
Gerçek anlamda İran’da siyasi düşüncenin ve aydınlanmanın en büyük temsilcisi Türklerden Seyid Cemaleddin Esedabadî (Afganî) olmuştur. İttihat-i İslam (Panislamizm) akımının kurucusu olarak bilinen Cemaleddin Afganî İran ve Yakın Doğu İslam ülkelerini yakından tanımakta ve Avrupa aydınlanma görüşlerine vakıf biriydi. Özellikle, Mısırlıların İngiliz sömürüsüne karşı Arabî Paşa liderliğindeki milli mücadelesinde ve İngilizlerin Hindistan’daki müstemleke zulmüne karşı çıkan ayaklanmalarda Afganî’nin görüşleri belirleyici olmuştur. Afganî, İslam lehinde bir sentezden yanaydı. Mülküm Han ve Sipehsalar gibi, tümden Batı merkezli bir aydınlanmayı kabul etmiyor, özellikle İslam’ın manevî değerlerine büyük atıflarda bulunuyordu.
Cemaleddin Afganî Şemsi kameri 1210 (m. 1820) yılında Hemedan’ın Türk köyünde doğmuştur. Kazvin ve Necef’te dini eğitim almış, Bâb dini-siyasi akımının düşüncelerinden etkilenmiş, Avrupa bilimiyle tanışmak amacıyla İngiliz sömürüsü olan Hindistan’a gitmiştir. 1846 yılında Bombey’e giderek burada çıkan bir isyandan etkilendi. İslam’ın siyasal gücünü bu isyanla fark eden Afganî öğretisini bu temeller üzerine bina etti. Afganî görüşlerini kısaca şu esaslar üzerine oturtmaktaydı: 1. Emperyalizm Ortadoğu’yu tehdit eden en büyük tehlikedir. 2. Doğu ve Ortadoğu Batının yeni teknolojisini elde etmekle Avrupa’ya karşı koyabilir. 3. İslam gelenekçi yapısına rağmen emperyalizme karşı Müslüman halkların birliği için tek çıkış yoludur.
Anlaşılan, Afganî Avrupa’ya karşı duyduğu ilgisini Hindistan’daki sömürü rejiminin tutumunu gördükten sonra yitirmiş ve Batı aleyhinde bir tavır takınmaya başlamıştır. Ancak, Afganî Batı bilimine ve öğretisine karşı değil, siyasetine karşı çıkmıştır. Ardından Arabistan ve Afganistan’da bulunan Afganî, Afgan şahını Rusya ve İngilizlere karşı tahrik etmiş, görüş ve düşüncelerini yaymak için Hilafetin merkezi İstanbul’a gelmişti. İlk kez burada kendisini ‘Afganî’ olarak tanıtan Cemaleddin Astarabadî, aldığı mahlasından dolayı Afganlı olarak anılmıştır. Bundaki amacı İstanbul çevresinde Şii inançtan geldiğinin anlaşılmasının önüne geçmektir. Bab eğilimlerinden dolayı yargılanmamak için ısrarla ‘Afgan’ kimliğini öne sürmüştür.
İstanbul’da ‘Müslümanların beşeri bilimleri elde etmek yoluyla dünyayı tekrar ele geçirebileceğini’ savundu. Bu görüşlerinden dolayı Mısır’a sürülen Afganî, burada Hidiv hanedanına ıslahatlar yapılması yolunda tekliflerde bulundu. 1868-1875 yılları arasında Mısır’la Hindistan arasında geziler yapan Afganî, özellikle Hint’te Mezheb-i İslam ve Mezheb-i Anti-İslamcılarla tartışmalar yapar. Birincileri, Hint’teki diğer dini gruplarla işbirliği yapmadıkları için, ikincilerini ise İngilizlerle işbirliği yaptıkları için şiddetle eleştirir.
Afganî, Avrupa’daki tartışmalarında ‘Müslümanların bilimde geri kalmasının nedenini aşırı taassup’ olarak göstermiştir. Ona göre, bütün dinler birbirlerine benzerler. Din ile felsefe arasında hiçbir uyum ve anlaşma söz konusu olamaz. Din iman ve itikadı insana dayatmaktadır. Felsefe ise insanı büsbütün bundan kurtarmaya çalışır.
1875 yılında Avrupa gezilerini tamamlayarak tekrar İran’a dönen Cemaleddin Afganî burada dört yıl geçirdi. İran’da da çalışmalarını sürdüren Afganî, Kaçar şahı Nasireddin’e İngilizlere karşı koyması yolunda öğütlere bulunduysa dinletemedi. İran’daki toplantılarıyla din adamlarına ‘Kafir Batıya’ karşı koymak için çağrılarda bulundu. Bunun üzerine Türkiye’ye sürgün edildi. Türkiye’de yaşadığı altı yıl boyunca çalışmalarını hiç aksatmadı. Görüşleri özellikle Darülfünun öğrencileri tarafından benimsendi. Sultana, Ruslara karşı koyması için İslam’da reformun şart olduğunu anlattı. Ona göre, Kur’an beşeri bilimlere sıcak bakmaktadır ve Batı biliminin tamamlanmasında büyük katkıda bulunabilir. 1897 yılında İstanbul’da öldüğünde çevresindekiler sevincini ve üzüntüsünü şöyle açıklamıştır: Sevinci, Batıdan akan bilimsel düşünceler Doğudaki taassup zincirlerini kırıp yok edecektir; üzüntüsü, değerli düşünceleri sarayın duvarları arasında çürüme korkusuydu.
Afganî’nin görüşleri sadece İran’da değil, bütün İslam dünyasında geniş yangı bulmuştu. İran’da onun görüşlerini benimseyen gruplar İttihat-i İslam adlı gizli bir örgüt kurarak, gerektiğinde terör eylemlerine de baş vurarak varlıklarını uzun süre devam ettirdiler. İran ve İslam dünyasında meydana gelen bütün radikal İslam örgütlenmelerinde bu grubun büyük etkisi olmuştur. ‘Batı beşeri bilimlerine evet, manevi ve siyasi baskılarına hayır’ sloganıyla hareket eden grup ilk ciddi eylemini İran’ı yarı sömürge konumuna düşüren ve bir anda Avrupa ülkeleriyle 83 anlaşma imzalayarak büyük tepki toplayan Kaçar şahı Nasireddin’e karşı 1 Mayıs 1898 yılında düzenlediği suikastla gerçekleştirdi.
Yorumlar
Afgani
Çar, 08/08/2007 - 14:33 — yusa ırmakSeyyid Cemaleddin Esedabadi'nin şehadet yıldönümü münasebetiyle kaleme aldığınız yazı için teşekkür etmek isterim. Afgani gerçekten de İslami bilinç ve uyanışın öncüsü olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle Allah'tan rahmet diliyoruz kendisine... İslam dünyasındaki gerçek İslami uyanış ve bilinçlenmelerin köklerinin araştırıldığında görülecektir ki Afganinin görüş ve düşünceleri ciddi manada etkili olmuştur. Sadece İslami düşünceye değil tabiki, zamanın batı düşüncelerine de hakimde sömürgeci güçlerin İslam dünyasını geri bıraktığının farkında idi ve Müslümanların gaflet uykusundan uyanması için yoğun bir çaba ve çalışma içine girmiş idi. Hak mekanını cennet eylesin...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Cemaleddin Afgani hakkında
Çar, 08/08/2007 - 18:41 — Şadan ErcanAfgani konusunda internette yayımlanmış çeşitli eserler var. Görebildiğim en tafsilatlı çalışma Tacettin Şimşek'e ait. Bu eserin özetine alttaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://www.ulumulhikmekoeln.de/medenidusuncetarihi/efgani.htm
Tacettin Şimşek tarafından hazırlanmış olan Cemaleddin Afgani ve Mücadelesi isimli çalışmayı linke tıklayarak indirebilirsiniz.
Diğer bir kaç kaynak;
http://www.fecr.gen.tr/alimler/cemaleddin_afgani/cemaleddin_afgani.htm
http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=534
http://www.tekamul.net/biyografi/Cemaleddin_Afgani.html
"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"
Afgani'ye Başka Bir Bakış
Çar, 08/08/2007 - 19:42 — Edip Ozan KaraoğluMuhammed Muhammed Hüseyin'in "Modernizm'in İslam Dünyasına Girişi" isimli kitabında Cemaleddin Afgani hakkında çok ilginç iddialar mevcut. Mason olduğu da bu iddialar arasında idi yanlış hatırlamıyorsam.
Okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.
http://www.musvedde.net
urvetu'l vuska'nın takdim yazısından
Çar, 08/08/2007 - 21:50 — murat tuzcu''afgani ve cihatla dolu hayatı aleyhinde sürdürülen bu saldırılar ''akademik çalışma'' adı altında yürütülmektedir. bunların yanısıra biri amerikalı (nikki keddie) diğeri iranlı (homa n.pakdaman) iki yazarın yazdıkları afgani'yi lekelemekten başka amacı olmayan kitaplar da arapça'ya çevrilerek dağıtılmaktadır. bunlar afgani'nin islam gençliği üzerindeki etkilerini sarsmayı amaçlamakta ve mısır'daki şehid seyyid kutub ve halid islambuli'nin nesli olan gençliğe şunu söylemektedirler: ''rejime karşı üzerinde yürüdüğünüz cihad hattı aslında, kökleri masonluğa uzanan bir yoldan başka birşey değildir.(!)''
yine onlar, pakistan hindistan ve kuzey afrika'daki müslüman halklara, sosyal adaleti gerçekleştirmek için afgani'nin sömürgecilere karşı verdiği mücadelenin ve tezinin kendileri için iyi bir örnek olamayacağını (!) söylemektedirler.
araplara ve afganistan'lılara onu şaibeli bir iranlı şii olarak lanse etmeye çalışmaktadırlar: ''kim afgani'nin çizdiği yolda yürürse onun hareketi gayri sünni bir harekettir.''
iranlılara ise onu bir sünni olarak göstermeye çabalıyorlar: ''sizin sünni bir adamla ne işiniz var? o zararlı bir kişi(!)... '' ama soruların, kuşkuların ardı arkası kesilmiyor ve gençlere onun bir ''mason'' olduğu söyleniyor. peki, bu adam bir masonsa, tağuti rejimler niçin hep sürmüşler onu? eğer bölgecilik yapan bir insansa nasıl iran ve ırak'ta şiilerle; afganistan, hindistan ve mısır'da sünnilerle beraber aynı saflarda çalışabiliyor? iranlı, şaibeli bir şiiyse neden islam birliği için ömür tüketiyor? eğer afganistan'lı bir sünni ise nasıl iran ve ırak'taki şii ulemasının tağuti rejimlere ve sömürgecilere karşı başkaldırmaya, direnişe teşvik ediyor? eğer...''
(urvetu'l vuska / c.afgani - m.abduh / bir yayıncılık)
türkiye'de ehilleştirilmiş bir sünnetin bir kısım müntesipleri utanmadan aynı teraneleri seslendiriyorlar. ehilleştirilmiş dilleri ancak bunlara alıştırılmış. mezheb taassubunun kulları olmuş olanlara ne söylenebilir? daha konuşmaya müsade etmeden dilleri otomatik silah misali başlıyor: ''iranlı, şii, mason,işbirlikçi, ajan...'' allah ıslah etsin.
klasik yayınlarından cemaleddin afgani'nin hatıraları isimli bir kitap çıktı. okumayı insana ait eylem bilenlere duyurulur. taassub dininin müntesiplerine ise ''lekum dini......'' den başka diyeceğim var mı bilmiyorum?
nasıl yok edilir
Per, 09/08/2007 - 11:07 — cemalcalikselam ve dua ile;
bölük-pörçük edilmiş, kurt sürülerinin talan edebilmesi için hazırlanmış bir ümmetin bir araya getirilmesi için çalışanlara, uyanması için mücadele verenlere karşı yapılacak en güzel metod onu karalamak değil midir? Efgani de bu metoddan payını almıştır. kimi yerde ajanlıkla, kimi yerde şiilikle, kimi yerde sünnilikle, kimi yerde masonlukla. öyle ya O ümmeti "bir olmaya" çağırırken ne diyeceklerdi "hayır! islam birlikten yana değildir?" mi diyeceklerdi. sömürgecilere karşı "direnişe" çağıranı "hayır! İslam boyun eğmeyi emreder!" diyerek mi boğmaya çalışacaklardı? sağ yanağına tokat atana sol yanağını çevir! diye emreder mi diye karşı çıkacaklardı? fikirlerine, önerilerine, hedeflerine karşı yapacakları tek şey karalamaydı ve onu yaptılar. hala da sürmekte bu karalama.. yalnız Efgani mi? hayır! Mevdudi'ye merdudi dendi bu topraklarda.. Seyyid Kutub'a sosyalist denildi - hemde sosyalist nasır tarafından asıldığı halde- canını, varını Allah yolunda gözünü kırpmadan harcayan daha nice yiğit, kahpe muarızları tarafından harcanmaya çalışıldı.. çalışılıyor..bu oyuna gelenler olduğu gibi -genelde onlar çanak yalayıcıları ve sömürgeci efendilerin köle yöneticilerinin uşakları olan alim kılıklı kitap yüklü merkeplerdir- ne mutlu bu oyunu bozan ümmet evlatları vardır.. ve ne mutlu onlar sayesinde bu diriliş gerçekleşecektir.
cemal çalık
Yorumsuz
Per, 09/08/2007 - 11:47 — Eray MertMehmet Doğan:
Cemaleddin Afgani'nin ve Abduh'un İslamcılık akımının bu çizgiden farklı olarak değerlendirilmesini ve bu çizginin akılcı, pozitivist, modernist olduğunu belirtti.
Hamza Türkmen;
Kur'ani kavramlarla konuşmamız gerektiğini ve karşıtlarımızın saptırılmış kavramlarla zihnimizi karıştırdıklarını belirtti. Afgani ve Abduh'un müşteşriklerin veya ulusalcıların dediği gibi İslamcı, akılcı, modernist değil, Kur'an'ın gösterdiği gibi ıslah amacı peşinde olan muslihundan olduklarını söyledi.
Genç Birikim Dergisi panelinden...
Afgani Ne Türk'tür Ne İranlı
Cum, 10/08/2007 - 10:13 — Cemaat.comAhmet isimli ziyaretçimizin gönderdiği mesajı yorumsuz olarak yayımlıyoruz:
------------------------------------
Ahmet http://www.cemaat.com/iletisim iletişim formunu kullanarak bir ileti
gönderdi.
Selam Değerli Kardeşim:
Sayfanızdaki Seyyid Cemalludin Afgani konusunda yazdıklarınız hiçbir
hakikate dayanmamaktadır. O Ne iranlıdır ne de Türktür. Biraz
gerçekçi olalım lütfen. Bu lütfen hemen sitenizden kaldırmanızı
istiyorum.
Bilgi için şu linkler arz edeyim :
http://en.wikipedia.org/wiki/Jamal_al-Din_al-Afghani
http://www.irfi.org/articles/articles_101_150/jamaluddin_afghani.htm
http://www.studying-islam.org/articletext.aspx?id=643
Teşekkurler
Ahmet Bey'e cevaben ve hemen!
Cum, 10/08/2007 - 16:24 — farukyucelSelamlar öncelikle.
yazıyı yayımlarken kaynakça belirtmediğim için affedin. Buna karşın açıkcası iletinizden memnun oldum ve verdiğiniz linkleri inceleyeceğim. yazı hazırlanırken başvurulan kaynaklar aşağıdadır. umarım siz de bu kaynakları inceleme fırsatı bulursunuz. sonra siz bir yazı yazarsınız ben de orda tartışırım sizinle konuyu.
ve elbette mevzuyu felanca adam Türk'tür, İran'lıdır, Kayseri'lidir gibi yazının amacına uzak duran bir düzlemde tartışmak istemem. en azından şimdilik. bu bir iddiadır, doğrusunu elbette nüfus müdürleri ve Allah bilir. dediğim gibi, şu linkleri hele bir inceleyelim.
Ayrıca, "hemen" neyi kaldırıyorsunuz anlayamadım?!
N. Aliaslan, Tarih Bidarî İran, Tahran 1331, c. I, s. 35;
Y. Abrahanya, İran beyni de İngılabe ez Meştutet ta İngılabi İslami, Farsça çvr. K. Firuzmend – H. Şemsevari – M. Müdürşeneci, Tahran 1379 (3. Bsk.), s. 57-60;
T. A. İbrahimov (Şahin), İranda siyasi cemiyetler.., s.27 - s. 63-82.
Afganî ve Terakkiye Dair Mülahazalar
Cum, 17/08/2007 - 04:47 — Seyyid BâyezidEvvela yazının başlığındaki "aşırı taassub" sıfat tamlamasını semantik açıdan hatalı bulduğumu söyleyerek söze başlamalıyım. Zira "taassub" sözcüğü zaten lugavî açıdan "aşırılık" ve "körü körünelik" manalarına haizdir. Kimi zaman mübalağa sanatı gereği bu tarz tamlamalar yapılsa da bu yazının ağırlığı ve gidişatı bir mübalağanın değil bir yanlış kullanımın varlığı intibaını bendenizde uyandırdı.
Afganî'nin fikrî hareketinin bir altyapı oluşturularak sistematik şekilde insanlara sunulan bir hareketten çok "İslam mani-i terakkidir" savına karşı üretilmiş bir anti-tez olduğunu söylemek zannediyorum yanlış olmayacaktır. Bu sebebe binaen derinliğinin olmayışını bence mazur görmek gerekir. Fakat onu değerlendirirken bu eksikliğini atlayacağımız anlamına gelmiyor bu.
Cemaleddin Afganî bilim ve sanayiide Batı dünyasını yakalamamızla meselenin çözüleceği gibi sathî bir bakış açısından öteye mateessüf gidemedi. Oysa 16.yüzyıldan beri sürekli değişen, dönüşen bir Batı toplumunun iç dinamikleri ve bu dinamiklerin ürettiği sanat anlayışı, medeniyet anlayışı dikkatten kaçırılmaması gereken şeylerdi. Çünkü medeniyet insan çıkışlı olduğu için, her cüzünün er ya da geç insanı ilgilendireceği apaçık bir durumdur. Nitekim edebiyat, resim, mimari, müzik gibi bir çok alanda Batı hegemonyası karşısında çaresiz kalışımız bunu çok aşikâr gösterdi. Alternatif oluşturamayan bir toplum ne kadar dışa kapalı kalmaya devam edebilir ki... Afganî'den sonra da sırtımızda bir yük gibi kalacak olan Batılılaşmak meselesini belki de en güzel Attila İlhan özetlemişti: "Bir kere yaptığımız Batılılaşmak değildi, ikincisi Batı zannettiğimiz gibi bir şey değildi, üçüncüsü Batı'nın eriştiği yer öyle özenilecek bir yer değildi."
Afganî medeniyetin toplumu dönüştüreceği gerçeğini belki göremedi,belki de atînin evlatlarının fark edeceğini düşündü ve en elzem gördüğünü savundu;bunu bilemeyiz. Ama onun aksiyon insanı olarak takdir edilmesinin gerekliliği ortadadır. Döneminde çok az destek gören,döneminin şeyhülislamının bile nübüvveti sanat kabul etmekle itham ederek insanları ona karşı kışkırttığı Afganî'yi Osmanlı coğrafyasında savunan belki de tek güçlü kalem Sırat-ül Müstakim'deki yazılarıyla M.Akif idi. Fakat zannedildiğinin aksine Âkif'in de Afganî'nin dediklerini harfiyyen kabul etmediğini söylemeliyiz. Dileyen arkadaşlarımız 1983 yılında İhya Yayınlarından çıkan M.Akif'in "Modernleşmek Mi, İslamlaşmak Mı" eserini inceleyebilirler.
Değinmek istediğim bir diğer husus ise günümüzde Afganî için kullanılan "reformist" sıfatıdır. "reform" kelimesini Türkçe'ye "yeniden şekillendirmek" diye çevirmemiz mümkündür. Ve haliyle öz kaynaklarına bağlı olmak gibi bir anlam içermediği aşikardır. O yüzden reform muadili olarak ancak "teceddüd" kelimesi kullanılabilir ki bence İslam dini için teceddüdden söz edemeyiz. Bunun yerine "tecdid" kelimesini kullanmak daha sıhhatli ve manaya muvafık olur zannediyorum.
Yanlışlarımın düzeltilmesini arkadaşlarıma arz ederim, muhabbetle...
İslamcılık Akımının Mimarları...
Cum, 17/08/2007 - 10:54 — yusa ırmakXIX. yüzyıl ortalarında ortaya çıkan dini ve siyasi düşünce akımı. Bir tecdîd (yenileme), ıslah (düzeltme), ihya (canlandırma) hareketi olarak nitelenebilir. Siyasi hedefi açısından İslâm birliği (ittihad-ı İslam, Panislâmizm) hareketi; İslâm'ı anlayış ve yorumlayışları açısından "modern İslâm" ve "İslâm'da reformist düşünce" akımı olarak değerlendirilebilir. Mısır'da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh; Hindistan'da Seyyid Ahmet Han, Seyyid Emir Ali; Türkiye'de Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, İsmail Fenni Ertuğrul, Ferid Kam, Mehmet Ali Ayni, Şemseddin Günaltay, Muhammed Hamdi Yazır, Ahmet Naim, Said Nursî vb. aydın ve düşünürlerce savunuldu. Akımın belli başlı amaçları, İslâm'ı bütün boyutlarıyla topluma yeniden hâkim kılmak, İslâm dünyasını Batı sömürüsünden, zorba yöneticilerden, kölelik, taklit ve hurafelerden kurtarmak, kalkındırmak ve birliğini sağlamak biçiminde ifade edilebilir.
İslamcılık, gerçekte İttihad-ı İslâm (İslâm Birliği) adı altında 1870'ten beri Osmanlı yönetiminin temel politikasını oluşturuyordu. Bununla birlikte İslâmcı aydın ve düşünürler bu politikayı izleyen II. Abdülhamid'e muhalif cephede yeralıyor ve düşüncelerini açıklama imkanından da yoksun bulunuyorlardı. Bu nedenle bir akım olarak İslâmcılık, ancak II. Meşrutiyet'ten sonra "Sırat-ı Müstakim" (sonradan Sebilü'r-Reşad) dergisinin yayınlanmaya başlamasından sonra ortaya çıkabilmiştir. Daha sonra Beyan-ı Hak ve Volkan gibi dergiler de İslâmcılık düşüncesinin savunulduğu yayın organları oldu.
İslâmcılık, belli bir çevrede, tek bir kişinin yönlendirdiği bir akım değildir. Bu nedenle kendi içinde bütünlük taşıyan, sistematik bir düşünce hareketi olmaktan uzaktır. Akım içinde yer alan müslüman aydın ve düşünürler İslâm'ın savunulması ve topluma yeniden hâkim kılınması gibi temel konularda görüş birliği içinde bulunmakla birlikte; farklı çevrelerin, şartların ve etkenlerin beslediği eğilim ve yaklaşımları da temsil ederler. Bu nedenle İslâmcılık akımı belli bir düşüncenin savunulduğu ve gerçekleştirilmeye çalışıldığı tek renkli ve sesli bir hareketten çok, ortak endişeler taşıyan aydın ve düşünürlerin kendi özel düşünce ve yaklaşımlarıyla birlikte katılarak zenginleştirdikleri çok renkli ve sesli bir hareket niteliğine sahiptir.
İslâmcılık akımı, müslüman aydın ve düşünürlerin Batı karşısında yenik düşen İslâm dünyasını içinde bulunduğu gericilikten kurtarma yönündeki arayışlarının ortaya çıkardığı bir akım olarak tanımlanabilir. Fakat bunun yanı sıra Batı'nın oryantalizm ve misyonerlik faaliyetleri aracılığı ile İslâm'a yönelttikleri dinî ve fikrî saldırıların doğurduğu tepki de önemli bir etken olmuştur. Bu iki temel neden İslâmcılık düşüncesini benimseyen aydın ve düşünürlerin eserlerinde varlığını güçlü biçimde hissettirir. Hemen tüm İslâmcı yazarların başlıca uğraşı, Batı'nın açtığı soruları cevaplamak ve ortaya attığı kuşkuları gidermeye çalışmak olmuştur. "İslâm dünyası niçin geri kalmıştır?", "Müslümanlar nasıl kalkınabilir?", " Müslümanların birliği nasıl sağlanabilir", "Batının kalkınmasına neden olan özgürlük, eşitlik, medeniyet, bilim, düşünce, kadın hakları gibi değerlere İslâm sahip midir? değilse bunları yeniden mi kazanacaktır?", "İslâm ilerlemeye engel midir?", "Din-devlet ilişkileri nasıl düzenlenmelidir?", "Bilim ve akılla İslâm arasında bir çatışma var mıdır?", "İslâm'ın korunması gereken, değişmeyecek yönleri nelerdir?", "Batıdan neler alınmalıdır?" vb. İslâmcı yazarları uğraştıran başlıca soru ve sorunlardır.
Akımı doğuran nedenler ve uğraştıkları başlıca sorunların belirledikleri çerçeve içinde İslâmcı aydın ve düşünürlerin ortak özellikleri de belirginlik kazanır. Buna göre İslâmcıların hemen tümü belli ölçüler içinde Batılılaşmadan yanadır. Batının manevî ve kültürel değerleri bir yana bırakılmalıdır ama bilim ve teknolojisi mutlaka alınmalıdır. İslâm dünyasının kalkınması ve ilerlemesi için bilimsel ve teknolojik transfer zorunludur. Fakat salt maddî gelişme ve ilerleme birey ve toplum mutluluğunu sağlamaya yetmez. Bu nedenle İslâm bütün boyutlarıyla ve Hz. Peygamber (s.a.s) dönemindeki saflığıyla hayata hâkim kılınmalıdır. Bunun için de İslâm'ın temel kaynaklarına dönülmeli, yüzyıllar boyunca dine sokulan bid'at ve hurafeler ayıklanmalı, kapatılan ictihad kapısı açılarak özgür düşünce canlandırılmalıdır.
Efgânî gibi ihtilalci bir yaklaşımı savunanları da bulunmakla birlikte İslâmcıların büyük çoğunluğu, amaçlarına ulaşmak için kültürel faaliyetlerle toplumun dönüştürülmesi yolunu benimsemiştir. Böyle bir dönüşümün gerçekleşmesi kimi zorunlu şartların hazırlanmasına bağlıdır. Buna göre müslümanların öncelikle selefi bir tevhid anlayışını benimseyerek, batıl inanç ve hurafeleri ayıklayarak ve gelenek bağlarından kurtularak inançlarını saflaştırmaları gerekir. İkinci olarak; eğitim-öğretim sistemi değiştirilmeli, bilgisizlik ve taklitçilikle mücadele edilmeli, hiçbir pratik yararı olmayan devri geçmiş dersler yerine aktüel ihtiyaçlara cevap veren bilimler okutulmalı, felsefe ve pozitif bilimlere önem verilmelidir. Üçüncü olarak; saf bir tevhid anlayışına ulaşmayı engelleyen, batıl inanç ve hurafelerin başlıca kaynağı olan, müslümanları hayata aktif biçimde katılmaktan alıkoyan tasavvuf anlayışı ve tarikatlar ıslah edilmeli ya da bütünüyle ortadan kaldırılmalıdır. Dördüncü olarak; İslâm dünyasındaki yerleşik ahlâk anlayışı değiştirilmelidir. Müslümanlar Allah'a güvenmeyi (tevekkül) tedbirsizlik; alçakgönüllülüğü (tevazu) pısırıklık, takvayı çekingenlik, korkaklık; kanaati, girişimsizlik biçiminde anlar duruma gelmişlerdir. Bu durum İslâm ahlâkına aykırıdır ve mutlaka değiştirilmelidir. Son olarak cihat; İslâm'ın ilk dönemlerinde olduğu gibi kapsamlı biçimde anlaşılmalı ve böyle bir cihad hareketi başlatılmalı, siyasal faaliyetlerden uzak kalınmamalıdır.
İslâmcıların siyâsî düşüncelerinin odak noktasını İslâm birliği (İttihât-ı İslâm) tezi oluşturur. Onlara göre müslümanlar hem düşünce, hem de siyaset ve devlet bağlamında bir birlik oluşturmalı; bu birliği bozucu, engelleyici bütün etkenleri ortadan kaldırmaya çalışmalıdırlar. İslâmcıların üzerinde önemle durdukları konulardan birisi de milliyetçilik sorunu olmuştur. İslâmcılar başlangıçta pek üzerinde durulmayan bu konuya giderek ağırlıklı bir yer verdiler. İslâm birliği düşüncesine ters düşen milliyetçilik anlayışını şiddetle eleştirerek çürütmeye çalıştılar. Devlet, hilafet kurumu, anayasa, milli hâkimiyet gibi meseleler de İslâmcıların tartıştıkları başlıca konular arasındadır. İslâmcı aydınların genel kanısına göre Kur'an ve Sünnet, belli bir devlet, hükümet ve yönetim biçimi öngörmemiş; ancak belli ilkeler koymakla yetinmiştir. Bu ilkelere uygun biçimde örgütlenen her yönetim biçimi İslâmidir. Bu alanda üzerinde en çok duruları ilke ise şûrâdır. Buna göre İslâm devleti yöneticileri yönetim işinde doğrudan ya da dolaylı biçimde halka danışmak, meşveret etmek zorundadırlar. Bu yaklaşımları İslâmcıları Kanun-ı Esasi'yi (Anayasa), kanunlaştırma hareketlerini ve Meclis-i Mebusan'ı samimiyetle desteklemeye götürdü.
İslâmcı akım içinde yeralan müslüman aydın ve düşünürler, eğilim ve yaklaşımları bakımından oldukça farklı çizgileri sürdürürler. Bu eğilim ve yaklaşımları, kimi araştırmacıları İslâmcıları bir tasnife tabi tutarak gruplara ayırmaya götürmüştür. Bunlardan en yaygın olanına göre İslâmcılar;
1. Gelenekçi muhafazakârlar (Ahmet Naim gibi);
2. Modernistler, medrese ile mektebi, Doğu ile Batıyı birleştirmek isteyenler (İzmirli İsmail Hakkı ve Şemseddin Günaltay gibi);
3. Bu ikisi arasında bir yol tutanlar (Şeyhülislâm Musa Kazım gibi);
4. Modernist İslâmcılara karşı olanlar (Mustafa Sabri gibi) olmak üzere başlıca dört gruba ayrılırlar. Ne var ki, İslâmcı aydınları bu tür tasniflerle tam olarak tanımlamak mümkün değildir. Çünkü birçok konuda birleşmiş görünseler bile aynı gruptaki aydınları birbirinden çok farklı görüşler savunduğuna tanık olunmaktadır.
Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı Devletinin parçalanması nedeniyle İslâm birliği düşüncesi bütün maddî dayanaklarını yitirdi. İslâmcı aydınlar İstanbul hükümetine rağmen Kurtuluş savaşına hiç tereddüt etmeden katıldılar. Cumhuriyet döneminde kimi İslâmcıların yurt dışına çıkmasına ya da bir tür inzivaya çekilmesine karşılık, kimileri Cumhuriyet rejimi ile uzlaşma yoluna giderek önemli görevlere geldiler. Bu dönemde İslâmcılık düşüncesi yaşama imkânı bulamadı. Çok partili hayata geçildikten sonra İslâmcı düşünce yeniden canlanmaya başladı. Necip Fazıl Kısakürek ve Nurettin Topçu gibi bazı düşünür ve sanatçılar; Nurculuk ve Süleymancılık gibi akımlar ve tarikat faaliyetleri çerçevesinde gelişmeye başlayan İslâmcılık düşüncesi, yasal engellemeler ve baskılar nedeniyle etkin bir güce kavuşamadı. İslâmcılık günümüzde, özellikle İran İslâm Devrimi ve Afganistan cihadının etkisiyle tüm dünyada yeni bir canlılık kazanmış durumdadır.