renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Sihirli Kelimeler ve Malherbe

Malherbe

Amerika'nın bir eyaletinde kelimelerin sihrini ölçmek için şöyle bir deney yapmışlar: “Birbirinin tıpatıp aynı erkek şapkalarından iki ayrı masa kurup güzelce süsleyip tezgâha dizmişler. Tezgâhlardan birinin üzerine "Tirolyen" yazılı bir etiket eklemişler. Öbürüne hiç bir etiket koymamışlar. "Tirolyen" diye adlandırılan şapkalar ötekilerden 5 misli fazla satmış. Bir başka tecrübe de çoraplar üzerinde yapılmış. İki grup bej çorap, biri yazısız, diğeri "Gala" etiketli bir masaya yerleştiriliyor. "Gala" etiketli olan çoraplar diğer çoraplara göre 10 misli fazla satmış. Ayrıca kelimelelerin sihrine kadınların erkeklerden daha fazla kapıldıklarına da uzmanlar dikkat çekmişler...

Evet, isimlerin kuvvetine gerçekten inanmayanlar varsa denesinler; mesala Bir kasap dükkanında şu iki etiketten birini koysunlar bakalım hangisi daha çok tesir edecek: "Ekstra ekstra bonfile" mi ya da "birinci sınıf gebermiş öküz parçası" mı?

Hoş olmayan şeyler için hoş yahut hafifletici sözler kullanmaya frenkler evfemizm (euphemism) diyorlar. Grekçe asıllı bu kelimelerin parçaları ev "iyi", femi "konuşma" manasınadır. Mesela "verem" yerine "ince hastalık" denir, ölüm yerine çok değişik tabirler vardır: Halikla buluşmaya hazır...Bir ayağı çukurda... İhtizar... Halet-i nezi'-de... Vakit saat geldi... Emr-i Hak vuku buldu... Zemzemi yuttu... Son nefesini verdi... Kanına girdiler... Sizlere ömür... İrtihal etti... İrtihal-i dar-ı beka eyledi... Merhum oldu... Rahmetlik oldu... Hayata gözlerini yumdu... Dünyasını değiştirdi... Dünyadan ahirete göçtü... Aramızdan ayrıldı... Maddi vücudu aramızdan uful etti... Ecel çağırdı... Göçtü... Kurtuldu... Cenab-ı Hak'ka ruhunu teslim etti... Allah aldı... Fâni dünyaya veda etti... Ahiret yolculuğuna çıktı... Son karargâhına yol aldı... Kalıbı dinlendirdi... Allah'ına kavuştu... Can emanetini Yaradan’a teslim etti... Eceline kavuştu... İlahi vuslata nail oldu... Cennetlik oldu... Ebediyete intikal etti... Vs...

Fakat siz şuna bakın, sırf Arapça’dır deyu "Vefat" kelimesini bile dilden atmak isteyen enteller çıkıyor. Emellerine erişebileceklerini ummak için bu insanların "dil realitelerine" olduğu kadar "psikoloji", "sosyoloji", "antropoloji" ilimlerine de kulaklarını tıkamaları gerekir. Onlar istedikleri kadar "Öldüğümüze yanmayız, arkamızdan gazeteler vefat etti diye yazacaklar." deyip dövünsünler, bu millet onlara "vefat etti" diyecektir. Bu millet onların arkasından "merhum" diyecektir. Hiçbir zaman "sayın ölü bay" demiyecektir… (Dili süslü kullanıp içinde bir zerre anlam taşıttırmayan yazar ordusunun kulağı çınlasın!)

Kelimelerin sihrinde tesirli olan sadece mânâ yönü değildir. Ayrıca telaffuz şekillerinin, kulağa saldığı hoş ahengin, hâyâle verdiği gölgenin de kelimelere kazandırdığı bir sihir vardır. Ama dillerin bir "ses güzelliği" ile dalgalanıp bir "duyurma, anlatma" ve "inandırma" gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır. Bir tarih boyunca ordu, insanları, savaş meydanlarından geçirerek, zafere, gâzi veya şehit olmaya koşturan cihangirler, büyük başarılarını, bir çok da savaşçılara duyurabildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliği ile kazandılar. Kelimelere ses ve hayat veren söz sanatkârının başarısı, söze musiki'nin duyurucu kuvvetini katabildiği Ölçüde derin ve ölümsüzdür. Bu bakımdan, büyük ses şâiri Bâki'nin:

Avâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

mısralarında: yalnız şiir anlayışı bakımından değil, dil anlayışı bakımından da varılmış zirveler göze çarpar. Çünkü dillerin bir musiki gücü kazanması, kelimelerin birer "nağme güzelliği" alması, kısa zamanda olmamıştır. Denilebilir ki, dil ve edebiyat sanatı bu güzel neticeye varmak için sanat ve edebiyat tarihinin daha ilk anlarında başlayarak, "söz" ü "ses" le birleştirmeğe çalışmıştır. Ve işte böylece dillerde kelimeler, uzun asırlar içinde, bu musikili çalışmalar sonunda nağmeleşmistir.

Düşünmelidir ki, söz'ün sese bu ölçüde ihtiyacı olduğunu, daha ilk insanlar, hem de bizim kendilerine ibtidâi dediğimiz ilk insanlar dahi anlamışlardır..

Asırların, çağların emeğiyle, böylesine güzel ses ve güzel mânâ kazanmış kelimelerin, neden, şu veya bu hoyratlıklar için ziyan edilmemesi lâzım geldiğinin (anlayanlar için) en büyük delili budur.

Diller, musiki âletlerinden yükselen sesi; zamanla, sazları terkedecek kadar, kendi mısra, cümle ve kelimelerine nasıl işlediler? Asırlar ilerledikçe, dilin bizzat kendisi, bu nağmeleşmiş kelimelerin yardımıyle, mısralar hatta düz sözler olarak, nasıl, birer "musiki cümlesi" haline girdi, bilinmesi lâzımdır:

Diller ses bakımından nasıl güzelleşip nasıl musîkileşti? Burada, bu mevzuun çok derin olan tafsilatına girmeyeceğim. Yalnız şunu belirtelim ki: Türk dili, şiir söylemek, hatta söz söylemek için, türlü sazlardan başka, dile ses katan âhenk unsurlarının en mühimlerinden olan kâfiyeyi- keşfeden lisandır. Türkçe, daha ilk şiirlerinden başlayarak, mısrâlarda âhenkli ses tekrarları mânâsındaki "Alliterasyon" ları büyük zevkle ve alışkanlıkla kullanan ilk şiir dilidir. Böylelikle, şiiri, yalnız sazla değil, dilin kendi mimarisi içinde de musiki ile söylenen bir milletin lisanıdır.

Bu sebepledir ki, diller, bir tarih boyunca, yalnız kelime sayısı bakımından değil, ses güzelliği bakımından da işlenmişlerdir. Bunun içindir ki kelimeler, asırların ve asırlar içinde atalarımızın işledikleri bir söz mücevheridir. Onları âdi boncuklarla değiştirmek La Fontaine'nin horozu gibi, mücevherin kıymetini bilememektendir.

Dillerin musikileşmesi tarihinde, dillerin biri birinden ayn fonetik sistemlerle gelişmesinde, aynı zamanda vatan topraklarından yükselen sihirli seslerin; iklim ve coğrafya hususiyetlerinin de büyük tesiri vardır. Bu bakımdan, "Fransız dilini, bin yılda, Fransa'nın toprağı yetiştirdi." diyen Fransızca cümlede derin hakikatler gizlidir. Nitekim, Türk dilinin müzikal tekâmülünde Türk vatanlarının büyük tesiri olmuştur. Evet Türkçe, birçok başka diller gibi, yalnız bîr vatanda değil, milletimizin tarih boyunca, nice müstakil ve muhteşem devletler kurduğu, çeşitli vatanlarda işlenmiştir.

Türkiye Türkçesinin güzelliğinde de en büyük coğrafi tesir, 900 yıla varan bir zamandan beri, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesinin tesiridir. Fakat Türkçe, tarihin son dokuz asrında, dünyanın üç kıtası üzerinde lisani bir imparatorluk kurmuş ve bir imparatorluk dili halinde işlenmiştir. Bu bakımdan dilimiz, hüküm sürdüğü toprakların neresinde güzel bir ses bulmuşsa, onu kendi bünyesine almakta büyük kabiliyet göstermiştir.

Bir de milletlerin dillerini seven, anlayan ve ruhani bir güzellikle kullanan, büyük şâirlerdir. Büyük şâir demek, milletinin dilindeki güzel sesi duyan ve duyuran insan demektir. Büyük şâirler, dillerini nasıl, hangi anlayışla işlerler? Buna parlak bir misal, Fransız şâiri Malherbe'dir. Malherbe, Fransızcayı, yüksek ve çok güzel sesli bir şiir dili hâline koymak için bilgiyle, şuurla ve en mühimi sabırla işlemiş, bir şâirdir.

Aslında Fransızcada, şiirde aruzu meydana getiren bir uzun hece sistemi yoktur. Uzun hece, dilleri âdeta tek sesli olmaktan kurtarıp çok sesli yapan ve dillerde büyük müzikalite sağlayan kıymetli ses unsurudur. Malherbe böyle sihirli bir unsurdan mahrum olan Fransızcayı, şiirde her İmkâna baş vurarak bir musîki lisanı yapmak için çalışmış, Fransızcada bunun sırlarını aramış ve bulmağa muvaffak da olmuştur.

Malherbe, kökü hangi dilde olursa olsun Fransızcalaşmış kelimenin ne demek olduğunu büyük bir şuurla anlamıştı. O tarihlerde Fransada görülen kelime uydurma hareketine şiddetle muârız bulunuyor ve kelime türetmekten nefret ediyordu, halk içinde yaşayan kelimelerin nasıl birer cevher olduklarını çok iyi anlıyordu. Malherbe'nin asil kelimeleri, bu halk dilinden seçilmiş kelimelerdi. Bir şiir üzerinde, yıllarca çalıştığı oluyordu. Bir keresinde Verdun Belediye Reisinin genç yaşta ölen Rose (Gül) isimli kızı için Malherbe bir mersiye yazıyordu. Fakat bu mersiyenin yazılması çok uzun sürdü. Belediye reisi mâtemini unuttu, hatta vakti geldi, Reis de dünyadan ayrıldı. Şiir ancak bu uzun zaman içinde bitti. Malherbe'e: — İyi ama dediler, sen bu şiiri Belediye Reisini teselli için yazmıştın. Halbuki artık ortada teselli edecek bir kimse kalmamıştır. Malherbe şu cevabı verdi: — Kabahat bir şiirin yazılacağı zamana kadar yaşayamayan Belediye Reisindedir.

Malherbe'in böyle, bir kuyumcu gibi ve bir minyatür işler, bir tezhib yapar gibi işlediği şiir dili, onun hemen her mısraına ayrı bir sağlamlık veriyordu. Mısraların hemen hepsinde dilin bütün seslerini kullanmaya çalışıyordu. A, e, i, o, u, ö, ü sadâları ile sesli kelimeleri bir mısra içinde toplayarak dilde büyük bir musiki sağlıyordu. Aynı sesli harfi, meselâ a veya e sesini, o da mecbur kalmadıkça üstüste iki defadan fazla kullanmıyordu.

Malherbe, kızı Rose'un ölümü dolayısı ile Verdun Belediye Reisi Monsieur da Perier'ye yazdığı teselli mersiyesinde "Izdırabın ebedi mi olacak da Perier? Babalık sevgisinin ilham ettiği hüzünlü düşünceler bu elemi durmaksızın artıracak mı?" Diyor ve şiirinin bir mısraında da:

"Et rose elle a veseu ce gue viuent les roses''

kelimeleriyle övüyordu. E, o, c, a, e, ü, ö, i, e, o harfleriyle seslendirilen bu mısrada; üst üste gelen iki ayrı ö sesi de dahil, hiçbir ses iki defa tekrarlanmıyordu. Şiirin mânâsı aşağı yukarı, "Gül, bir güldü ve güller kadar yaşadı" duygusundaydı.

Fransızlar, Malherbe'in bu mısraını Fransız şiirinin beş hârikası arasında saydılar. Malherbe, Fransızcayı da işleyip güzelleştiren bu mısraıyle bir kere daha devamlılık kazandı. Çünkü Malherbe, bir dil nasıl güzelleşir? Bunun sırrını kavramıştı ve aslında Malherbe Fransızcayı, Fransa, kadar candan seviyordu. Çünkü Malherbe, ana dili üzerinde sevgi ile, bilgi ile, şuurla ve sabırla işliyordu. Ona tek bir uyduruk kelime katmıyor, onu Fransız halkının kullandığı kelimelerin en güzellerini seçerek güzelleştiriyordu.

Bir cümle ile Malherbe, dilini yıkanlar gibi değil dilini yapanlar ve yaşatanlar gibi çalışıyordu. Darısı bizim aydın geçinen dil ve kelime özürlü şairlerimize…

Biblografya
Saffet Senih

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Dil Meselesi

Sistematik olarak dilsizleştirilmeye tabi tutulmuş bir toplumda yaşıyoruz. Tüketen, hızlı yaşayan ve çabuk unutan bir güruh haline getirilmiş bir ülkenin şairleri/yazarları da bundan etkileniyor normal olarak. Bir metin meydana getirdiğinizde bunun anlaşılabilir olmasını istersiniz. Metnin içerisinde bulunan bir kaç bilinmeyen/yabancı kelime okuyucuyu sözlük kullanmaya itebilir ve lakin tamamı bilinmeyen/yabancı kelimelerden oluşan bir metnin ilgi görmesi beklenemez.

Mükemmel türkçe ile yazılmış kitaplar raflarda hâlâ yerini alıyor. Ama okuyucu bulamıyor. Yetiştirdiğimiz çocukları okuyan, sorgulayan insanlar olarak değil üniversite kazanması ve iyi bir iş sahibi olması için yetiştirdiğimiz sürece raflarda kitaplar tozlanmaya devam edecek.

Ama iş, ama para, ama bakın hayat kurmalı gibi cümleleri hafızalardan silmenin vakti çoktan geçti. Parası, işi olan ama kalitesiz insanlar yetiştiriyoruz suçu şairlere/yazarlara atmayalım.

Ya kitaplar ve dil ya okullar ve iş diye bir ayrım yok. Hem kitaplar, hem okullar ve iş.

http://www.musvedde.net

Dil !

Selamun aleyküm Edip bey kardeşim,

Benim bu makaledeki hedefim yazarları veya şairleri suçlu göstermek değil, bilakis onlarında ortak sorunu olan bir mevzuyu ortaya faş etmekti...

Yorumuzunu okuyunca bu mesele ile ilgili hayalime yaşadığım bir hatıra geldi. Bir yerde misafirlikte elime geçen bir kitapta şöyle birşey okumuştum. Sanıyorum Peyami Safa yazmıştı ve şöyle diyordu:

"Bir genç sordu bana:

— Itnab ne demek?

— Türkçe karşılığı yok, dedim. Saded haricinde, yazıyı ve sözü uzatmak.

— Saded haricinde ne demek?

— Mevzuun dışında.

— Ha!.. diye canlandı ve güldü delikanlı.

— Var onun Türkçesi!

— Itnabın mı, sadedin mi?

— Itnabın Türkçe'si var.

— Nedir?

— Traş!"

Evet bu yazıyı okuduktan sonra kıs kıs gülmeye başladım. Yapılan böyle bir latifeye kahkaha borcumu ödedikten sonra, gençliğin, genç yazarların, küfür derecesinde yazdığı argoya sözlere olan düşkünlüklerinden birini sezmiş oldum: Evet, dilimizden kovduğumuz ve yerine Türkçelerini koyamadığımız Arabça ve Farsça kelimeleri hiç değilse, argo ile karşılama zarureti genç yazar ve şair kardeşlerimizin yazılarında ilim, bilim, sanat dilinin yerini külhanbey dilinin almış olması sanıyorum işte bu sebeplerden mütevvellittir. Adamların nesirlerine ve şiirlerine bakıyorum: kardeşlerimizin cilt hazinesi o kadar fakir ki, bazı makaleleri, şiirleri, denemeleri, köylü mektublarını, bazı şiirler de "Hıdırelles" manilerini andırıyor... Yirmibin kelime kullanan Shakespeare'den dört asır sonra, bu zavallıcıkların bir-ikibin kelime içinde çırpınmaları acıklı bir destandır."
söylemek istediğimiz şey budur güzel abiciğim.

Biz diyoruz ki başka türlü destansı yazılarda ortaya koymak da genç kalemlerimizin elindedir. Büyüklerimizin, mürşid ve rehberlerimizin yazdıkları eserleri hatmedercesine okuyan. Onların kullandığı, fakat bizim bilmediğimiz lüzumlu kelimeleri ezberleyen. Bir veya bir kaç yabancı dili ihtiyacına göre öğrenen; Türkçe'mize uygun kelimeleri ve terimleri dilimize kazandıran, uymayanlara uyacak karşılıkları bulan, dil hazinemize pırlantalar, katan kardeşlerimizin hiç bir zaman için bir tarafı eleştirilmez. Eleştirilemez... Bilgi seviyemizi yüceltelim efendim derdimiz budur. Hafızamıza nakşedelim öğrendiğimiz tüm kelimeleri . Zira, medeniyetin temeli dildir.

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

Meseleniz Haklı

vesselam.

Sevgili Yusa Irmak söylediğin her şeyde sonuna kadar haklısın.
Benim anlatmak istediğim daha farklıydı. Sanırım yanlış anlaşıldı.
Ben diyorum ki önce türkçe'nin taliplilerini yetiştirmek gerektir. Yazarların/şairlerin karşısına dikilip "dili daha güzel kullan!" diyecek bir nesil meydana getirebilir isek dil meselemiz de çözülmüş olur.
Kullandıkları yanlış kelimeleri düzelttiğim insanlarca itici bulunuyor olmamı garipsiyorum ben mesela. Kaç kişinin umurunda dili doğru kullanmak? İşte meselenin kaynağı bence bu.

http://www.musvedde.net

Kontekst (context)

Merhaba Edip bey kardeşim,

Üstad sana kesinlikle bu görüşünde katılıyorum. Cidden Türkçe'nin taliplilerini yetiştirmek gerektir. Bunun ile ilgili acizane benim bazı yazar ve şair kardeşlerimize tafsiye niteliği olan bir kaç sözümüzü buraya iliştirip huzurunuzdan izinle kaçacağım... Bir kere güzel kardeşlerim bilmelilir ki tek bir sıfat, dallı budaklı bir fikri flaş halinde aydınlatabilir. Meramımızı bir kelimeyle anlatmak varken, üç, beş hatta daha fazla kelime kullanmak ibtidailik değil midir sizcede? "Bu adam bir çok değişik kaynaklardan elde edilmiş bilgiye sahiptir." yerine "Bu adam, (eklektik) bilgiye sahiptir." demek sanıyorum daha uygundur. Faydalı ve şivemize uyan bir kelimeyi, ırkı ne olursa olsun, dağarcığımıza atıp saklamalıyız saklanmasına yardımcı olmalıyız. Yoksa hafizanAllah, dilimiz, "güvercin İngilizcesine" dönerki bunun sonunu ise düşünmek dahi istemiyorum...

Bu mevzuda İsmail Habib Sevük'ün, "Prensip realiteden çıkar, emelden değil, D imden çıkar, kafadan değil, dile uymaktan çıkar, dili kendine uydurmaktan değil " sözü serlevha kardeşlerimizin ceplerinde taşıyacağı düsturlardandır...

Edebiyatımıza geçmiş bu olgun ve dolgun mânâlı kelimelerimizi "nasıl öğrenelim" şeklinde bir soruya, "modern usulle kelime öğrenme" metodu ile diye cevap vereceğiz elbetteki: Batı dillerinde sizinde bildiğiniz gibi üstadım kontekst (context) diye bir kelime vardır. Yani bir misalle bu mefhumu iyice anlaşılır hâle getireyim. Bazan bir kelimeyi söyledikleri zaman duymadığımız o kelimenin ne olduğunu pekâla bilirsiniz. Diyelim, fakültenin gürültülü bir odasından kulağınıza ancak şu sözler çalındı: "Sınıftaki bütün erkekler Ozan'a, bütün....... da Ayşe'ye oy verdiler" kaçırdığınız kelimenin "kızlar" olduğu aşikar değil mi?! Cümledeki öteki kelimeler bunu gösteriyor zira. İşte bu öteki" kelimeler "kontekst" tir yani demem o ki kontekst, bir kelimenin veya pasajın ne mânâya kullanıldığını tayin eden çerçevedir. Yani metinde bir kelime ve pasajdan evvel ve sonra gelen ve o kelime veya pasajın mânâsını anlatan kelimelerdir. Biz de bunun esas karşılığı "siyak u sibak" tır. Aslında siyak-sibak yoluyla kelime öğrenmek psikolojik ve fıtri yoldur. İlham yüklü, hakikat ve hikmet dolu eserlerin tekrar tekrar mütâlaa edilmesi gerekmektedir. Bunlar insanları çok yönlü irşad ve tenvir ederler. Bir defasında bakarsınız karşınıza bir kelime çıkar, siyak-sibaktan az çok onun mânâsını anlarsınız. Fakat mânâyı dağıtmamak için devam edersiniz bir paragraf veya bir satır sonra aynı kelime tekrar karşınıza çıkar cümlenin akışı mânâ hakkında bir fikir verdiği için okumanıza devam edersiniz. Başka bir gün ayrı bölümde veya bir dergide önünüze o kelime çıkar ama artık o yakınlıklar "tanım'a" vokabülerinize yerleşme hâlindedir. Sık sık önünüze çıkan bu kelimenin mânâsı darala darala "kullanma" vokabülerinize girmiş olur. İşte ben kardeşlerimize kelime öğrenmek isteyen kardeşlerimize özellikle bunu tavsiye ederim. Siyak-sibak meselesi ile kekemeliğimi bile yendiğimi söyleyebilirim. Bence kardeşlerimiz bu meselenin üstüne düşsünler....

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

örnekler...

Malerme'nin bu sözü söylemesi okkalı bir cevap gibi şiir tarihindeki yerini aladursun; bu cevaba muhatap olanların Malerme'yi dillerinden düşürmemeleri de komedi olarak karşımızda duruyor.

Dile dair yapılan yapıcı eleştirilere karşı takınılan tavra dair örnekleme yapmak isterim. Misal cemaat'te "bir" yerine "bi" yazan bir şairin şiirine yorum yazdım ve "bi"nin olumsuzluk anlamı verdiğini söyledim; kendisi:
"Ama Can Yücel de kullanmıştı.." deyip,
"Ben yazdım oldu..." demeye getiren bir cevap yazdı.
Cevap bile yazma gereği duymadım.
Yazsam hatayı savunmaya devam edip gidecek.

Bu bâbta ayakları yere basan mısraların da yazılmasından yanayım. "Yanayım" demem sanki ben istiyormuşum anlamı taşır;
"öyle olmalıdır..."
Yine bu siteden bir örnek:
"Bir çocuğun ezberlediği sureyim ben..."

Sûre’nin yerine konacak bir şey varsa en fazla hadis’lerdir; insan değil.
İnsan kutsallar içindedir ama sûre’nin tâli yönüyle bahse konu olabilir.
Kaldı ki her şey bir yana ilahi söz’ün yanında nedir ki ?
O kadar mı pak'ız ?
Ve bu hakkı insan kendisine / bir başkası bir başkasına nasıl verebilir ?
Bu mısra ve onun gibi dizeler maksadı aşmak olmasın ?

Uzatılabilir.

Belki...

Bu konu hakkında yorum yapmak istemiyorum Emre bey kardeşim. Zira şiir yazarken insanlar hangi ruh haletinde bulunurlar hangi duygular içinde kalem ile kağıda dert dökerler bilinmez...(Mesala kendi devrinde Hallac'ı kimse anlamadı.) Ancak maksat aşması, kelime daralması var ise burda durun efendi bu yaptığınız şey yanlışda denebilir... Dediğiniz mevzu sanki çok su götürecek bir mevzuya benziyor. Bu konuyu esasen şiirden anlayan, nesirden anlayan, ve bu bilgiler ile donanmış kardeşlerimizin kaleme alması daha çok hoş olur. Yazsınlar samimiyetle hem bizde neden yazılır veya neden yazılmaz şiirde böyle bir cümle diye bilgi almış oluruz. Selam ve saygılarımı sunuyorum....

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

Şiirde Dil Meselesi

Eğer konu şiir ise dilbilgisi kuralları geçerliliğini yitirir kanaatindeyim. Şiiri kalıpların içine hapsettiğinizde -ki bu kalıp isterse dil/dilbilgisi olsun- özgünlüğünü kaybedebilir.
Ne de olsa o "çatlıycak kadar aşki"dir.

Müsvedde

Dil

Dil'den kimin ne anladığını sorguladığımda hep tebessüm ederim. Kasaba göre et parçası, şaire göre anlamın...Parantez açmak istedim sadece. Ayrı bir tartışma mevzuu. Ama ilginç. Neyse; konuya dönece olursam:

Elbette şiir dil kurallarını zorlar. Bunun aksine dair bir söz söylemiyorum. Öyle olsaydı gider bir bakkal dükkanı açardım; ne işim var şairlikle !
Kaldı ki, böylesi bir durumda imgeye bile karşı çıkmış oluruz.

Demek istediğim, söze dair her türlü deneme, şiirin tınısına bir katkı sağlıyorsa yapılmalıdır. Misal: Eğer sokak dili, şiirinizde, şiiriniz cezbeye tutulurcasına çok katlı dili üretiyorsa güzeldir. Yukarda örneklediğim gibi, "bi"yi siz olduğu gibi alırsanız ve cılız bir mısralar bütünü oluşturursanız tehlikeli bir yola girersiniz.

Hele ki "ben yaptım oldu" demek çok yanlıştır. Bu tavır, yapılan yanlışı yanlışla tamamlamak demektir ki, muhatabın şiirde kaygısı olmadığı izlenimi verir, karşıdakine. (Gâlib'in mesnevisinin Zümre-i âhar bölümü geldi aklıma) Hoşgörü kapısı aralanabilir; ve evet, istisnalar kaide olmazlar ama istisnalar birikince kaide olurlar diye düşünüyorum.

Cemil Meriç, Kelime ve Şair...

Cemil Meriç'e göre ise kelimeler, dil ve şair bir başka alınmış kaleme bakınız ne diyor:

"Kelime ormanda uyuyan dilber; şair, uzaklardan gelen şehzade. Öyle seveceksin ki kelimeleri, sana yetecekler. Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin. Kelimeler benim sudaki gölgem, okşıyamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz. Kelime adem. Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez.. Çiçeğe benzer kelimeler; turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsan; kağıda, yani ebediyete." diyor üstad... Bir yazar, bir şair işte böyle seçmelidir kelimesini böyle konuşturmalıdır dilini. Ne kadar zarif..Ne kadar naif... Ne kadar hassas... Nur içinde yat Cemil Meriç...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”

bkz: cemaat kelimesi

haber 7 de selahattin yusuf un sunduğu kırk ambar programında cemaat.com konuşulmuştu. selahattin yusuf, şadan ercan a sitenin niçin bu kadar tutulduğunu sorduğunda şadan abi '' sitenin bu kadar tutulmasının sebebi biraz da isminden kaynaklanıyor'' mealinde bir şeyler söylemişti. cemaat kelimesinin gücüne, birleştiriciliğine temas etmişti.

vefa't

müstefid olduk efendim,Allah razı olsun.
iflah olmaz bir etimoloji hastasına vefat'ın kök anlamını anımsattın yuşa...
Ruhun Sahibine,Yaratan'ına "vefa"sını ödeyerek O'nun yanına geri dönmesi,işgal ettiği kalıbı yine Rabbi'nin emriyle terketmesi anlamında vefa'dan oluşturulmuş "vefat"...
ölümden korkan nice beşere şuncuk anekdotu versen belki neler olmaz...
"Sendeki bu can senin değil , şu ruh senin değil , onlar dahi Halık'ine ,"kunfeyekun" lerine vefa gösterecekleri anı beklerler.Ya sen ?" desen kimbilir nasıl tahrik olmuş velvelelere müsekkin gibi gelebilir,belki bir tarik olabilirsin...heyhat!...
terim tembellerinin,kelime katillerinin sazı eline aldığı şu memlekette senin gibilerin sayısını arttırsın Allah,yuşa...
Baki selam ve muhabbetle...

"Camilerde cemaat yerinde hep cemadat;
Siner de köşelerde Hak'tan beklerler imdat! .."

Necip Fazıl Kısakürek