renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Averroes'in Arayışı

Borges

Borges’in en çok önemsediğim yanı, varoluşla ilgili yoğun meseleleri nisbeten daha kolay ve anlaşılır bir dille ifade etmedeki ustalığıdır. Öykülerinde kader, özgürlük, düş/gerçek ilişkisi, zaman ve sonsuzluk gibi ağır konulara korkusuzca temas eden ve okuyucuyu adam akıllı hırpalayan kusursuz bir anlatıcıdır Borges.

Ölüm ve Pusula’yı okurken zorlandığımı hatırlıyorum. Borges’in fantastik dünyası oldukça sarsmıştı beni. Kum Kitabı’ndaki gibi kendimi labirentlerin içinde buldum, aynalara baktım, bilmeceler çözdüm ya da bir anda mitolojik bir kahramana dönüştüm.

Averroes'in Arayışı, Ölüm ve Pusula’daki en beğendiğim öykü. Borges’in, ele aldığı konuya ne kadar hakim olduğunu ve kültürler-arası entellektüel gerilimin nasıl zorlu bir mesele olduğunu göstermesi açısından eşsiz bir öyküdür Averroes'in Arayışı.

Öyküde Borges, Endülüslü İslam filozofu İbn Rüşd (İbn Rüşd'e Batıda Averroes derler) ile İslam felsefesinde “muallimu evvel” (İlk muallim anlamına gelir. “Muallimu sani” ise Farabi’dir) olarak anılan Aristo arasında keyifli bir köprü kurar. İbn Rüşd en önemli Aristo yorumcularından birisidir. Aristo külliyatının önemli bir kısmına hatırı sayılır şerhler yazmıştır. İbn Rüşd aynı zamanda Gazali sonrası sıkıntıya düşen felsefeye yeniden hakkını teslim eden değerli bir filozoftur. Zira felsefe, Gazali’den sonra derin yaralar almıştır. Gazali kendinden önceki Farabi ve İbn Sina'yı acımasız bir şekilde eleştirmiş ve onların felsefelerinde kendince tutarsız gördüğü meseleleri Tehafütü'l-felasife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı kıymetli kitabında ortaya koymuştur. İbn Rüşd de, Farabi ve İbn Sina nezdindeki Yeni-Platoncu ögeler içeren İslam Felsefe geleneğine Gazali'nin yönelttiği eleştirilere cevaben Tehafütü’t-Tehafüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı bir eser kaleme almış ve bir Gazali kritiği ortaya koyarak onun haksız yanlarını kıyasıya eleştirmiştir. Felsefi polemikler açısından Gazali-İbn Rüşd kapışmasının derin ve eğlenceli bir kapışma olduğunu hatırlattıktan sonra İbn Rüşd'ün bu anlamda benim en sağlam bulduğum İslam filozofu olduğunu belirteyim.

Borges’in tüm bunlarla ilgisi ne peki? Averroes'in Arayışı’na dönelim o zaman. Az önce de vurgu yapıldığı üzere İbn Rüşd, İslam ve Batı dünyasında gelmiş geçmiş en önemli Aristo yorumcularından birisidir. Bir gün Aristo’nun retorik, poetik konulara hasrettiği bir kitabını şerh ederken “tragedya” kelimesi çıkıyor karşısına. İslam medeniyetinin her açıdan Batı’da eşsiz bir seviyeye ulaştığı Endülüs’te, bahçedeki ağaçlardan ve çiçeklerden gelen kokular arasında birden duraklıyor İbn Rüşd. Elinin altındaki tüm kaynaklara bakıyor fakat nafile. Sözlükleri karıştırıyor ama olmuyor. Yok! “Tragedya” kelimesini bulamıyor. Metnin bağlamından çıkarmaya çalışıyor kelimenin anlamını. Ama bir sonuca varamıyor. “Tragedya”, Yunan'a özgü bir kavram. İslam toplumunda böyle bir şey yok. Ve haliyle “tragedya”ya karşılık gelen bir kelime de yok. Hiç bir parıltı yok kafasında Rüşd’ün. Bir yere oturtamıyor “tragedya”yı. Ve Endülüs bahçelerinden gelen güzel kokularla dalıp gidiyor.

Öykü kısaca böyle. Okuduğumda çok etkilendiğimi hatırlıyorum, uzun zaman oldu. Ama anlatırken yine aynı entellektüel tadı hissettiğimi söylemeliyim. İki farklı coğrafyada, iki farklı kültür ve medeniyete mensup iki büyük filozofun bu öyküde karşılaşması/karşılaştırılması çok etkilemişti beni.

Borges’in medeniyetler-arası, kültürler-arası farklılıkları, etkileşimi ve entellektüel gerilimi keyifli bir şekilde sunduğu Averroes'in Arayışı, tragedya kavramı hatırda tutularak, bizim de arayışlarımıza güzel bir örnek olamaz mı sizce de?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Batılılaşma Hikayesi

Burada sadece "Averroes'in Arayışı" başlıklı yazıda okuyanlara kapalı gelebilecek hususlarla ilgili bir kaç kelam etme zarureti hissettim.

Müslümanlar, özellikle bu topraklarda yaşayanlar, 150 yıldır bir arayış içersinde. Bu arayış, "batılılaşma" adıyla halihazırda devam ediyor. Müslümanlar, kendilerini, değerlerini, kavramlarını, kültürel hususiyetlerini ortaya koymakta, derinlik kazandırmakta başarısız oldular. Batılı anlayış ve kavramlarla kendilerini ifade etme gibi bir yanlışlığa düştüler. İçinde yaşamak zorunda bırakıldıkları nizama üstün gelebilecek projelerine hayatiyet kazandıramadılar. Ve bu topraklarda yaşayan müslümanlar, şimdilik, kendi kültür ve medeniyet ideallerinin özüne ters, onunla uyuşmayan ve onun manasına uygun olmayan bir düşünüş ve yaşayış tarzına maruz ve onun baskısı altında hayatlarını devam ettiriyorlar.

Borges'in, Aristoteles'in bir kitabına şerh yazan İbn Rüşd'ün "tragedya" kavramına uygun bir karşılık bulamaması ile ilgili olarak yazdığı ve adını "Averroes'in Arayışı" koyduğu bu öykü, meseleyi anlamakta güçlük çekenlere aslında şu mesajı veriyordu bence: Bizler, kendimizi, bize ait olmayan kavramlarla ifade etmek suretiyle ve bizde olmayan kavramları, kurumları, nizamları, kuralları alıp varlığımıza şırınga ederek felaha kavuşacağımız konusunda yanıldık. Kendimizi zorladık. Arayıp durduk hep. Örneğin demokrasiye meşveret dedik, İslam ve demokrasiyi uzlaştırmaya, "bakın bizde de var" diyerek onları bizdeki anlayışlarla telif ederek külütürel mirasımıza, düşünce dünyamıza, varlık sebebimize, tüm insalığın kurtuluşu ve mutluluğuna matuf gayelerimize ihanet ettik. Nasıl ki Rüşd "tragedya" denen tür bu coğrafyada mevcut olmadığı için ona karşılık bulmada güçlük çektiyse başlangıça bizler de batılı kavramlara sahiplenme ve onları içselleştirmede güçlük çektik. Ama sonra bunu da aşarak (!) bize ait olan keyfiyetleri bir kenara atıp kendimizi batılı kavramlarla ifade etmede mahir bir hale geldik.

Serencamımız budur. Bundan gayrısı meseleyi anlamamak yahut kişiselleştirmektir.

Selametle.

İbn Rüşd, Gazali

Evet serencamımız bu sayın Ömer Osmanoğlu..Kendi öz sermayelerimiz ve bunu eyleme dökme konusundaki başarısızlığımız.Ve "Ne idüğü belirsiz" bir vaziyette yaşıyor olmuşuz..

Öncelikle İbn Rüşd hakkında yazınız beni mutlu etti.Öyle güzel bir zamanlama da denk geldi ki yazınız.Çünkü bu hafta Arapça olarak İbn Rüşd'ü ve Aristotles'e yaptığı şerhleri ve Gazaliye yazdığı reddiyeyi sunum olarak anlatacağım.Bu nereden icap etti derseniz,bu evvela ihtisasım.Ve işi has dilinden,yerinden öğrenmek için bir Arap ülkesine geldim.Evvelasında İbn Rüşd'ün bilenen Fasl'ul Makal kitabını Türkçe olarak okuyup,inceleyip,tartışmıştık.Bu keyfi ancak bu alanı seven,yolda olmakla ilgili kaygısı olanlar ve hikmetli ters okuma yapabilenler anlar.Bu eserinde İbn Rüşd felsefenin İslama muhalif olmadığını bilakis,bunun bir zaruret olduğunu açıklıyor.Derdi felsefe ile İslamı uzlaştırmaktan ziyade,felsefenin bir hakikate ulşama yolu olduğunu belirterek ve bu yolun 3 kısım ehlinden bahsediyor.Ona göre insanlar ya burhan (delil), ya cedel ya da hatabe ile hakikati tasdik eder. Burhan ile tasdik edenler filozoflar, cedel ile tasdik edenler kelamcılar ve hatabe ile tasdik edenler Selefiyye ve halktır. Felsefe varlıkların delalet ettiği manayı hikmeti arar ve bu yol da Allah'a çıkar.Hz İbrahim örneğini verir bize.Hasılı felsefe kaçınılmazdır İbn Rüşd'e göre.

Ayrıca filozofları tekfir eden Gazaliye de muhalif olarak çıktığını biliyoruz.Fakat bunu,kabul gören,kaliteli bir altyapılı reddiye ile ortaya koyduğunu görüyoruz.Peki Gazali neden tekfir ediyor?Bunu anlamak için Gazali'nin "Munkız Min Ed'delal" kitabını tavsiye ediyorum.Türkçe tercümesi hatta has Arapçası bile rahatça anlaşılabilecek bir dil ve üslupta.Gazali kendi kişisel menkıbesinden bahsediyor diyebiliriz. Bunun için ailesini,ülkesini terk eden Gazali yollara düşer.Hatta Gazali hakkında rivayet edilen o meşhur hikaye de bu bu yolculuğun bir parçasıdır.(Kitapları nehre atılan Gazali'nin kendi ilmini sorgulaması..).Ve Gazali kelamcılarla,matematiçilerle,felsefecilerle,mantıkçılarla bir dönem vakit geçirir,metodlarını,hakikatlerini anlamaya çalışır ve her seferinde de kendini yoklar.Her biriyle yaşadıkları kitabında bölümler halinde anlatılır ve en sonunda kendisine hakikate ulaşma yolunda tasavvufu yakın bulur.Okurken büyük bir zevk duyacağınız kitap. Ve İbn Rüşd bu bölümde eleştirilen,tekfir edilen filozoflar ve felsefe konusunda Gazaliye reddiyesini sunar.Aslında İslam felsefesinin gelişimine ve kitaplığına bakınca çoğunlukla reddiyelerden oluştuğunu görürüz.

(Bu konuda bizim cemaat.com ehlinin de hakkını yememek lazım.Bizim de afilli,iyi başlıklar atılmış,entellektüel reddiye yazan bir aydın ehlimiz var:)Gazaliyi ve İbnı Rüşd'ü arattıracak kadar hem de :)

Hasılı bu kadar sermayemiz varken işin batılılaşma boyutuna gelirsek orası içler acısı..Ben bizzat burada tecrübe olarak yaşıyorum.Arapça için geldiğim ülkede en çok konuşulan dil İngilizce.(Haliç ülkelerini kastediyorum)Arap arkadaşlarıma Arapça soruyorum,sağolsunlar onlar ise İngilizce cevap veriyorlar ve cahil müslüman kompleksimizi el birliği aşıyoruz.Bu konuyu çalışmamı isteyen Iraklı hocam Farabi yi Arap,buradaki Türk arkadaşlar da İbni Sina'yı Türk olarak biliyor.Bir de çalışma grubumuzdaki Avrupalı yabancı öğrencilere de böyle havamızı atıyoruz."Aristotelesi biz tanıttık,şerh yazdık ve okuttuk vakti zamanında size" diye.Araplar Endülüs ve Abbasi tarihleri ve Türkler de Osmanlı tarihleri ile övünürken,onlar da bizim ortaya karışık müslüman halimizi görüp,"bu ne yaman çelişki gülüm" diyorlar.Olsun Allahtan "İbn" ile başlayan çok alimimiz,sahabemiz var da arada reklam niyetine ayıplarımızı kapatıyoruz..Şimdi ben kalkıp,bu vaziyete,bu ahaliye bir reddiye yazsam ben de tekfir edilirim.Hoş,buradaki 1 yıllık serüvenimde az da edilmedim sayılmam:(

Saygılar.......

Tragedya!

Kıymetli ruveyda durmaz hanım,

İslam felsefesi ile ilgili düşüncelerinizi ve konudaki çalışmalarınızı değerli bulduğumu, sizin gibi ilim erbabı sayesinde bu anlamsız çekişmelerin, bu koyu cehaletin, bu kibrin, bu husumetin, bu ben-merkezci bakışın, bu pervasızlığın son bulacağını; insanları mesnedsiz ve hiç çekinmeden eleştirip onların dinleriyle, itikatlarıyla, inançlarıyla dalga geçme hakkını kendinde gören; islam'ın izzetinin muhafazasını sadece kendisinin gerçekleştirebileceğini sanan; kendi anlayışının dışındaki müslüman kardeşlerine hakaret etmeyi hak gören ve sözümona batı salyaları akıtttığını sandığı yerli işbirlikçilerden, satılık kafalardan ülkemizi biz temizleyeceğiz yaklaşımının çığırtkanlığını yapan ve ama bu tutumlar karşısında hiç tepki almayan; diğer insanların sadece susarak izlediği; islamın, türklüğün, medeniyetin, kültürün, şiirin ve cemaatin sırtında bir kambur gibi duran bir anlayıştan siz ve sizin gibi ilim erbabı sayesinde kurtulacağımızı; bir gün bu kara, çopur, bakımsız, sapmış, nezaket yoksunu, kibirli düşüncelerin sözcülüğünü yapan insanların kurduğu edebiyat-şiir-düşünce bezirganından ancak sadece imanın ve ilmin aydınlattığı insanlar sayesinde kurtulacağımıza dair duyduğum inancı haklı çıkarmış olduğunuzdan ötürü de mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.

Ruveyda hanım, konuyla ilgili düşünceleriniz hakkındaki görüşlerimi aktarmak istiyorum. Sizin de belirttiğiniz üzere İslam düşüncesinin aydınlık dönemi olarak anılan 8.-15. yy. arasındaki düşünce hareketliliği, hikmet arayışı, felsefe-kelam-mantık-tasavvuf ekolleri büyük bir zenginliği ihtiva eidyor. Bendeniz oryantalistler gibi 15. yy. ile sınırlı olmadığını düşünüyorum söz konusu zenginliğin. Osmanlı düşünce dünyasında da medreseler yoluyla bu birikim tevarüs edilmiş ve 20. yy'a kadar sürdürülmüştür. Müslüman coğrafyadaki ilmi hareketlilik hayretler uyandıran, büyük derinlikler ihtiva eden, meseleleri kuşatıcı yönüyle ilgiye değer bir durum arz eder.

Kindi, Farabi ve İbn Sina gibi filozofların ortaya koyduğu Meşşai ve İşraki gelenek malum olduğu üzere Platon, Aristo ve Yeni-Platoncu ekolün bir yorumudur. Sonrasında Gazali ile birlikte felsefe-kelam ve mantıktan müteşekkil "Müteaahhirun İlmu Kelam" sentezi ortaya çıkmış Fahruddin Razi ve Nasıruddin Tusi gibi düşünürler sayesinde yeni bir boyut kazanmış ve daha sonra da bu gelenek bir yandan tasavvufla eklemlenerek İbn Arabi, Şehabuddin Sühreverdi vs. ile farklı kanallara intikal ederek sürdürülmüştür. Öte yandan Kutbeddin Razi, Kutbeddin Şirazi, Seyyid Şerif Cürcani, Sadeddin Teftazani ve diğer kıymetli alimler vesilesiyle düşünce geleneğimiz devam ettirilmiş ve Osmanlı-Selçuklu-Mısır-Orta Asya ilim havzalarında büyüyüp serpilen bu kıymetli ilim geleneği Molla Camii, Molla Hüsrev, Molla Lütfi, Kadızade Rumi, Molla Fenari, Sinan Paşa, Ali Kuşçu, Celaleddin Devvani, Kınalizade ve Katip Çelebi'ye kadar uzanan bir çizgide devam edegelmiştir. Diğer yandan İslam'ın batısında Endülüs'te İbn Rüşd, İbn Tufeyl, İbn Hazm, İbn Bacce ve İbn Arabi ile bu ilim damarı farklı bir boyutta gelişip serpilmiştir.

Sizin de dikkat buyurduğunuz gibi bu geleneğin sıhhatli bir şekilde anlaşılması evvela hicri 1. asırdan itibaren doğuğp gelişen İslam ilimlerine belirli derecedeki bir vukufiyete, İslam toplumunun Emevler, Abbasiler, Selçuklu, Osmanlı dönemlerdindeki durumuna, Moğol ve Haçlı seferlerinin devletler ve toplum üzerindeki etkilerine, İslam devletlerinin sınırlarının genişlemesi ile birlikte başka dinlere mensup devletlerle kurduğu ilişkilere, etkileşimlere, ilmi ve kültürel alışverişe ve daha sonra konumuz itibariyle Gazali ve İbn Rüşd tarafından ortaya konan tereddütlerin anlaşılmasına, vahiy-akıl ilişkisinin hususiyetlerinin bilinmesine ve islam düşüncesindeki hikmet-felsefe-ilim yaklaşımının temellerinin ve gelişim çizgisinin etraflıca ortaya konmasına bağlıdır.

Medinetü'l-Fazıla'dan, Kitabu'ş-şifa'dan, el-İşarat ve't-tenbihat'tan, Tehafütler'den, el-Munkız'dan, İhya'dan, Mi'yaru'l-ilim'den, Faslu'l-Makal'den, Bidayetü'l-müctehid'den, Edebü'd-dünya ve'd-din'den, Ahlak-ı Nasıri'den, Tezhibu'l-Ahlak'lardan az biraz haberdar olan birisi olarak ilim geleneğimizin göz kamaştırıcı olduğunu, büyük eserler, büyük açılımlar ve büyük projeler geliştirdiğini ve bu içinde bulunduğumuz asırda yaşayan müslümanların ve ilmi bir takım kaygıları olan kimselerin bu geleneği hakkıyla bilmesinin bir zaruret teşkil ettiğini belirtmek istiyorum.

Gelelim İslam felsefesine. İslam felsefesinin, İslam'ın felsefesi olmadığını, epistemolojik, ontolojik, kozmolojik, ahlak, siyaset ve metafizik bağlamında bir yorum olduğunu belirtmek istiyorum. Hakikat Kur'an ve Sünnet'e ortaya konmuştur. İslam felsefe geleneğinin hakikati tam manasıyla ortaya koyduğunu, vahiyle her yönden çelişmediğini söylemek büyük bir hata olur. Bu, bir gelenektir. İçindeki yanlış bir takım bilgi ve yorumların da olduğu bir gelenek. Eğer böyle düşünmeseydik, İslam'ın ilahi boyutu ile beşeri boyutunu farklı değerlendirmeseydik, Hıristiyan dünyadan farkımız kalmazdı. Örneğin eğer böyle yapsaydık Ebu Hanife'yi aziz ilan etmemiz gerekecekti. Zira Saint Thomas'lar, Augustinuslar aziz ilan edildiler. Yazdıkları kitaplar İncil gibi kutsal kabul edildi. Oysa bizim düşüncemiz, İslam düşüncesi, İlahi olan ile beşeri olanı, İslam'da bir ruhban sınıfını kabul etmez. Beşeri yorum sadece bir youmdur. Kur'an ve Sünnet'ten farklıdır. Bence Gazalî'nin kaygıları önemlidir, İbn Rüşd'ün açılımları değerlidir, Gazali sonrası felsefenin geri çekilmesi ve hikmet adına vurgu yapılması ve sonradan sentezci ekollerin doğup gelişmesi kayda değerdir. Fakat akıl-vahiy ilişkisi bağlamında konuşacak olursak vahiy hakikattir, akıl ise bu hakikati idrak eder, görür, tecrübe eder. Ancak, Kur'an'ın zeminine sonrakilerin yaptığı gibi Aristo'yu yerleştirmek, ayetleri tefsir ederken "bilimsel kaygılar"a saplanmak doğru davranışlar değildir. Maalesef bir dönem, müslümanlar bu hatayı yaptılar. Aristo'nun dünya-merkezli görüşü İncil tarafından kutsal kabul edildi. Kilise, dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyenleri afaroz etti asırlarca, daha 18. yy.'a kadar bu böyleydi. Dolayısıyla vahiy-akıl dengesinin iyi kurulması ve İslam dünyasının, İslam düşüncesinin bu konuda tutarlı davrandığını vurgulamak istiyorum.

Burada tarafgir davranmamak, bir takım husumetleri bir kenara bırakmak gerekir. İnsanların bir kısmı Gazali'yi kıyasıya eleştiriyorlar. Felsefenin önünü tıkadı, İslam düşüncesinin temeline dinamit koydu, onun yüzünden tasavvuf öne çıktı, bu yüzden 15. yy'dan sonra İslam skolastisizmi gelişti ve düşüncenin önüne set çekildi gibi mesnedsiz fikirler ileri sürüyorlar. Diğer bir kısmı ise Gazali'ye körü körüne sarılıp tasavvufu, kelamı öne sürüp farklı bir tartışmaya neden oluyorlar. Bu yaklaşımların düşünce ufkumuza, kültürel ve ilmi zenginliğimize bir şey kazandırmayacağı fikrindeyim. Ancak Gazali'nin Tehafüt'ün İkinci Mukaddimesi'nde belirttiği hususlara da katılmıyor değilim. Gazali, zeka ve anlayış açısından farklı olduğuna inanan bir grubun dinin emir ve yasaklarını küçümseyici ve sınırları hafife alan bir tavır içinde olduğunu ve bu grubun dini bağlardan büsbütün koptuğu yönündeki tesbitleri ortaya koyar. Zaten Tehafüt'ü de felasifenin bu durumunu görünce onların inançlarının tutarsızlığını ve görüşlerinin çelişkilerini göstermek ve bu suretle kadim filozofları reddetmek maksadıyla yazdığını belirtir. Burada, İslam'ın kainat ile ilgili ortaya koyduğu tasavvur, alemin yaradılışı, bilginin kaynağı vesair konularda Kur'an ve Sünnet'in ortaya koyduğu anlayışının önüne başka telakkilerin, tasavvurların geçirilmesi tasvip edilecek bir durum değildir. Bunu, Farabi'nin "Sudur teorisi"ni hatırda tutarak söylüyorum. Bu teorinin ve diğer tüm yaratma teorilerinin doğruluğu, hakikati, İslam kozmolojisine uygunluğu ile vahyin yaratma ile ilgili bize açıkladıklarıyla test edilir. Buna uymayan haikat değildir. Az önce de söylediğimiz gibi İslam felsefesi bir yorumdur. Ancak hakiki bir yorum olup olmadığı üzerinde düşünülmelidir.

İslam düşüncesi, felsefesi ile ilgili görüşlerimizin bir kısmını sizinle paylaştıktan sonra bizim asıl meselemizi bir daha hatırlatarak sözlerime son vermek sitiyorum. Bizim asıl meselemiz, müslümanların arayışlarının "trajik" yönüyle ilgiliydi. Borges efendinin öyküsünde İbn Rüşd "tragedya"ya bir karşılık bulamamıştı. Çünkü bizde tragedya yok! Tiyatro yok! Ama biz sonradan zorladık kendimizi. Kendi değerlerimizi gözümüzü kırpmadan heba ettik. Daha önce de belirttiğimiz gibi "meşveret" gibi bir kavramın içini boşalttık. Sonra modern-kapitalist-ırkçı-emperyalist-siyonist düzenin en büyük buluşlarından birisi olan "demokrasi"yi onun içine boca ettik. Bu "trajik" bir durum. Oysa bizim büyük bir ilim-kültür-siyaset-edebiyat-medeniyet-adabı muaşeret geleneğimiz var. Biz bunu bırakıp başka şeylerin peşine düşüyoruz. Kendi ilim adamlarımızı, düşünce adamlarımızı, sanatçılarımızı bir kenara bırakıp Derrida'nın, Descartes'in, Foucoult'un, Nietzsche'nin, Hegel'in, Marx'ın, Ricardo'nun, Smith'in, Malthuss'un, Keynes'in peşine düşüyoruz.

"Trajik" olan bu!
Bunu söylüyorum ben.
Tragedya bu!

Selametle.

Var ama yemez amca...

Selamlar …

Yaşam metodu mirasyedi Müslüman olmaktan ziyade bizim ve ötekinin kutsallarını ve yaşam biçimlerini anlama ve bunu kendi hayatına ve takvasına katkı olarak dönüştürebilme kaygısı olan bir kalemin yazısı ve yorumlarıydı sizinkisi efendim. Bu açıdan siz de beni haklı çıkardığınız için teşekkür ederim.
Bu kaygı ve niyetle ben ta ülkemdeyken yola çıkmıştım.Ülkemde Türk-İslam modeli müslümanlığını aşamamış, aşsa da bu sefer entelektüel olmakla kibriyasını birbirine karıştırmış,ilmini enaniyetine kuvvet yapmış ama bu sırada hakiki ilme muktedir olamamış bir camiadan uzak kalıp buralarda ahvali vaziyete bakalım derken ,araflığın burada da söz konusu olduğunu, pratiklerimizdeki acemiliği,birbirimize karşı tahammülsüzlüğümüzü,ırklaşmış müslümanlık kalıplarını ve batı dünyası karşısındaki komplekslerimizi burada da aşamadığımızı gördüm.Bu açıdan ha orası ha burası diyorum.Yani feraset,basiret eksikliği,kavmiyetçilik cahilliği ve “batı maymunlaşması” diyeceğim aşikar ve bariz bir illet Müslüman topraklarında..Vakti zamanında Endülüs’te o güzel bahçede “tragedya” kelimesinin karşılığını bulamayan İbn Rüşd’ü anlamak çok zor artık. Oysa biz,bu topraklarda “tragedya” kelimesine şerhler yazacak hale geldik.
Bu notu düştükten sonra İslam Felsefesi’nin seyrini çok güzel bir şekilde izah etmişsiniz,teşekkür ederim.Bu açıdan kendi öz sermayemize dönmeyi,kendi bam telimizden ses vermeyi önemsiyorum.Fakat bu öz sermayenin kıymetini takdir etme konusunda ve eden zümre ile ilgili korkularımı da bir türlü es geçemiyorum.Felsefeyi hayattan dışlayan,felsefeyi İslam’a kötülettiren zihniyeti de hala anlayabilmiş değilim. Bu açıdan felsefe İslam’ın akidelerine el sürmez, ortaya dogmalar da koymaz,koyamaz.Sadece bunun pratik hayattaki karşılığını ve insan olmanın doğal sonucu olarak soran aklın ,hisseden kalbin hakikati arama çabasını anlatır.Dediğiniz gibi İslam Felsefesi bir yorumdur ve bu alanın varlığı bir ihtiyaçtan doğmuştur.
Ayrıca ben bu konudaki yerli sermayemizin zenginliğine ve koca bir geleneğine dikkat çekmek istiyorum.Sadece İbn Sina örneği bu konudaki İslami yeteneğin ne kadar da geniş olduğunu göstermeye yetecektir. İbni Sina, ilahiyattan ahlak ve siyasete kadar felsefenin o dönemdeki bütün disiplinlerini ele almıştır.Felsefe,mantık,kelam,matematik,astronomi,tıp,psikoloji alanında metinler üretmiştir.

Kelam alanında düşünce ekollerine baktığımızda,Allah’ın isimleri,kainatın yaratılışı, halık-mahluk ilişkisi,kader ve özgür iradenin konumu,Allah’ın sıfatları,vahiy,akıl ilişkisi gibi konular büyük bir hassasiyetle ele alınmış ve iyi bir gelenekle bugünlere aktarılmıştır.
Din felsefesi alanında kainatın yaratılışı,ontolojik,kozmolojik deliller,kötülük problemi, ateistlik gibi hassas konularda önemli tezleri olan düşünürlerimiz vardır.
Siyaset Felsefesinde ise sivil itaatsizlik örneği olarak Hasan Basri örneğini incelememiz kapitalist,emperyalist zihniyetin bize çözüm önerisi olarak sunduğu “demokrasi” modeline iyi cevaptır.İslami siyasal tavır geliştirmiş Hasan Basri’yi anlamak bu alandaki söz söyleme gücümüzü göstermeye yetecek niteliktedir.Vesaire, vesaire..
Hasılı bunlar bir yandan riskli konulardır.İslam’a muhalifliği olup olmadığını,bu konuların müslümanlara olan hayrını elbette sorgulayacağız.Ama az çok felsefeyle ilgilenmiş olanlar anlayacaktır ki felsefi söylemlerde düşüncelerde hatalar da olsa,bu bir hakikati arama çabasıdır. Ve elbette bu yolda yanlışlıklara düşen,hakikatten ayrılan insanlar vardır. Ve İbn Rüşd sebeplerini şöyle açıklar:
—Yaratışlılardaki eksiklikler
—Kötü bir inceleme şekline sahip olmak
—Şehvani ve nefsanî arzuların galip gelip bunlara göre hareket ediliş olması
—Eserleri doğru anlamaya yardımcı olacak üstatların bulunmamış olmaması
Bununla beraber Gazali’nin kaygılarının haklılığını anlayabilmek için de İslam Felsefesinin geneline vakıf olmak gerekir.
Ayrıca İslam düşünce sisteminin teşekkülünden,birikiminden,etkilerinden söz ederken Batı Felsefesi’ni ve düşünce dünyasını hepten kenara atmak istemiyorum.Kendi adıma Batı Felsefesinden istifade ettiğim önemli isimler de olmuştur.17.yüzyıl Batı Felsefesi dikkatleri çekecek derecede isme sahiptir.Kant’ın “ödev ahlakı”ndan. Descartes‘in “sistematik şüpheciliği”nden,Spinoza’nın “panteizmin”den,Hume’un “deneyimciliği”nden bahsedilirken,buna kayıtsız kalmamız kolay değil.Onaylamaktan ziyade,düşünce metodlarını ve ötekinin derdini anlamak açısından önemsiyorum.Konumunu,duruşunu iyi belirlemiş Müslüman nazarı bunları es geçmemeli.Ama bizdeki bu durumun gelişimi maalesef çok farklı.Bir örnekle izah edeyim:

Mesela liberal düşünce akımını ele aldığımız da Liberalizm,kendini özgürlüğün ve demokrasinin teminatı olarak tanımladığını biliyoruz.Demokrasinin halk yönetimini gerektirmesi, bununla çoğunluğun tahakkümüne dönüşmesinin engellenmesi, azınlıkların da çoğunluğa karşı korunması, bireysel sivil ve politik hakların tanınması, denetime açık toplum ve devlet fikrinin oluşması gibi hususlar liberal düşünce geleneğinin ürünleridir. Bu bir liberal demokrasi mantığıdır.
Ve Spinoza yeniçağın ilk liberal devlet filozofudur. Asıl dikkat çekici taraf, panteist bir öğretiye sahip olan Spinoza’nın liberal bir demokrasi anlayışını benimsemesidir.Spinoza Tanrı açısından özgürlüğü, insanın doğası ile uyum içinde olması şeklinde açıklar. Söz konusu özgürlük anlayışında hakikat ve değer iç içe girer ve aynı zorunluluğu içerir; yani belirli bir bilince ulaştırmaktır özgürlük. Bu da bütün dinî ağırlığına rağmen Spinoza’yı modern dünyaya bağlayan, onu liberal demokrat yapan önemli bir yöndür.Yani Spinoza panteisttir ve liberalizmin savunucusudur.
Evet liberalizmin misyonuna,araçlarına baktığımız zaman bunlar bizim İslam geleneğimizde ,düşünce akımlarımız da yok mudur? Bireyi merkeze koyup,kişisel özgürlük ve haklardan,demokrasiden bahsederken aynı zaman da Allahın iradesinin üzerimizdeki etkisini ve gücünü anlatan Spinomız da mı yoktur?. Elbette var.
Ama şu farkla;Müslüman panteist değildir,Tanrının varlığını içselleştirmesi ve pratiğe aktarması benzer gibi görünse de eylemsel açıdan farklıdır.Liberalizm ise aslında Medine'de kurulan ilk islam devletinin siyasi yönetim tarzıdır.Ya da azınlık haklarının korunması, gücün tahakküme dönüşmesinin engellenmesi vs gibi bize yönetim taktikleri sunan liberalizmin savunucularının , yönetimi altında bir çok azınlık bulunan Osmanlı Devleti'nin yönetim tarzına dönüp bakması yeterlidir. Eyleme dökme gücümüz aşikardır o vakitlerde.
Buna rağmen kalkıp batı kaynaklı liberal düşünceyi benimseyen,okumuş Müslüman ahalinin liberalizmi savunmaları ve İslamla liberalizmi uzlaştırma çabaları hakkaten canımı sıkıyor.. Hele de bunu İlahiyat camiasında gördüğüm zaman.
Bu sadece batı karşısındaki şaşkınlığımızı anlatmak için bir örnekti. Aklıma,çoçukluğumda büyük bir keyifle izlediğim çizgi film kahramanı "Varyemez Amca"geliyor. Var ama yemez,yiyemez.Bizdeki vaziyette böyle.Bu kadar birikime,zenginliğe sahipken yani varken yiyemediğimiz,değerlendiremediğimiz öz sermayemiz. Ne garip, kendimizi ne kadar kolay fakir bıraktık..

Ve son olarak sayın Ömer bey tekrardan keyifle okuduğum güzel yazı ve yorumlarınız için teşekkür ediyorum. V e kaleminizin varlığının önemli olduğuna vurgu yaparak, yakında yeni yazılarınızı bekliyoruz.Mahrum etmeyin efendim. Saygılar

hakaret edenle yüzleşmek

selamlar

Okuduğum Borges hikayelerine ve "Borges ve Ben" deki kendi yaşamına yönelik ironi dolu bakışına hayran kalmıştım. Okunması gereken bir yazar olarak düşünüyorum.

Her entellektüel okuma (inanma ve ideolojisini öğrenme sürecini geçirmişse) bir sorgulama ve ne diyor acaba? mantığı ile okunur. Marksın metinlerini okumak her zaman ona inanmak anlamına gelmez; düşüncesini ve bakışını merak ederek ve merakın sonrasın da ona bir cevap üretmek için de okunur. bir düşüncenin bir başka düşünce ile savaşında gereklidir bu.

tarihin her döneminde düşünen toplumlar düşünmeyen toplumların efendisi olmuşlardır. efendi olabilmek de bir başka düşünce yada inanışlarla savaşmaktır; onları kendine kapatarak yok saymak değildir. Aslanbenzer mantığında olduğu gibi (anlaşılan şiirle karıştırıyor) bir kitap zevk alıntığı için değil onunla yüzleşmek içinde okunur. inanışın kemişlekmekten kurtulması için de bu gereklidir.

peygambere hakaret ediyor diye bir yazarı sevmek başka bir şeydir onun düşüncesinde iz sürerek onu anlamaya çalışmak ve cevaplar üretmek başka bir şeydir.

her entellektüel okuma kendi düşüncesini karşıtı ile oluşturur ve problem olarak sunduğuna cevap verdiği ölçüde gelişir ve inanıcı bulur. dolayısıyla müslümanların her hakaret edenin metni ile yüzleşmek ve onlardan haberdar olmak zorundadır. bunu keyfi için değil inancına olan sorumluğu ve başka inanışlarla kavgası için yapmalıdır.

selamlar.