renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Tren

Bir bahar sabahı tren demir raylar üzerinden yılan gibi kıvrılıp giderken ben etrafı temaşa ediyordum, değişik duygular içinde... Papatya, gelincik, yonca kokuları soluyarak ciğerlerim bayram ederken gözlerim en uzak köşelere kadar etrafı radar gibi tararken hafızam canlanıyor, ruhum depreşiyordu.

Öbek öbek çiçek toplulukları, ekinler, tarlalar, bağlar, bahçeler... Sanki beni selâmlıyorlardı; susuz kalan toprak gibi yağmur damlalarını tren gürültüsünü emerek...

Yıllar öncesine kadar uzanıverdi birden zihnim, farkında olmadan... Yıllar önceki heyecanım, isteklerim, duygularım aniden canlanıvermişti, toprağı yırtarak güne merhaba diyen filiz gibi... Dipdiri ve canlı olarak. Yıllara meydan okumuştu bilinç altıma gizlenen anılarım...

Çocukluk yıllarımın büyük bir bölümüdür trenle yolculuk... Seyahat... Şakalaşmalar... Birer birer kendilerini belli ettiler beyaz tuval üzerine damlatılan siyah boya gibi...

Tren kıvrılarak yoluna devam ederken demir tekerleklerin dönüş sesleri, piyanodan çıkan notalar gibi ruhuma dinginlik veriyordu.

Hayatla hayal arasında yolculuk yaparken, trenle ilk yolculuğuma uçsuz bucaksız masmavi denizlerde rüzgara yelken açan tekne gibi...

-Kalk çabuk, uyan geç kaldın!
Diyen annemin sesini işitince, yarı uykulu:
-Uuufff ne var, anne ya?..
-Kalk oğlum bugün babanla Kurtalan'a gidecektin. Trene bineceksin.
-Bu kadar erken mi?
-Evet!.. Geç bile kaldın. Kalk!.. Hemen hazırlan, baban seni bekliyor.

Esneyerek yataktan kalktım. Doğrusu akşam konuşurken oldukça istekli olduğum tren seyahatinin sabahın erken saatlerinde olması, keyfimi biraz kaçırmıştı ama yine de istekli ve heyecanlıydım. Bir an önce kavuşmak istiyordum trene... Trenle seyahate.. Büyük istek ve arzuyla kendimi geleceğin kollarına bırakarak, babamla birlikte yapacağım ilk tren seyahatine kendimi hazırladım. Özlemini duyduğum, hayallerimi, rüyalarımı süsleyen tren... Kara tren...

Daha beş yaşındaydım. Babamın daha sonraları anlattığına göre; babamın elimden tutarak, Mehtap Sineması'nın yanındaki ana caddede, eski dönemlerden kalma kubbeli hamamın karşısında, bahçesinde türlü ağaçları olan iki katlı evimizden usulca istasyona doğru yola koyulduk. Bir an önce istasyona varmak için babamı sanki sürüklüyordum. Zevkten uçuyordum... İstediğim oluyordu.

Evet... Evet.. Trene binecektim.

Tren istasyonu ana caddeye paralel uzanıyordu. Caddeden bakıldığında, orta tarafı yüksek, sağ ve sol tarafındaki ek gibi görünen kısmı daha alçakça, yola inat, paralel kirişler şeklindeki dış görüntüsü heybetli bir kaleyi andırıyordu. Gri boyası heybetini daha da artırıyordu. Beyaz paralel çizgileri yaşlılığını simgeliyordu, saçlarına kır düşmüş ihtiyar gibi...

Ana binanın solunda iki katlı sarı boyalı atölye, sağda büyük geniş bahçeli demir parmaklıklarla çevrili iki katlı, çatılı, sarı boyalı tek tip binalar - lojmanlar-, biraz ötesinde su kulesi, hemen yanında bozulan trenlerin tamir edildiği kademe (tamirhane) aralarında sıra sıra raylar düşeli tren yolu yer alıyordu...

Heyecanım kat kat artıyordu. Amacıma ulaşmama ramak kalmıştı. Kalp atışlarım hızlandı. Babam önde ben arkada istasyona giriverdik. Babam büyükçe bir kapıdan girdi, bir süre sonra çıktı. Bir elinde çanta, diğer eliyle elimi sıkı sıkıya tuttu. Rüyalarımı süsleyen trene bindik. Dünyalar benim olmuştu. İş arkadaşlarına beni bir solukta, göğsünü gere gere "oğlum" diye tanıttı babam.

Hareket memurunun öten düdüğü üzerine tren, makinistin maharetli elleriyle yavaş yavaş hareket etti... Düdüğünü ötürerek...

Kendime geldim. Daha doğrusu kendime getirildim. Raylardan canlıları uzak tutmak için ötürülen düdükle uyandırıldım. Daldığım eski günlerden...

Gökyüzü mavi ve beyazın tonlarını bünyesinde toplarken, bulutların yeryüzü ile kucaklaştığı ufukları tarayarak yol almaktaydı tren... Sessizce kayan yıldızlar gibi rayların üzerinden kayarak ilerliyordu...

Kondöktürler ellerinde kıtansa makineleri ile bilet yoklaması yapıyorlardı. Biletleri bu marinayla delerek, "görüldü" işareti yapıyor ve uzatılan eller bırakıyorlardı. Trene kaçak binenleri yakaladıklarında iki misli ücret alarak cezalandırıyorlardı.

Biletim yoktu. Cezalandırma ihtimalim de... Çünkü tüm kondöktürler beni tanıyorlardı. Babam yıllar önce Devlet Demir Yolları'nda "tren şefi" olarak işe başlamıştı. Onların amiriydi.

Babam uzun boylu, esmer, yumuşak mizaçlı, sevecen, iyi kalpli bir insandı. Kızdığı çok nadirdi. Bu nadir anlardan birinde bir gün; o güne kadar hiç görmediğim kadar sert ve acımasız gördüm onu.

Bir yolcu koltuklardan birini yırtmış, yastıklardan birini pencereden dışarı fırlatmıştı. Çıkan arbedede kondöktürün kulağını da dişlemişti. Babam tüm şiddetiyle iki kondöktürün kollarında getirilen yolcuyu görünce hiddetle bağırdı.

-Sen ha!..

Yolcu, uzaktan akrabamızdı. Bu babamın sinirlenmesine sebep olmuştu.

-Sen kim oluyorsun da amme hizmeti gören trene zarar veriyorsun, diyerek üstüne abandı. Tekme, tokat bağırtılar birbirine karışmıştı. Batman istasyonuna yaklaşmıştık. Fren sesi... Demir tekerlekler ışık saçarak, fren balatalarına direnerek sürüklenirken, babam yolcuyu trenden atmış, hızını alamayarak ardından kendisi de atlamıştı hareket halindeki trenden. Dayak faslı yerde de devam etti. Yolcu bir ton dayaktan sonra kollarından tutulduğu gibi jandarmaya ısmarlama bir paket gibi teslim edilmişti. Israrlara rağmen babam davadan vazgeçmemiş ve altı ay ceza almıştı.

Trene özlemimi yıllarca tatmin edemedim. Her birinde ayrı duygular, değişik hazlar alırdım. Diyarbakır - Kurtalan arasında mekik dokuyordum.

Demir raylar üzerinde dönen metal tekerleklerin çıkardığı sesler, kulaklarıma müzik notaları şeklinde yansıyordu... İçim geçmişti... Ufuklara dalmıştım... Yıllar öncesine..

Kurtalan ile Diyarbakır arasında iki tren çalışırdı. Biri ekspres diğeri posta treniydi. Ekspres; Diyarbakır'dan Kurtalan'a dört durak dışında durmazdı: Bismil, Sinan, Batman, Beşiri... Bu sebeple hızlı tren diye adlandırılırdı. Posta treni ise el kaldırana dururdu, belediye otobüsü gibi. Halka hizmet için vardı. El kaldırıldığında acı fren sesi kulakların pasını siler; iki yüz üç yüz metre demir yığını sürüklenerek ancak dururdu. Köylüler sabah erkenden yoğurdunu, sütünü, sebzesini, yumurtasını yüklenir şehre götürüp satardı. Daha sonraki yıllarda işlevini motorlu araçlara devretmek zorunda kaldı.

Hele makinist kısmında yolculuk, herkese kısmet olmazdı. Tren şefinin oğlu olmam bana bu ayrıcalığı sağlıyordu. Ufuk alabildiğince geniş, sıralanan dağlar daha net ve güzel görünürdü. Makinenin akustik sesi, türlü kokuları yurtlarından ayırarak yüzümüze savuran rüzgârın esintisi derin haz veriyordu insana. Ruhumun derinliklerine uzanarak.

Kondöktürlerin sesi bir vagondan diğerine yankılanıyordu:

-Bilet kontrol!..

Yemekli vagonda babamın gür sesi yankılandı. Kondöktürlerin sesini bastırmıştı. Kurtalan Belediye Başkanlığı da yapmış olan akrabamız Sabri beye içki servisi yapılmıştı. Babam olanca hiddetiyle bağırıyordu. Sabri beyin yüzüne beş parmağının izini taşıyan tokadı indirdikten sonra, nisan yağmuru gibi yüzüne tükürmüş ve personele dönerek:

-Bu adama bir daha içki vermeyin. İçki verenin canına okurum ona göre!.. diyerek gözdağı vermişti.

İçki içmek çok kötü idi. İçen ayıplanırdı. Sabri dayının babama karşılık vermemesinin sebebi babamın tren şefi olması değildi elbette. Büyüklere duyulan saygıdandı. Toplum daha dejenere olmamıştı...

Tren hızından bir şey kaybetmeden ihtişamla kayarak yol alıyordu. Kurtalan'a yaklaşıyorduk. İlk gün trene bindiğim zamanki gibi heyecanlıydım. Kalbimin atışları hızlanmıştı. Yıllar sonra trenle memleketime geri dönüyordum. Kalp atışlarım demir kasnağın ritmine ayak uydurmuştu.

Kelebekler kadar özgürdüm. Ruhum yeryüzü ile gökyüzü arasında kanat çırpıyordu...

[........Evimizin merdiveninde oturmuş sigaramı tüttürüyordum. Nerden bulduğumu hatırlayamıyorum. Daha çocuktum ve beş altı yaşlarındaydım. Etrafıma savurduğum duman trenin tepe ardından görünen dumanı gibi başımın üzerinde halkalar oluşturmuştu. Ansızın babam çıka gelmişti. Hemen kaçıp saklanmıştım. Babam ceza olarak o güne kadar evin tek erkek çocuğu olduğum için uzatılan saçımı kökünden keserek beni cezalandırmıştı. Bu beni çok üzmüştü. Ancak sigaraya olan hevesi bilinç altıma da yerleştirmişti. Yıllar sonra sigara yüzünden babamla yine karşı karşıya gelmiştik. Lise çağlarında sigaraya olan bağlılığım artmış günde bir paket sigaraya bana mısın demiyordum. Ancak harçlığım sigara almama yetmiyordu. Mahalle bakkalımızla anlaşmıştık... Aldığım her sigara paketi deftere "süt"diye kayıt ediliyordu. Hesabı ödeyen babamın dikkatini çekmişti süt miktarının fazlalığı. Bu oyunu ancak birkaç ay sürdürebilmiştim. Babamın fena halde kızacağını sanırken, akşam elinde bir karton sigarayla çıka geldi. Çok utanmıştım. Ama artık alıştığım bu illetten de vazgeçemiyordum........]

Trenin fren sesiyle kendime geldim. Kurtalan'a varmıştık. Yıllar sonra büyük annemi ziyarete gidiyordum. Trendeki heyecan ile büyük annemi göreceğimin verdiği istek tarif edilmez mutluluk yaşatmıştı zihnimde... Kanatlanarak uçmaya devam ediyordum zevkten...