1.
Uyanır uyanmaz doğruldum ve yanı başımdaki pencerenin perdesini araladım. Gün henüz doğuyordu. Kızarmış gökyüzüne diktim gözlerimi.
Bugün, aşığının ateşten busesini hala yüreğinde hisseden genç bir kızın yanaklarındaki utangaç kızarıklıkla açmıştı gözlerini gök.
“Gökyüzünün gözlerini açması” İmgenin doğruluğunu kendime gelince düşünmek üzere, zihnimde bu üç kelimenin altını çizdim.
Her sabah gün doğumuyla birlikte uyanır ve göğün bugün, şehrime hangi yüzle baktığını anlamaya çalışırım. -Gün ağarırken meydana gelen o kızarıklığın öyle çok ve farklı tonu var ki, bilseniz şaşarsınız.- Sandığınız gibi ya da sanacağınız gibi öyle uzun süre çabalamam anlamak için. Perdemi aralar, gökyüzüne bakar ve kararımı veririm. İlk aklıma gelenin doğruluğuna güvenirim. Doğru mudur, doğruysa bu doğruluğun şehre yansıması nasıl olur diye düşünmem hiç.
Peki, itiraf edeyim önceleri düşünüyordum. Düşünmek ne kelime, üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyordum. Hatta bir takvim yapmayı bile düşünmüştüm. Birkaç yıl sonra standartlığı sağlanırdı. Her beş yılda bir 21 Nisan utanç gününe tekabül eder diye bilgiç bir edayla dersler verirdim belki okullarda. Takvime de kendi adımı verirdim. Bilim âlemini darmadağın ederdi bu buluşum. (Hangi bilimin alanına gireceğini söyleyemiyorum şimdi ama öyle bir takvim yapsaydım, bir alan bulurdum herhalde.)
Yapmadım. Bence insan her bulduğunu diğerleriyle paylaşmamalı. İnsanoğlu, bulduğunun kölesi oluveriyor kolaylıkla. Tespitimi küçümsemeyin sakın, tüm insanlık tarihine bakabilirsiniz. Önce putlar yapar, sonra da yaptığımız putlara taparız. Hangimiz secde etmiyoruz ki para önünde, teknoloji önünde, konfor önünde. (Konfor da insanlığın icadı mı acaba. Ben aksini söyleyene kadar öyle.) Söyleyin bana Lat, Uzza, Menat daha masum değil miydi, şimdi taptıklarımızın yanında.
Düşünsenize bulduğumu birilerine ispatlama derdine düştüğümü. Yıllarımı, zaten bildiğim bir şeye başkalarını da inandırabilmek için harcayacaktım. Bulduğumun ilk kölesi ben olacaktım yani. Çok saçma!
Üzerimi giyinip evden çıkmaya hazırlanıyordum ki geçen yılki utanç gününü hatırladım. Ne gündü ama. Hatıralar üşüştü beynime.
Hatıralar diyorum ya, aldırmayın. Aslında beynime üşüşen, geçmişte çekip sakladığım, birkaç yüz resimden başka bir şey değil. En taze olanları, yaşarken en çok resmini çektiğim anlar. Hafızanın bir fotoğraf makinesi olduğunu düşünüyorum. Öyle ki, bu cümle bile bir kitaptan çektiğim bir fotoğraf olabilir.
Geçen yılki utanç gününü düşündüm ve resimlerim yığıldı gözümün önüne.
“Yaşlı kadın. Küçük çocuk. Arabalar. Yardım etmeye çalışırken ben. Beni ne sandığını anlayamadığım kadın. Cazgır kadın. Kadından azar işiten ben. Ne olduğunu anlayamayan ben. Polis. Terler içinde ben. İyice aptallaşan ben. İyice cazgırlaşan kadın. Gözlerinde muzır bir parıltı bizi izleyen çocuk. Utanç içinde ben. Masum ben. Şaşkın ben. Bıkan polis. Bana hak veren polis. Tedirgin bekleyen ben. Kadını gönderen polis. Bana git kardeşim diyen polis. Ferahlayan ben. Oradan uzaklaşan ben. Kıpkırmızı suratlı ben.”
Aynı gün başka bir albüm.
“Alışveriş merkezi. Rengarenk ürünler. Sigara ve belki bir çikolata almaya niyetli ben. Gelmişken içeriyi gezen ben. Boş alışveriş sepeti. Sarhoş ben. Dolu alıveriş sepeti. Kasada ben. Makine tavırlı kasiyer kız. Dolu sepetlerle arkamda bekleyen küçük grup. Kasa mı kasiyer mi daha insancıl diye düşünen ben. “Ya biz” diye sorup aydınlandığını sanan ben. Kredi kartım. Bakiyesi yetersiz kredi kartım. Alaycı kasiyer, utangaç ben. Bana uzatılan minik kağıt. Kağıda aptal aptal bakan ben. Bana sistem hatası görmüş gibi bıkkın bakan arkamdakiler. Sadece sigara alıp nakit ödeyen ben. Süklüm püklüm marketten çıkan ben. Bir sigara yakan ben. Etrafa beli etmeden cebindeki parayı saymaya çalışan ben.”
Utanç günüydü ve ben yeterince utanmıştım o gün. Fotoğraflar çoğalıyordu. Çıkmaktan vazgeçmek üzereydim.
Ayrıca belirtmeye gerek var mı dostlarım, tüm şehri bilemem elbette ama beni fazlasıyla etkiliyor göğün şehre hangi yüzle baktığı. Bilmiyorum belki de şehre değil sadece bana has bir bakıştır. İşte bu araştırmaya değerdi, akil bir insan olsaydım eğer.
Bunu kabul ettikten sonra, benden şehre inişimi bu günlük takvime uydurmamı bekleyebilirsiniz. Ben de size bu durumda normal olamadığımı hatta aptal olduğumu hatırlatırım. Öylesine aptalım ki her gün yine haklı çıkacak mıyım diye merakla dışarı fırlıyorum. Uzun bir süredir bu böyle. Dışarı çıkıyorum ve gökyüzünün bana ısmarladığı hayatı tastamam yaşadıktan sonra eve dönüyorum. O kadar ahkâm kesmeme ve onca kaçınmama rağmen kölesi olmuşum bile bulduğumun değil mi?
Utanç! Bugün utanç günü. Dostlarım bugün dışarı çıkmaktan korkmuyorum. Utanç, benim gibiler için çok da tehlikeli bir durum sayılmaz. Utançla baş edilir. Çoğunuz için pek makul bir yol değil ama umursamamak yeterli çözüm. “Enikonu bir albüm değil mi, bakmayız olur biter” diyemiyorum gerçi. Çünkü sıradan bir albüm değil, çünkü beyninizin size hangi talihsiz anda hangi albümü açacağını asla bilemez ve kontrol edemezsiniz. Yo yo, her şeye rağmen utanç kesinlikle baş edilemez değildir.
Düşünsenize! Durun düşünmenize yardımcı oluyum.
Bazen gökyüzü öyle kızarır ki, sanırsınız Afrodit tüm hizmetkârları ile birlikte şehri ziyarete gelmiş. Tutkunun kızıllığıdır şehre - ya da sadece bana – göz kırpan. Günahın kızıllığına yakındır rengi ama günah daha koyudur ve takip eden gün günahın günüdür.
Bir sabah tutkunun kızıllığı göz kırparsa bana gökyüzünden, onun esiriyimdir ve ertesi gün günaha bulanmıştır bedenim. Sakın, hatıralarımın resimlerini istemeyin benden. İzin veremem görmenize, her şeye rağmen özeldir ve günah saklanmalı der benim dinim. Bugün günlerden utanç olduğunu da unutmayın.
Bazen kan kırmızısı bir göğe uyanırım. Ruhumda bir cani de benimle birlikte uyanır o zaman. Karıncaları ezerim o gün, sokak köpeklerini tekmelerim, kedilerin kuyruğuna teneke bağlarım. Kurt adam ya da vampir olmamı beklemiyordunuz herhalde. Vampirler gerçek değildir, kurt adamlar da. Oysa ben gerçeğim, sizin gibi olamasam da tam olarak, sizden biriyim ve kendimce en azından sizin kadar gerçeğim. Caniliğim bile ancak sizin kadardır uyandığında. Her cani gibi yalnızca gücümün yetebileceği düşmanlar edinirim kendime.
Her günümü ve neler yaşadığımı teker teker anlatıp sıkmayacağım sizi merak etmeyin. Ben sadece beni daha iyi anlayabilmeniz için hakkımda ipuçları vererek aramızdaki engellerin bir kısmını ortadan kaldırmaya çalışıyorum. Yıkarken aynı anda yeni engeller oluşuyorsa benim suçum mu? Elimden ne gelir ki? Ben sizden biriyim.
Güzel günler de yaşarım elbette. Anlatmayışımın sebebi sizinle paylaşmak istemeyişim değil. Bilirim ki insanlar, yani siz, yani biz güzel an(ı)lar dinlemeye pek hevesli değilizdir. Kimse bir adam ya da bir çocuk gülerken yanına yaklaşıp sebebini öğrenmeye çalışmaz, oysa ağlıyorsa, ya da ölüyorsa, ya da bir şekilde acı çekiyor ve bunu gösteriyorsa etrafı aynı anda insancıklarla dolar. Hiçbir yardım vaat etmeyen, sadece acıyı seyretmekten hoşlanan insancıklar.
Düşünün, edebiyat mesela. Dünya edebiyatında en çok saygı duyulan ve okunan eserler, bünyesinde büyük acılar edebi deyimle trajediler barındıran eserlerdir.
Ya komedi; soytarılık olarak görülür.
Emin olun, size soytarı olarak görünmek isteyeceğim en son şey. Bilakis tüm çabam, sizin gözünüzde ilginç, dinlenmeye değer biri gibi görünmek. Asıl hikâyemle pek ilgisi olmasa da gökyüzüyle aramdaki ilişkiden bahsetmemin tek sebebi de buydu. Doğru muydu? Bunu bilmenize gerek yok.
2.
İşsizim ama aç değilim. Hiç aç kalmadım. Kaldığım ev(cik), rahmetli babamdan kalma. Rüya görmeyi, hayal kurmayı ve yalan söylemeyi severim. Çünkü insan, sadece rüya görürken, hayal kurarken ve yalan söylerken(eğer yeterince ustaysa) gerçeğin bağlarını az da olsa gevşetebilir ve böylece yaşam acısını hafifletebilir.
Bir yalancı olduğum için daimi arkadaşlıklar kurmam. Tamamen kendi tercihimdir. Hatta söyleyebilirim ki; en sevdiğim arkadaşlıklar, şehir içi otobüs yolculuklarında(şehirlerarası bile fazla uzundur benim için) ve otobüs duraklarında kurduğum arkadaşlıklardır. Bazen de esnaflar…
Benimkisi gibi bir alışkanlık için en doğru ülkedeyim ve şükürler olsun ki, şehirdeyim. Şehirlerin en güzel yanı nedir, biliyor musunuz? Bir kere gördüğünüz insanı tekrar görebilme olasılığınız çok çok düşüktür. İç rahatlığıyla yalanlar söyleyip unutabileceğiniz milyonlarca arkadaşınız olabilir.
İşsizim dedim size ama aslında o kadar çok işim var ki.
Geçen akşam Kızılay- Keçiören hattında yanıma oturan yaşlı amca, beni asker olarak biliyor. Öyle söyledim. Evvelsi akşam aynı hatta yan yana ayakta yolculuk ettiğimiz bir öğrenci aynı okulda okuduğumuzu sanıyor. Yine Kızılay’da, Sakarya caddesindeki çiçekçi benim bir oyuncu olduğumu ve çiçeklerden çok hoşlanan manken bir sevgilim olduğunu sanıyor. Karanfil caddesinde otobüs beklerken tanıştığım devlet memurunun, müfettiş olduğumdan hiç şüphesi yok. Durun, ona sahte bir cep telefonu numarası bile vermiştim. Galiba, benden faydalanabileceğini düşünüyordu.
Sizler de şehirlisiniz değil mi(artık kim değil ki?) ve beni yazar sanıyorsunuz. En eğlendiğim yalanlarımdan birisi buydu sanırım.
Benden nefret etmekte acele etmeyin derim. Her şeyden önce zeki olduğumu kabul edin. Zekâmı sizlere bir şekilde ispatladığım için değil. Makul olun dostlarım, işleyen demir ışıldar demiş atalar. Yalan söylemekten, sürekli yalan söylemekten daha iyi bir beyin jimnastiği düşünebiliyor musunuz?
Korkarım beni biraz daha tanıyıp, hakkımda bir sürü yargıya -iyi ya da kötü- sahip olmanıza sebep olmama rağmen anlatmam gereken hikâyeye yine giriş yapamadım. Bunca şeyden sonra hala beni dinlemeye tahammülünüzün kaldığını, hala söylediklerimi ciddiye alacağınızı ve bana inanacağınızı varsayarak anlatmaya devam etmeliyim.
Bir hususta anlaşalım, doğruluk konusunda size teminat vermek prensiplerime aykırı. Hem yazar, hem yalancı olarak.
Yazarların büyük yalancılar olduğu konusundaki hislerim çok kuvvetli. Yalancılık melekem arttıkça yazarlığa yönelmemden de ondan sanırım.
Alçak seviyede bir yalancıyken yazarlardan nefret ederdim. Hiç olmayan karakterler yaratıp insanların buna inanmalarını sağlamalarını ve bu sayede her yerde takdir görmelerini anlayamazdım, havsalam almazdı. Şimdi anladım. Anladım ve anlamamla yazarlık seviyesine yani büyük yalancılar sikletine yükseldim. Artık tek bir eksiğim kaldı. Sıradaki aşama, yalanlarımın kabul görmesi, yalancılığımın takdir edilmesi.
Siz! Eğer varsanız, yani beni okuyorsanız amacıma ulaştım demektir. Bu konuyu da uzattığımı ve artık kapatmam gerektiğini düşünüyorum. Mazur görün, biz yalancılar her yaşta aynı dertten muzdaripiz. Çok konuşma hastalığı. Bir türlü sadede gelemeyiz.
Artık asıl hikâyeye, anlatmak için kalemi elime alıp kağıdın başına oturduğum hikayeye geçmeliyim. İşinize yarar mı bilmiyorum ama okuduklarınızı tekrar düşünmenizi ve hatırlamanızı tavsiye ediyorum. Bir kez daha yardım etmeliyim size. İyi bir yazar (ve yalancı) okuruna yol göstermelidir.
3.
“Gün ağarması uyanış gökyüzü kızıllık put kölelik genç kız utanç hatıra resim albüm Afrodit tutku günah cani güç gerçek acı(dır) yalan şehir yalan şehir yazar yalan şehir”
Şehir yalandır dostlarım. Şehir, yalancı bir cennettir. Şehir yabancıya cehennem, yalancıya cennettir. Şehrin en mutlu sakinleri, kendilerine usta yalanlar söyleyebilenler ve hem kendisinin hem de başkalarının yalanlarına çarçabuk inanabilenlerdir. Burada, western filmlerinde ki gaddar kasaba şeriflerinin ettiğinden daha çok nefret edilir yabancılardan. Çünkü bir yabancı, servis edilen paket yalanlara kolay kanmaz. Henüz görüşü kapanmamıştır. Yalancıların foyasını, yabancıların ortaya çıkarması an meselesidir. Bu yüzden şehirlerde yalancılar mütemadiyen yüceltilirken yabancılar aşağılanır, dışlanır.
Benim hikâyemi mi öğrenmek istiyorsunuz? Benim zavallı hikâyemi.
Bir yabancı olarak geldim şehre. Önceleri yabancılığım arttı. İçime kapandım. Sonra bir gün, sosyalleşmem gerektiğine inandım. Aslında utanç günü o gün olmalıymış. Şehrin tuzaklarına birer birer düştükçe çağın insanı olmaya başladım. Sizin gibiyim demiş miydim size? Sizin gibi oldum, kalabalığa karıştım, gözden kayboldum, kendi gözümden bile.
Bir yabancıyken çağa düştüm dostlarım. Şehre düştüm!
Ağzıma dolan şehrin pisliği daha fazla konuşmama müsaade etmeyecek gibi. Benden son bir çığlık duymak isteyeceksiniz belki de. “Şehrin insanı acıyı sever” demiş miydim?
Her çırpınışında biraz daha batağa saplanan bir adamın imgesi oluştu beyinlerinizde. Oluşmadıysa da şimdi oluştu. Ben battığımda yalnızca okuduklarınız kalacak belki de elinizde. Bataklıkta boğulan bir adamın eli gibi tasavvur etmenize bir engel var mı satırlarımı.
Şimdi bana düşen son ve haşmetli bir çığlıkla noktayı koymak. Son bir soluk ve susmak ebediyen.
- Her şey Yalan!
4.
Şehrin pisliği bir türlü yakamı bırakmazken size nasıl uzun, gerçek ve hikmet dolu hikâyeler anlatabilirim ki?
Yorumlar
yalann
Pzt, 09/07/2007 - 15:22 — Rahime KarayiğitDininizin gereği olarak günahlarınızı gizlediğinizi söylemişsiniz.Aynı din size yalan söylemeyin de demiyor mu
Yazar bence
Pzt, 09/07/2007 - 21:21 — Ziyâ NebîYazar bence burada bayrağa seslenmiş.
Gökyüzü Umutla Bakıyor Şehre...
Salı, 10/07/2007 - 02:14 — melih salihŞehir midir gerçekten insanı yalancı yapan?Başkalaştıran kendisine yine insanı.Yoksa,nefsi mi bu başkalaşıma teslim oluveren?
İçime garip bir hüzün çöktü hikayenizi okurken,içim acıyor.Yüreğime çöreklenen bir sıkıntı var sanki.Ağlamak isteyip de ağlayamama hali gibi bişey.
Şehre gelip eski halini sıyırıp atmak kaçınılmaz bir sonuç ama özünü yitirmeden...kendini de unutup bırakıvermeden bir köşeye...
Heyhat!...Kendini unutuveriyor bir köşede insan değişiyor,düşüyor günah çukurlarının en diplerine,yapmam dediklerini yapıyor belki de...yalanlar söylüyor birbir etrefındakilere...en çok da kendisine...değişmiyor belki de...insanlığının gereğini yapıyor.Yanlışa düşüyor,yalanlar söylüyor,iyi iken kötü oluyor fakat eğer hatırlıyorsa bir yerlerde kalbi Rabbini,titriyor,silkiniyor,tevbe ediyor ve yine değişiyor...
İşte o gün gökyüzü şehre tatlı bir maviyle umutla bakıyor.
selam ve dua ile
Çar, 11/07/2007 - 13:53 — cemalcalikeline sağlık usta
cemal çalık
Selam ile...
Pzt, 16/07/2007 - 13:48 — ebuzer seferSayın Cemal Çalık;
Usta mı? Estağfurullah üstad, ne haddimize, çok samimi söylüyorum kısacık yorumunuz beni çarptı. Hele de sizin ağzınızdan, ki hem yaşça hem yazınsal manada aramızda epey fark var. Büyüğümsünüz, her iki yönden de. Elbette çok sevindim, teşekkürler ederim ama
Estağfurullah gerçekten estağfurullah.
Sayın Melih Salih;
"İşte o gün gökyüzü şehre tatlı bir maviyle umutla bakıyor."
Şüphesiz böyle günler de vardır, hem kahramanımız hem şehir böyle günler yaşamıştır. Ne diyelim, mavi gökyüzünü daha çok görürürüz inşallah...
Sayın Ziya Nebi;
Hay Allah iyiliğini versin. :) Eline sağlık.
suyu biz böyle geçeriz
bizi afet sanırlar