renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ve Bazen Başkaları Ölümü Çeker Bizim İçin

Ölüm

Hakkında konuşmaktan hep korktuğum. Konuşmaktan korktuğum elbet yaşamaktan değil. Hak’la haşır neşir olmanın, yani ki tüm yükleri omuzlamışçasına yorgun görünen bir yüzle, utanmadan, Yaratan’ın karşısına çıkmaya açılan şu kapı. Hiç güzel olmasaydı denilen özlem. Kiminin yaşamak için çırpındığı, kiminin yaşamamak için. Ölüm yani. Muştu.
Işıkları kapatıp, gözlerimi de, bütün sevdiklerimin mezarları başında hayal ederken kendimi, kendimi şu bildiğim tek çözümsüzlüğü, şu bildiğim tek çelişkiyi, şu bildiğim beni.
Amcam ölmüş, üç gün sonra duymuşum.
Annem kırılgan bir ses tonuyla “takdirine kurban olduğum” demiş. Nefes almışım.

Eski bir zamandı. Evdeydim. Vaktimi harcıyordum. Geceydi. Babam açtı kapımı “annen ölüyor gel bak” dedi. Baktım. Annem yoktu. Bir beden, ağzından kan sızan. Annem yoktu. Gözleri amaçsızca bakan bir beden. Annem yoktu. Sakindim, telaşsız. Sanki ölümü her zaman görüyormuş gibi. Hiçbir şey düşünmedim, hiçbir şey hissetmedim. Kardeşim ağladı, ben baktım annemin yüzüne. Ambulans çağırdım. Hastane.. Ölmedi annem. Babam bak nasıl da yakınımızda duruyor ölüm dedi. Annem -ki ancak bu denli bir kabulleniş olur insanda- ölürsek de neydek canı veren o değil mi dedi. Ben ikrâr dedim. İkrâr!
Ben böyle ne zaman bir ölümü duysam, ben böyle ne zaman tanıdığım birinin kokusunu artık alamayacağımı anlasam, hayatımdan geçen tüm ölümleri tek tek yeniden yaşıyorum. En çok annemin ölümü canlanıyor gözümde, o gün ölmüş gibi. Sonra yeğenimin arkasından edilen “en sevdiğinin yanına gitti” cümlesi. Sonra ölmelerine izin verdiğim dostlarım. Sonra ölümüm. Sonra dönüp yeniden, yeniden, yeniden.

Amcam ölmüş, üç gün sonra duymuşum.
Yengemin bahçesinde yetiştirdiği kuzuoğlağın tadını da, mayhoş elmayı da, çocukluğumun dev gibi harçlıklarını da, babamla amcamın ettiği kavgaları duyup içimde büyüyen nefreti de yeniden yaşıyorum. Sakinim. Hep. Gizli bir gülümseme var yüzümde.
Beni böyle ölüme gülümseyerek bakan bir adam haline getiren şu kadın, yani annem, bir kere bile göğsüne başımı koyamadığım ama kokusu burnumdan gitmeyen şu adam, babam, aramıza baba olmanın ağırlığını koyan, sarılamadığım şu adam, ölüme koşarak giden çocuklar, ölemediğim şunca yıl. Ne kadar uğraşsam, ne kadar okusam, ne kadar yazsam da ulaşamayacağım bu kabullenişin doğurduğu sakin sular olmasa idi içimde her geçen gün içimde büyüyen fırtınalarda sığınacak bir liman bulamazdım. Haktır ölüm. Güzeldir. Güzel yapar insanı. Kim ne söylese ölüm hakkında, kim anlatsa içinde taşıdığı acıları, eksik kalan taraf, şu ikrâr dedikleri, şu bana işaret zamirlerinden başka bir şey yazdırmayan, Şu atamdan miras kalen yegâne hazine olmasa idi, hangi duvarın başımla hasbıhâl edeceğini bilemezdim. Olmasa idi yaşaya bilemezdim.

Kimse bilemez kendisinin ölümünü demeleri yalanmış. Başkasının ölümü insanın kendi ölümüdür çok zaman. İnsanı var eden de varlığını sona erdirecek olan da başkalarıdır. Başkalarının ölümü çeker bizi bu yüzden. Belki sırf bu için hakkında konuşmaktan korkuyorum ama yine de konuşmadan edemiyorum. Yaşamaktan değil belki, yaşamak için geç kaldığımdan. Daha kolay oluyor belki konuştukça. Konuştukça artıyor odanın ışığı. “şurda güneşe ne kaldı”

yorgunluk moru ölüm beklenen kapı
kalazlarda biriken yağmur
kalaylanmamış sayfalarda semiren
söylemiştim sana kakıçlar balıkları görmez
hâliya kakıçlar da öldü yorgunluk moru ölümle
yakışmaz kimseye mesela beyaz demek ölüme
o kavruk sırtında başakların
çekirgeler gibi huysuzdur
ama yine de uysal halkalar getirir gelirken
kızgın doberman hırlamasıyla
halka değil de gör ki
ibrişim gömlek olsaydı boynumdaki
pereseye gelmezdi yaşadıklarım
çünkü ben en çok
azığım bittiğinde özledim
yorgunluk moru ölümü kusturan çocukları

Amcam ölmüş, üç gün sonra duymuşum.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

El –Mümit...

Allah’ın 99 esmâü’l-hüsnâsından biri, “el-Mümît”tir. El-Mümît, canlı mahlukların ölümünü yaratan anlamına gelir. Hayatı nasıl Allah veriyorsa, ölümü de yine O yaratmaktadır. "O (öyle yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâliptir, çok bağışlayıcıdır." (67/Mülk, 2)

Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, ruhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde "ölmek" değil; gerçekte "dirilme"dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibarettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve "sıla"sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azaba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur'an bunu, "Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi." (29/Ankebût, 94) şeklinde en güzel şekilde ifade etmiştir...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

ölümle ünsiyet

Ölüm nedir ne zaman farkına vardım bilmiyorum ama ölümün soğuk tarafıyla karşılaştırıldığım ânı hiç unutmuyorum. İlkokula gidiyordum; üç ve ya dördüncü sınıf. Anneannem uzun yıllar boyu felçli/yatalak halde bakıma muhtaç yaşıyordu. Konuşması zayıftı, sohbet etmişliğimiz olmadı. Hatta çocukluk hali belki biraz da çekinirdim. Ama nedendir çok da severdim kendisini. Konuşamasa da bakışlarında “anne merhameti” vardı ya! İşte bu yetiyordu galiba. Garib bir sevgiydi, yanında olmak huzur veriyordu. Bugün bile hayra delalettir rüyalarımda görsem.

İşte bu insanın, anneannemin ölümünü bir okul çıkışı bir aile büyüğümden “anneannen öldü haberin yok mu!” şeklinde duymamdaki soğukluğu nasıl anlatırım bilmiyorum! Bunu bana söyleyen insanın buz gibiliği de eklenince ölümün ya da ölünün iç burkan/akla ve gönle kor düşüren gölgesi dünyamı bir anda alt üst etmişti. Yani sonrası nedir, nasıl bir şeydir, bir daha görülmeyecek midir, sevenleri hep ağlayacak mıdır… şeklinde bir sürü soru!

Daha sonraları da yakınlarımın ölümü ile sarsılsam da bunlar bu ilk şokun etkisini yapmadı elbet. Ta ki benim sağ kurtulup da yine bir yakınımın öldüğü kazaya kadar! Bir dakika önce şaka yaptığın kişi bir dakika sonra artık “ölü”ydü. Ve belki bir çivi vesile oluyordu senin de genç yaşta ölüler arasına katılmamana.

Birkaç yıl sonra da iş için gittiğim yerde kaldığım odanın manzarasında o yerin mezarlığı vardı. Çalıkuşu’nun Feride’si gibi pencereye her gittiğimizde toprak ve taşların altındakileri düşünmemek elde değildi. Bilmem kaç yıldan beridir bekleyenler vardı orada. Akla ister istemez düşen ise şu söz; "Ölüm madem ki öldürülmüyor…!"

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

sessiz...

''zaman geçmiş...zaman geç/miş...''
ve
''Her şey eninde sonunda sessizdir''

ölüm herkesin başında

"ölüm herkesin başında
uyudun, uyanmadın olacak"

Ne vakit bir ölüm haberi alsam inna lillahi ve inna ileyhi raciun 'dan sonra ilk aklıma gelen, yukarıdaki dizelerdir. Ne kadar basitçe ama aynı zamanda ne kadar etkileyici bir anlatım.
Yazınız, ölümü hatırlattı ve ölümümü. Allah razı olsun. Selametle.
Ve; dedem ölmüş, gömüldükten sonra duymuşum...

Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın...

"Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm,
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm."

Diyorsunuz ya; başkalarının ölümleri aslında bizim ölümlerimizdir. Bu şekilde anlarız ölümün eteklerimizin kıyısında dolaştığını. Geçen yıl mart ayında 3'er gün aralıklarla hayatımdaki iki değerli abimizi, büyüğümüzü ve babaannemi hakkın rahmetine uğurladık. Üç kapıyı ve üç köprüyü dünya hanından toplayıp götürdüler. Dünya bir han kondular göçtüler. Onları ölüme götüren yollar birbirinden farklıydı. Ama şunu biliyordum ki vasl-ı yara ulaşmadan önce dünyada manevi ölümleri yaşamışlardı, benliklerini, varlıklarını, hatta bir abimiz elinde kalan tek varlığı olan canını da "o yariden geldi deyu" diyerek son ana kadar öldürerek, hizmete adamıştı. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. İnandım ve itaat ettim. Şahit oldum. İliklerime kadar hissettim.

Bu yıl kış aylarında birgün abdest almak için kendimde epey üşengeçlik hissettim. Kollarımın, ellerimin üşüyeceği düşüncesi bu üşengeçliği bende hayli artırdı. Bu düşüncelerle yaklaşık yarım saat kadar hemhal oldum. Bana üşüme hissini, soğuk suyu, ısınma ihtiyacını, açlığı, uykuyu, hasreti, mutluluğu, aidiyeti, yersizliği hepsini de veren Rabbim. Bendeki bu tenin yanmasının ya da üşümesinin ne önemi olabilir ki. Canı da, teni de hepsini de veren O... Önce ellerim üşüyecek, sonra dizlerim bükülecek... Sonra canım dediğim, yazmasındaki kokuyu hayal edip özlediğim babaannem...Ahmet Şemseddin Ateş ve Muhammed Halıcı abilerimiz... konup göçtüler. Geride kalan yaptığın hayır hasenat... gerisi kocaman bir hiç.. kul rıza gösterdikçe kul'dur...

la taknetü min rahmetillah
Allahın rahmetinden ümit kesmeyiniz

âhir-i mevt

İnsanlık tarihine baktığımız zaman ölümü bir sonraki hayat için kapı olarak gören pek çok toplum/kavim/millet gelip geçmiş. Ölülerini, ilerde lazım olur diye eşyaları ile gömenler bile var hatta. Ölüme bir son olarak bakanlar ise galiba işin kolayına kaçmak isteyenler. Her şey şu kısacık dünyada yaşandı bitti, kötülük edenin kötülüğü yanına kâr kaldı. Bu kadar basit mi, onu günü gelince kesin olarak gözlerimizle göreceğiz elbet. Ölümü yoklukla eşitleyenler acaba yok olmanın acısına nasıl katlanır bilinmez. Ufacık bir yeri kesilse, kopsa verdiği acı ile avazı çıktığı kadar bağıran insan tüm bedeninin ve ruhunun yok olması hadisesi karşısında acaba nasıl bir tepki verirdi.

Umum insanların görüşü gibi bizim de inancımız ölümün bir son/yok olma (fena) olmayıp asıl hayatın başlangıcı olduğudur. Mesela İmam-ı Gazali, ölüm için tam felç diyor. Nasıl ki tüm vücudu kısmî felç geçiren bir kişi elini, ayağını oynatamaz, bunun gibi ölü de aslında tüm bedeniyle felç geçirmiş gibidir. Duyar, görür ama ne konuşur ne de hareket eder. Buna en güzel delil peygamberimizin Bedir savaşı günü harbte öldürülen kâfirlere, "Nasıl, Rabbinizin size söylediklerinin doğru olduğunu gördünüz mü? Ben, Rabbimin bana vaad ettiğinin doğru olduğunu gördüm" diye hitap etmesi ve bir sahabenin de "ey Allah'ın elçisi, bu ölü insanlar sizin söylediklerinizi duyarlar mı?" şeklindeki sorusuna verdiği cevaptır; “Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz. Ne var ki onlar bana cevap veremezler.”

Bu misalde de görüldüğü gibi ölümden sonrası için bir yokluğa inanmamız mümkün değil. Zaten kutsal kitabımıza göre de insanın dünyaya getirilmesindeki ana gaye ölüm ötesi için iyi işler yapmaya kendini alıştırmasıdır. Ölümden ziyade aslında bizden istenen gaye üzerine yaşıyor muyuz, yani emrolunduğumuz gibi hayatımızı idame ettiriyor muyuz asıl bundan korkmamız lazım. Yoksa mutlak sondan yani olması kesin olandan korkmak bizi her adımını şüpheyle, tedirginlikle ve korkak bir ruh haliyle atan hasta bir insan tipine sokmaz mı?

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Ek-

-öğrendiğin kadar ölüsün, öğreneceğin kadar diri.

Müsvedde