Huzursuzdu. Yeni değildi huzursuzluğu. Bir o tarafa, bir bu tarafa turladı evi. "zaten hepi-topu 90 metrekare, ne kadar yürürsen yürü almıyor sıkıntını işte." "en iyisi okumak. " Zihninde tekrar tekrar yankılanmıştı cümlenin son kelimesi. "okumak"
Yatak odasından çıktı, salon masasının üzerinde duran kitabı aldı ve onun yanındaki kaleme baktı. Hiç sevmezdi bu kalemi. Yine de aldı, yatak odasına geri döndü. Dağınık yatağa oturup, kitabın kapağını açtı. Aklından " uyusam" diye geçirdi. Yapmadı, okumaya başladı. Önemsediği bir yeri çizecekti ki, kalemin önceden kırılmış ama sağlam numarası yapan ucu, 87. sayfanın üzerine düştü. "Sevmiyorum be bu kalemi işte, babasını da sevmezdim" diye geçti içinden.
Yeni bir kalem almak için kalktı, kafasında o kalemi niçin sevmediği düşüncesiyle antreyi geçti, salon kapısının önünde durdu, kapalıydı. Kapının kulbuna bastırdı, açamadı. Kapıyı kilitlemiş, anahtarı da yatak odasına götürmüştü; kapıyı açmaya çalıştığı ana kadar unutmuştu sonra da. "Ne kadar çok şeyi unutur oldum." diye düşündü.
Tekrar yatağa uzandı, "çizmeyeyim bari, zaten önceki okumalardan yeterince çizik var" sesli söylemişti bu cümleyi. Etrafta duyacak kimse yoktu, ama.
Okumaya başladı, kitaba epey kaptırmıştı kendini, yeniden ilgisini çeken bir cümlenin altını çizmek istiyordu işte. Yerinden istemeyerek doğruldu ve salonun anahtarını aldı etejerin üzerinden. "Etejer, kelimeye bak sen, nasıl da asalet saçıyor etrafına" diye düşündü alaycı alaycı. Odadan çıkıp 2 adım atmıştı ki, aklına geldi. Yatak Odasında, yapılması gereken günlük vazifeleri yazdığı, bir nevi çetele ajandası vardı ve onun yanında da mavi bir kurşun kalem takılı olurdu hep. Göz ucuyla baktı. Kalem ajandada takılı değildi. Üzerinde de yoktu. Odaya göz gezdirdi, göremedi. "Taşkın Abi vermişti, nereye gitti şimdi bu kalem?" diye söylendi. Tek başına olduğunu unutmuş, yine sesli konuşuyordu.
Kalemi aramak için odadan çıkmak üzereyken, az önce anahtarı aldığı etejerin üstünde duran başka bir ajandayı farketti. Kızıyla ilgili olan-bitenleri yazdığı günlüktü bu. Gerçi son 1 yıldır sadece hasta olduğu zamanlarda verdiği ilaçları ve ateşinin seyrini yazıyordu ya.
"Tamam" dedi, "en son bunun arasında bırakmıştım kalemi" Mavi, tepesi düşmüş, kullanıla kullanıla silgisi zemin seviyesine inmiş, üstten basmalı kalemi aldı ve yatağa oturdu yeniden.
"Bazen aradığımız şey gözümüzün önünde durur, nedense hep uzaklarda aramak aklımıza gelir ilk." "Nedense?" İkinci nedense de sesli söylenmişti.
Okuduğu on sayfayı gözden geçirdi, zihninde imlemişti çizilecek yerleri. Özenmeden çizdiği çizgileri seyretti. Bazı yerlerde kelimelerin üstüne çıkıyordu çizgiler, "ama olsun ne farkeder, kitap benim kitabım." Çizile çizile acayip bir şey olmuştu zaten kitap, okunmaktan cildide bozulmaya yüz tutmuştu. Korsandı, sahaflardan almıştı üniversite yıllarında. Çok severek ve isteyerek almıştı. "İlk okuduğumda nasıl da sarsılmıştım ama. İyi ki almışım bu kitabı. Yoksa başım her sıkıştığında kimin kapısını çalacaktım" Anlıyordu bu kitap onu, dahası anlatıyordu sanki. Kendini buluyordu, bazen Canım Selim'de, bazen Turgutcuğum Özben'de. Nermin'i sevmiyordu pek, bir de Turgut'la Nermin'in yatak odası takımını. Fırsat olsa Selim'in annesi Müzeyyen hanıma başsağlığı dilemek istiyordu, "ben tanışmadım Canım Selim'le, ama çok seviyorum onu" demek. Durup dururken "Günseli- seli- selim" deyip durmak istiyordu bir de.
" 'Yatak varken, masada okumak da ne oluyor?' derdi rahmetli" cümlesini okudu kitaptan. Tekrarladı, bir daha ve bir daha. Evet ya Selim evet, yatak varken.. "Aferin bana, bak ben de yatakta okuyorum işte"
Daha zihnindeki cümleye noktasını yeni koymuştu ki sigara çekti canı, yanında da kahve. "Hani Aferin'di, ne oldu şimdi, kalkıp masanın başına gidiyorsun", "..."
Kitabı, kalemi, sevmediği kalemi ve cep telefonunu da alıp mutfağa gitti. Elindekileri tezgaha bıraktı. Su ısıtıcının düğmesine bastı. İçerden örtüsünü alıp düzgünce örttü başını. Tezgahın üzerindeki eşyaları kucakladı, -sevmediği kalem hariç- balkondaki masaya bıraktı. Tekrar içeri girdi, kahvenin suyu çoktan kaynamış olmalıydı, ısıtıcıya dokundu, ılıktı. Elektriğin kesik olduğunu hatırladı. "O zaman niye ılık?" Bir saat önce kahve yapmak için su kaynatmış ve sonra onu da unutmuştu. Fincan içinde kahvesiyle ısıtıcının yanında duruyordu işte."Ilık ya da sıcak, ne farkeder" suyu fincandaki kahvenin üstüne boşalttı. Tamam, her şey tamamdı. "Sigara, çakmak, kültablası, kahve, Turgut, Selim ve ben."
İlk cümleyi okumuştu ki, aklından geçenleri yazma isteği duydu. "Neye yazsam" düşüncesi sardı bu defa da zihnini. Ev yarım bırakılmış ajandalar çöplüğüne dönmüştü.Yeni bir tane eklemeye gerek yoktu, eskileri çoktu. Kitap özetleri ajandası, aforizmalar ajandası, şiir denemeleri ajandası, bak buraya yazıyorum; sonra görürsün ajandası... Bir de hikaye denemeleri ajandası olmasındı yani.
Mutfakta elinin altında dursun diye, dolaplardan birine tıkıştırdığı şiir denemeleri ajandasını aldı ve balkona çıktı yeniden. Yüzü güneşten solmuş sandalyeye oturdu ve ayaklarını balkonun korkuluklarına uzattı. Sigarasını, çakmağını ateşlemesinin 4. seferinde yakabildi, "sayayım, yazarken lazım olur" diye düşünerek.
Ve başladı kelimeleri ardarda sıralamaya. Sigaranın izmarite 2 kalasını içine çekerken, yağmur damlaları düşmeye başladı kitabın üzerine. "Zamanı gelmişti" dedi yüksek sesle. Balkon kapısı rüzgarın etkisiyle hızlıca kapandı. Sigarasını söndürüp, bütün eşyalarını topladı ve mutfak tezgahına bıraktı. Tekrar çıkıp, az önce tüm gücüyle basarak söndürdüğü izmaritin bulunduğu kültablasını da aldı. İçeri girerken rüzgar külleri savuruyordu. "Olsun, biz insanken bu kadar savruluyoruz; bir kaç kül parçası savrulmuş çok mu?" diye geçirdi içinden. İçinden ne çok şey geçirir olmuştu son zamanlarda. Hüzünlendi, üzüldü oraya buraya savrulan küller için. "hepsi birlikte çöpe gitselerdi iyiydi ya, olmadı işte"
Salona yürüdü, evdeki tüm camlar açık olduğundan tüller uçuşuyordu. Yüzüne değen rüzgarı sevdi. Nereleri dolaşıp, kimleri görüp gelmişti acaba, avını kovalarken terlemiş bir çitanın tenine dokunmuş olabilir miydi ya da dünyanın hiç bilmediği köşelerinden birinde bir çocuk gülüşüne?" Gözünde kara bir çocuk canlandı, gözleri pırıl pırıl ve beyaz dişleri görünüyordu gülümserken.
İçi ansızın çıkagelmiş kocaman bir mutlulukla doldu ve kazanılmış bir zafer duygusuyla. "Yine iyi geldi, işte bu kitap." "Yine iyi geldin, iyi ki geldin Selimciğim Işık" dedi. Bu defa yüksek sesle söylemiş olmasına ve başka hiçbir şeye kaygılanmadan.
01.08.07 / Ankara
Yorumlar
Güvercin kitap
Pzt, 20/08/2007 - 17:22 — Sakine AkçaOkuduğunuz metnin bir yerinde siz varsanız mesele yok.
Hikayede ben varım . Okuyunca fark ettim. Özellikle kalem arama faslında bizzat bulunuyorum. Tam okuyacağınız sırada kelli felli bir kalemin ucunun kırıldığını görüp kalemtraş aramalar vardır. Gerçi şimdi gençler uç kullanıyorlar.Hazır işler uç gelir bize halâ. Bir zaman önce ise herşeyi kendi emeğiyle elde etmek makbuldü. Hatta bıçakla açmak daha da güzeldir. Kalemin kokusunu ciğerinde duyacaksın.
Hadi kalem işini hallettiniz yaş gidince bir de gözler gidiyor. Bakıp duruyor da görüp durmuyor. Gözlüğü unutunca bir turda gözlük arama çalışması yapılıyor. Okumanın bir techizat toplama, pozisyon ayarlama durumu var. Kitabın muhtevasına göre dik durmak gerekebilir. İçeriğine göre ise yan gelip yatabilirsiniz.
Hele şu rüzgârlı mekânda da gene ben varım. Geçenlerde böyle açıkta, bir an bensiz kalan kitabımın sayfalarının uçtuğunu gördüm. Zor yetiştim. O esnada bir köşede bulunan güvercin yuvasındaki güvercinde kanatlanmaz mı? Kitap ve kuşun birlikte uçuşuna şahit oldum. Reklama girmesin diye kitabın adını vermeyeceğim. Zira yeni bir kitap.
Tanınmış bir yayınevi. Cilt işi neden böyle zayıfladı bilemiyorum. Neyseki uçan sayfalar ilk sayfalar. Yani okuduğum yerden.
Şöyle ağır , yeşil cilt beziyle ciltlenmiş, rüzgara dayanıklı, ortasında gene yeşil bir ip ile ilgili sayfayı ayıran kitaplardan olsa da okusak.
Elinize sağlık. Allah yâr ve yardımcımız olsun.
Denize düşen...
Pzt, 20/08/2007 - 19:28 — Pınar DenizÇok hoştu, ben de kendimden parçalar buldum bu hikayede; kaynatılıp soğutulmaktan şaşkına dönmüş kahve suları, ajanda mezarlığına dönmüş dolaplar, savrulanlar, savruluşlar,tutunamayışlar... Tutunduğumuz şeylerin parmaklarımızı yakarak, dahası yolumuzu iyice silikleştiren gri-beyaz dumanlar bırakarak ardında, bir avuç küle dönüşmesi sonra.
İnsan en sevmediği kaleme bile sarılıyor böyle zamanlarda.
içinde olmak
Pzt, 20/08/2007 - 22:02 — mehlika ünalSakine Hanıma katılıyorum, ben de varım bu hikayede. Tutunamayanları seven biri olarak bu hikayeyi de sevdim ben. Edebi olarak değerlendirebilecek konumda olmadığımdan o kısmı diğer arkadaşlara bırakıyorum. Kaleminize sağlık...
birlikte tutunamayalım
Salı, 21/08/2007 - 21:53 — Meryem Ayan'bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor. bir duvarda iki satır yazı, bir albümde soluk bir resim, bir selimin ölümü bana hepsinden acı geliyor. bir de bütünüyle unutulmak gibi acıklı bir oyuna kimsenin yüreği dayanamıyor...
.....
sonumu düşünmüyorum: baş tarafım acı geliyor. selim e ben de varım selim, ben de varım diyememek acı geliyor. beni de al selim; ölümden, unutulmaktan öteye götür. birlikte tutunamayalım...'
uzun zaman sonra bu satırlarda dolaşmak güzeldi... küller savruldu, ben savruldum....
Hoş geldin
Salı, 21/08/2007 - 23:51 — Ayşenur DemirelHoş geldin öncelikle. Eeee eli de boş gelmedin hani. Tutunamayanlara tutundurdun bizi. Ben bu yazıda var mıyım? Sanırım varım: Şu soğuk kahvenin kenarından da ben tutundum :)
Kalemine, yüreğine sağlık.
Tutunamamacılık
Çar, 22/08/2007 - 00:35 — Edip Ozan KaraoğluSayınız kaç gece üst üste uyumadığınızı hatırlıyorsunuz? Sayınız kaç günü yemek yemeden geçirdiniz? Ömrünüzün ne kadarını sadece kahve ve sigaradan müteşekkil öğünlerle yaşadınız? Yürüdüğünüz yola bakarken düşme hissine kapıldığınız olur mu? Bir kez bile rahat bir uyku uyumamış olmak nedir biliyor musunuz? Bir dizenin peşinde kendinizi harap ettiniz mi hiç? Hiç aç kaldığınız için hırsızlık yapabileceğinizi düşündünüz mü? Hiç arayacak bir tek arkadaşınızın bile olmadığı bir zaman dilimi yaşadınız mı? Hiç gördüğünüz bütün trenlerin, arabaların altına atlamak istediğiniz oldu mu? Hiç uyanabilmek için sebepler uydurmak zorunda hissettiniz mi?
Açlıktan ölen çocukların yüzlerine bakabiliyor musunuz? Her gün bir yerlerden gelmesi muhtemel sniper kurşununa hedef olabilecekken yaşamaya çalıştınız mı? Yine de sokağa çıkıp top oynadınız mı? Hiç babanızın evden çıktığında geri gelmeyebileceğiniz düşünerek akşama vardınız mı? Peki bunu yıllarca yaşamak ne demek biliyor musunuz? Annenizin sizin karnınızı doyurabilmek için fahişelik yaptığını tahayyül edebilir misiniz? Bütün ailenizi birden kaybettiniz mi? Tedavi edilemeyen bir hastalığa yakalandınız mı? İçinden çıkamadığınız "gerçek" ruhsal depremleriniz var mı? İnancını kaybetmek ne demek bilir misiniz? Hiç intiharı denediniz mi?
Bu 20 sorunun 18'ine evet demiyorsanız dünyadaki 5,8 milyar insandan daha iyi şartlarda yaşıyorsunuz demektir. Tutunamamacılık oynamayı bırakın derim. Ayıptır.
Müsvedde
Elif güzelliğinde bir hikaye
Çar, 22/08/2007 - 00:44 — okan şahinokuduğum hikayelere yorum yazacak olsam ne yazacağımı bilemem ve sevdiğim hikayeler olduğu zamanda yazarına sadece teşekkür edebiliyorum. güzeldi. elinize sağlık...selamlar
sen oğuz atay'da yüzerken...
Per, 23/08/2007 - 01:53 — Resul Aykokla şair bu taşı gazze'den getirdim
bu görmüş olduğun kurşu
filistin'in göğsünden çıktı
sen oğuz atay'da yüzerken
intihar yeyip intihar kusarken
bir çocuk adam gibi öldü
Hakan Albayrak / Orda Bir Savaş Var İçimde
gecikmiş teşekkür
Pzt, 03/09/2007 - 12:37 — Elif MeriçZahmet edip yorum yazan tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum.
Ben yazıyı herhangi bir kategori içinde yollamamıştım, hikaye olarak sınıflandıran editöre de ayrıca teşekkür ediyorum. Bütün hayatımı bir tutunamayan olarak geçirmedim elbette, ama yazımı yazarken kesinlikle tutunamamacılık oynamadığımı da belirtmeliyim.