirtemez. Bir çuval övgü bir incir çekirdeği etmez.
Şimdi düşünüyorum da acaba yanlış mı yaptım? Hayır. Kesinlikle hayır. Katiyen hayır. Yaptığım iş; yapabildiğim iş. Belki başka bazı tersliklerdir onu birazcık gözümde soğutan.
Şimdi eski coşkum kalmamış. Eski ümidim. Artık uğraşımı asl olarak görmüyorum. Belki biraz hobi. Biraz vakit öldürme aracı. Bir meşgale olarak görüyorum. Buna sebep bu işte zirve biri gibi günde on saat ona mesai harcayamamam olabilir. Ama onu yapamam. On saat; çok fazla. O kadar aşkım yok. Şevkim ve heyecanım.
Yine de uğraşımı seviyorum.
Hani bu işin bir sultanı kendisine sorduğu “niye bu işi yapıyorum” sorusuna “başka bir iş yapamadığım için” cevabını vermişti ya. Benim durumum da galiba onunkine benziyor. Çeşitli menzillerden sonra o durakta indim. Bugün için bu soru ve cevap benim için söylenmiş gibi. Başka bir iş yapamadığım için bu işi yapıyorum. Bu işi çok sevdiğim için her gün bu kadar mesaimi ona harcıyorum. Ama bütün sevgime, ona olan aşkıma rağmen biraz mahmurum. Onunla ilgili istikbali tefekkürde gözlerime o güzel, parlak ve cezp edici ışık gelip yerleşmiyor bir müddetten beri.
Yalnız bu meydan var olabildiğim meydan. Cesaretle çıkabildiğim meydan. Mücessemleştiğim, yalan varlıktan yalan gerçeğe geçtiğim meydan. Benim meydanım.
Şu tende can ve kalpte his olduğu sürece, bu uçsuz bucaksız sahrada inşallah olacağım. Maneviyatla sevineceğim ve üzüleceğim.
Çünkü bu iş benden bir parça olmuş.
Yorumlar
Bir cümle...
Per, 28/06/2007 - 12:44 — Suphi BayramEski cümlelerim aklıma geliyor. “Şunu şöyle yap” diyenlere, bir tekebbürle “ben bu işle nefsim için uğraşmıyorum” derdim. Meğer başkaları için olamayan bize de olmazmış.
Teşekkür ederiz.