renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Öz Yurdunda Garip Kalmak !

Ülkemizde Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşadıklarımızı sanki hiç yaşanmamış kabul edenler hala gerilim peşindeler.

Abdullah Gül’ün adaylığı ilan edildikten sonra CHP’nin meclisi boykot etmesi, DP ve ANAP’ın meclisteki oylamaya katılmaması, Anayasa Mahkemesi’nin 367 icadı ve Genelkurmay’ın 27 Nisan gecesi yayınladığı 13 yaşındaki başörtülü ilahi okuyan kız çocuklarını tehlike gören, Peygamberimizin Kutlu Doğum haftalarının kutlanmasını hazmedemeyen muhtırası… Ve hepimizin takip ettiği süreç cumhuriyet mitingleri adı altında ADD, ÇYDD gibi sözde STK’ların, CHP, Genç Parti, İP, DSP, MHP’nin Lions ve Rotary kulüplerinin desteklediği ulusalcı ve laikçi güruhun “Kahrolsun Şeriat” “Çankaya’da türban istemiyoruz” diye höykürmeleri…

Aydınlığı temsil ediyoruz, ilericiyiz diyenlerin aslında GÜNEŞ’e gözlerini kapamaları idi bu yaşadıklarımız…

Ve gelinen 22 Temmuz halk ihtilali…

Değerlerine, kutsallarına hakaret edilen, hor ve hakir görülen inancının her şeyin önünde olduğunu gösteren bir halk…

Ekonomik ve siyasi açıdan beklediği bir çok gelişme olmadığı halde sırf inançlı oldukları, hanımları başörtülü olduğu, alınları secde gördüğü, İslami bir geçmişten milli görüş geçmişinden geldiklerinden dolayı sistemin köşe başını tutmuş egemenleri tarafından aşağılanan Tayiplere Güllere Arınçlara ben de sizdenim sizinleyim. Aslında hor ve hakir görülen sizin nezdinizde benim inancımdır diyerek muhtıracılara tokadı indirmesiydi 22 Temmuz'un anlamı.

Fakat hala bunu anlayamayanlar…Tayyiplere, Güllere Musa’nın Gülleri, Musa’nın Çocukları diyerek güya onların Yahudi olduğu iftirasını atıyorlar. Bu iftirayı atanlar aslında psikolojik bir savaş taktiği uygulayıp zihin bulandırıyorlar. Kendi uşaklıklarını örtme çabası içindeler…

ABDullah Gül diyerek onu ABD yanlısı göstermenin derdindeler… Halbuki Abdullah Gül’le alakalı bütün dertleri onun hanımının başörtülü olması ve milli görüş çizgisinden ve büyük doğu fikriyatı ile yetişmesi...

Büyük bir hazımsızlık çekiyorlar…BeKİR Coşkun, Yılmaz Özdil, İlhan Selçuk gibiler…

Kendi fildişi kulelerine çekilip bu ülkeyi kendilerinin yaşadığı gibi sanıyorlar. Ülkeyi Etiler’den, Nişantaşı’ndan, Bebek’ten ibaret sanıyorlar.

Bir albay kızı söylemişti, "Ben üniversiteye gidene kadar Türkiye’de bu kadar başörtülü olduğunu bilmiyordum" diyor. Yani düşünün yaşadıkları travmayı. Halktan o kadar kopuk olan bir zihniyet var ki karşımızda.

Ama öğrenecekler… Bu güzel millet oyunu boza boza ilerliyor. Milletimiz artık öz yurdumuzda Nene Hatunlar'ın Sütçü İmamlar'ın savaşını verdiği İslam davası için parya muamelesi görmek istemiyor.

Bu ülkedeki kurumlar milletin değerleri ile barışma-lı-dır!

İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helak etme Allah’ım”

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Dal üstünde saksağan

Evet, çayırlardan birinde, aşağıdan gelip geçen bütün hayvanları görebilecek kadar yüksek bir ağaç dalında tüneyen bir saksağan yaşardı. Sağdan soldan topladığı bütün eşyaları yuvasında saklayan saksağan yaşadığı çayırın kendisine ait olduğunu, altından geçen herkesin ve herşeyin gerçekten kendisinden aşağı olduğuna inanırdı. Çayırdaki bütün varlıklar da saksağanı tanır ve dalının altından geçerken sadece onun hoşuna gidecek şeyleri söylemeye, onun dediklerini yerine getirmeye gayret ederlerdi. Çünkü saksağanın çok kötü bir huyu vardı; hoşuna gitmeyenlere yuvasında sakladığı şeyleri atardı. Bu nesneler de genellikle sert veya keskin olurdu. Ama, çoğu hayvanlar saksağanı idare etmesini bilirdi. Gel zaman-git zaman, küçük bir tarla faresi saksağanın ağacının köklerinde yerleşip yaşamaya başladı. Fare saksağanı her gördüğünde "Hayırlı sabahlar" derdi neşeyle. O gün elde ettiği şeylerden bazılarını da saksağanla paylaşmayı teklif ederdi. Gelgelelim, saksağan bu davetsiz neşeli misafirin görünüşünden öyle rahatsız oldu ki, önceleri onunla konuşmadı bile. Daha sonraları, gayrete gelip oradan gitmesi için fareye nesneler atmaya bile başladı. İlk gün, irili-ufaklı dallar attı farenin üzerine. Fare ise bu dalları gayet mutlu biçimde topladı ve yuvasına götürdü. İkinci gün, kendini beğenmiş kuş, ağaç tohumları ve sert yemişler attı minik hayvanın üzerine. Farenin üzerinde yaralar, kızarıklıklar oluştu bu yüzden. Ama yine de onları aldı ve deliğine götürdü. Üçüncü gün, saksağan aşağı komşusuna duyduğu nefretten dolayı tam anlamıyla köpürüyordu. Nasıl olur da kendi hakimiyet alanına girer ve sonra da onu uzaklaştırma gayretlerini görmezden gelebilirdi bu küçük yaratık? Ertesi gün yaramaz kuş, farenin deliğinden çıkmasını bekledi ve sonra da onu taş yağmuruna tuttu. Fare, yaralarını yaladıktan sonra, her zamanki gibi taşları deliğine taşıdı. Dördüncü gün, o sırada tarladan dönmekte olan fare ağacın yanında bir çocuğun durduğunu gördü. Çocuk gülüyor ve saksağana ulaşmaya çalışıyordu. Sonunda kuşu sapanıyla düşürdü ve botlarının altında ezmeye hazırlandı. Fare yıldırım gibi koştu ve onu topuğundan ısırdı. Çocuk acıyla haykırdı ve silahını elinden düşürdü, sonra da ağlayarak evine koştu. Fare hemen saksağanın yanına koştu ve bozulan tüylerini düzeltti. Daha sonra deliğine gidip, bir zamanlar saksağanın kendisine attığı kumaş parçalarını ve dalları getirip bir sedye yaptı.
Saksağanı sedyenin üzerine yerleştirdi ve kendi yuvasına götürüp yaralarını tedavi etti. Sağlığına kavuşuncaya kadar onu meşe tohumu çorbasıyla besledi ve çorbayı taş kaselerde ikram etti. Yaklaşık bir hafta sonra saksağan konuşabilecek kadar iyileşti. Hayatını farenin kurtardığına bir türlü inanamıyor du. "Neden?" diye sordu, "sana yaptığım onca şeyden sonra neden beni kurtardın?" Fare, kuşun sözlerinden hayrete düştü. "Neden? Bana gösterdiğin onca yardımseverlikten sonra başka nasıl davranabilirdim ki?" "Yardımseverlik mi?" diye çığlık attı saksağan. Başka birşey söylemedi, çünkü daha önceki gerçek niyetinden dolayı utanç duydu. "Yakmam için çer çöp, yuvamı döşemem için dallar verdin bana" dedi fare. "Bütün kış beslenmeme yetecek kadar tohumlar ve yemişler ikram ettin ve bu harika kaseleri yapabilmem için bana taşlar verdin. Evet, maksadın çoğunlukla kötüydü, ama böylesine cömert bir komşuma nasıl kızabilirdim?" O günden sonra, saksağan hem fareye hem de çayırdaki bütün hayvanlara karşı gerçekten cömert davrandı. Dört bir tarafa uçup topladığı nesneleri onlarla paylaştı. İkramlarını artık kibarca yapması gerektiğini anladı ve komşularına bir daha hiç taş atmadı.

Ben biraz daha sabır bekliyorum... İnşallah mutlu sonla bitecek onların da sonu...

“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”