
Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirlerinden güzel resimler yaparlar...
Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükunetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.
Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağlar... Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek, resmi daha da sıkıntılı hale sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatırlatacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere...
Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim... Kralın açıklaması çok da uzun değildir:
“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.”*
Bu yazıyı yazmak için masanın başına oturduğumda aklımdaki meseleyi anlatmama yardımı açısından; hiç de iyi bir örnek değil aslında bu, ama olsun teşbihte hata olmaz lafzının saçakları altında konuya girebilirim sanıyorum.
Ben, küfrün baskın olarak tebellür ettiği bu çağda, bir Müslüman çerçevesinden bakıldığında bir sürü huzursuzluk verici, rahat kaçırıcı onca kötülüğe rağmen; Müslümanların kendi hallerinde ‘huzur’ ve refah içinde yaşayabileceğini söyleyip “krala” ve “tabloya” atıfta bulunmayı düşünmüyorum (Müslüman’ın gayri Müslim bir insana nazaran çok daha huzurlu bir iç dünyası olduğunu bir kenara bırakırım, konu farklı). Zaman ilerledi ve belli bir yere geldi; kapitalizm bu çağa hükümran oldu. Tarihin bu kesitinde bu olayın vuku bulmuş olması, tarihin bu kesitinde bu olayın vuku bulması gerektiği anlamına gelmez! Müslümanların, bu kapital düzenin yanında, hem onu, hayatına yön verecek kadar benimseyip boyun eğerek (veya umarsız kalarak); hem de ondan bağımsız bir şekilde kendi inançlarını ve bu inanç esaslarına uygun olarak yaşaması (hazmedilebilir bir şey olmayışının yanında) imkan dahilinde değildir. Böyle davranan bir varlığa Müslüman demek, oldum olası benim içimden gelmez. Evet biz Müslümanlar kendimizi birinci tablonun içinde belki de hiç bulamayacağız. Lakin ikinci tabloda yaşamaya da boyun eğmeyeceğiz, eğmemeliyiz. Birinci tablonun özlemini çekerek, içerisinde bulunduğumuz ikinci tabloyu birinci tabloya dönüştürmek için uğraşmalıyız.
Modern çağda değer yargıları bambaşka. Modern hayat ve teknoloji sayesinde; “neden” sorusunu unutmuş insanlık hep “nasıl” sorusunun tasmasıyla kazanç peşine düştü/düşmekte...
Ensar, hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlarmış. Daha sonra az olan tarafa hurma dallarını koyarak o tarafı çok gösterir, Muhacirlere: “hangisini tercih ederseniz alın” derlermiş. Onlar da çok görünen yığın ensarın olsun diye az görünen yığını alırlarmış. Böylece hurmanın çoğu Muhacirlere gidermiş. Ensar da bu yolla az olan azığı almanın keyfini(!) yaşarmış. (Haysemi, x, 40)
Böyle bir davranışı gördüğünüzde aklınıza gelen duyguları tahmin edebiliyorum; cömertlik, dünya malına tamah etmeyiş ve misafirperverlik (muhacirler Medine’ye bütün mallarını memleketlerinde bırakıp ensarın misafirleri olarak gelmiştir). Ancak burada benim gözüme ilk çarpan duygu -bunlardan ziyade- “güven...” Ensarın; muhacirlerin az olanı alacağına duyduğu güven.
İnsanlık modernleştikçe, neyin değerli olduğunu, neye sahip olanın “zirve insan” olduğunu, nasıl davranan yaratıklara “insan” denildiğini unutmuş durumda. Maddeyi yönetmek yerine, maddenin yönettikleri durumundadır.
“O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim –temiz bir kalp- ile gelenler (o günde fayda bulur).” (Eş- Şuara 88,89)
Kalb-i selim; her türlü dünyalık iktidar ve haz arayışından sıyrılıp; Rahmanın tecelligahı haline gelebilmiş, temiz bir kalp demektir. G/ayet açık... Yaratıcı yarattıklarından ne istediğini “o gün neyin fayda verdiğini” açıkça buyuruyor.
Allah’ın (c.c) herhangi bir ahir zaman insanının kalbine tecelli ettiğinde (ki herkesinkine ediyor) neler gördüğünü biraz düşünsenize; “ev kirasını nasıl öderim? Ne olacak bu fenerin hali? Benzine yine zam gelmiş. Bu telefonun daha yenisi çıkmış....” ve bunun gibi bir sürü acınacak meşgale. En kötüsü de kişinin bomboş bir kalbe sahip olmasına rağmen bunun ıstırabını duymayışıdır...
Velhasıl; birinci tabloyu özle, ikinci tabloda olmaktan huzur duyma!..
* ”Merhaba Yeni Gün Hikayeleri”, Timaş Yayınları.
Yorumlar
Ne Ensarız Ne Muhacir
Çar, 25/07/2007 - 17:13 — melih salihZamanın içinde öylece,akışa kapılmış giderken insan,yazınızı okuyup şöyle bir silkiniyor,"ben ne yapıyorum?"diye.
Değerlerimizi unutuverdik biz müslümanlar olarak.Zamana kapıldık, hem de nasıl kapıldık.Zengin olmalıydık,gözü açık olmalıydık,biz de varız demeliydik,şöyle bir göstermeliydik kendimizi.Önceleri halis olan bu niyetler ne yazık ki öylece de kalmadı.Hem ensarlığı,hem de muhacirliği unuttuk biz.
Lafı daha fazla uzatmaya gerek yok.Kaleminize,yüreğinize sağlık.
Selametle...
güvenmek, inanmak
Çar, 25/07/2007 - 21:43 — Ali DüzMurat'ın yazısını özellikle "güven" ve "eski tablo yeni tablo" karşılaştırmasını düşünerek okudum.
Güven konusu gerçekten önemli. Bizim gibi yaşamayanlara güvenip güvenmemek ayrı, bizim gibi olanlara bile güvenmekte bazen zorluk çekiyoruz. Birisinin birisine güvenmediğini görmek, beni tuhaf bir ruh hâline sokuyor. En yakın arkadaşına bile güvenmekte tereddüt eden, onun arkasından bunu sesli olarak ifade eden birini dinlemek, üzüntü verici... Aynı sınıfta okuyan iki adam, bir yerde buluşmak için sözleşiyorlar. Biri sürekli buluşmayı hatırlatıp duruyor, öteki kardeşim tamam geleceğim, inan, diyor, berikinin yüz ifadesi hâlâ belirsizlikle dolu. Öteki kızıyor bu sefer kaybol lan yanımdan, bana inanmayan adamla işim olmaz, sana şurada bir şey söylüyoruz niye bana ihtimalleri zırvalıyorsun, diyor. Kızacak tabii, anlayacak da. Sonra da ya yanlış anladın, onu demek istemedim kusura bakma. ...!
Böyle yani. Böyle insanlarla bazen muhatap olmak, aynı ortamda bulunmak zorunda kalıyorken, bir şiirden şöyle bir bölüm:
"eskiden böyle değildi diye düşünürdüm eskiden
mesela beni biri dinlemişti bir zaman
demiştim ki ona inan
ama inanmadı
ben de şaşırdım bu sefer niye inanmıyor ki dedim
yani biri bir şey söyleyince niye inanılmaz ki
niye denir ki sen öyle diyorsun amma
evet bu senin için geçerlidir
ama ben yani bence ben ben ve den den
evet
hayır"
(Hakan Arslanbenzer, Hakan Arslanbenzer)
Her iş, küçük ya da büyük bir güvenden sonra başlar. Güvenebileceğin, güvenilir, yani önce "emin" sıfatından nasiplenmiş insanlarla beraber yaşamak iyi. Önce emin sıfatı... Kulağına bir şey söyleyebileceğin, adım adım yürüyen, gelecek kaygıları karekter sahibi olmasını engellememiş insanlarda. Mesela, Murat Menteş gibi şiire ilk dizesinden "Ekmeğe kesin gözüyle bakıyorum" diye girebilen. Gelecek kaygılarıyla duruşunu gizlemeyen.
Yeni tablo eski tablodan daha zor, ama zor olduğu kadar da soylu, muhteşem. Sezai Karakoç'un Konferanslar kitabının ikincisinde yaptığı sade bir karşılaştırma var. Keşke eski zamanlarda yaşasaydım daha islâmi daha Osmanlı bir çağda dünyaya gelmiş olsaydım, diyenlerle, şimdiyi her an kabullenip mücadele edenler için.
Bir insan düşünelim ki ailesinden ona koca bir miras kalmış, o da o miras içinde huzur içinde, mutlu, adaletli bir şekilde yaşamış. Bir insan da düşünelim ki, ailesinden ona hiçbir şey kalmamış miras adına. O da durmamış çalışmış çabalamış hiç yoktan yeni varlıklar kazanmış, onları biriktirmiş, artırmış, ve gelecek nesle aktarmış. Şimdi bu iki insandan hangisi daha değerlidir?
amaca (sonsuz huzur) giden yoldaki araç; küçük mutluluk!!
Paz, 29/07/2007 - 21:18 — Esra Demirciyazının içeriği kadar, başlığını da bir o kadar dikkat çekici bulduğumu belirtmeliyim. evet, ne yazık ki; dünyacılık, dünyevî meseleler, günümüz müslüman duruşunu zedelemektedir. bu anlamda bulunan huzur, dünyevî ahlâka uygun(!) görülse de, manevî ahlâka -ne yazık ki- halel getirmektedir. aslında tam burada şunu sormalıyız kendimize; aynı iki tablo şimdi bize gösterilmiş olsaydı, hangimiz ikinci tablodaki gizli huzurun farkına varabilirdik? sayının fazla olmayacağı ve birinci tablodaki açık seçik huzurun, ikinci tablodaki gizli huzurun üzerine kapaklanacağı, dolayısıyla, birinci tablonun hemen oracıkta kabullenilip, ikinci tablonun şöyle bir süzülüp kenara itileceği kuvvetle muhtemeldir.
hasılı; sonsuz huzura ulaşmak amacımız, bizi o huzura götürecek yoldaki her küçük mutluluk da aracımız olmalı.. sekülerizm çerçevesinde günümüz müslüman duruşu düşünüldüğünde bu tespitin doğruluğu daha bir gün yüzüne çıkacaktır diye düşünüyorum.
saygılar...