renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Tek Hedefimiz ...

Hayatımız boyunca bir çok şeyle uğraşırız, didiniriz, yoruluruz dinleriniz, yeniden yoruluruz.. Hep bir şeyler elde etmek peşinde koşarız. Herkesin irili ufaklı, uzun vadeli, kısa vadeli planları, idealleri, vardır. Amaçlarımız, hedeflerimiz doğrultusunda bir yaşam süreriz.

Hayatın telaşı ve koşuşturması içinde bir türlü yapamadığımız, ihmal ettiğimiz, ötelediğimiz önemli şeyler vardır. Durup düşündüğümüzde iç geçirir, üzülürüz, "hayatı ıskalamak"tan söz ederiz. Ben burada çok daha önemli bir şeyden bahsetmek istiyorum; "hedefi ıskalamak". Hedefi unutmak, hedefi şaşırarak yolu, yöntemi, istikameti kaybetmekten bahsediyorum.

Peki ebedi mutluluğa erişmek isteyen insan için nedir hedef? Hedefi ıskalamak istemeyen insan, doğru hedefin ne olması gerektiğini bilmesi gerektiğinden daha doğal ne olabilir?

Allah buyurur ki: "İşte bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlar için, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan. İşte o büyük kurtuluş budur. (Maide Suresi 119. Ayet)

İnsanın büyük kurtuluşa götüren yol ve tek hedefi ayette belirtilen Allah rızasıdır. Yani hedef muhlis -ihlas ahibi- bir kul olmak. İhlas, "insanın yaptığı işleri, Allah'hın rızasından başka bir beklenti içerisine girmeksizin sadece Allah emrettiği için yapması"dır. Gündelik yaşamda, işte, arkadaşlıkta, ibadette, her zaman ve her yerde gözetmemiz gereken bir ölçüdür, bir kılavuzdur aynı zamanda bu. Zaten ibadetlerin de makbul olmasının ilk şartı ihlas, ikinci şartı da ibadetin Allah'ın istediği şekilde yapılmasıdır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Şüphesiz Cenab-ı Allah sadece kendisi için ve kendisinin rızası için olmayan bir amelden başkasını kabul etmez" (en-Nesâî, cihad, 24).

İlahi rıza düşüncesi, hayatımızı ne kadar kuşatıyor, davranışlarımıza ne kadar yöne veriyor, düşünce dünyamızda ne ölçüde yer kaplıyor, bunu sorgulamak lazım. Geldiğimiz noktada düştüğümüz hataların, sapkınlıkların, gerek kendimize gerek çevremize yaptığımız haksızlıkların, çizdiğimiz zikzakların özündeki problemin bu olduğunu düşünüyorum. Allah'ı memnun etmek düşüncesine yeterince yakın olmayışımız. Bu düşüncenin tek hedefimiz olmayışı. İmanın dilden kalbe inemeyişini sebebi de bu olmalı. Hz. Ebû Bekir (r.a) bir hutbesinde şöyle der: "Biliyorsunuz ki, malum bir ecelin peşinde gece-gündüz koşuyoruz. Allahu Teâlâ'nın (c.c) rızası için söylenmeyen hiçbir şeyde hayır yoktur. Aziz ve Celil olan Allah'ın (c.c) yolunda harcanmayan hiç bir malda hayır yoktur. Bilgiçlik taslayarak gurura kapılanlarda hayır olmadığı gibi, Allah (c.c) için yaptıklarında insanların kınamasından endişeye düşenlerde de hayır yoktur" (Kuşeyri Risalesi, İstanbul 1978, s. 3, 7).

İnsanın binlerce dostu, sevgilisi olsa, yüz binlerce başarı öyküsü, madalyaları, şöhreti mevkisi olsa, dünyadaki tüm hedeflerine erişmiş olsa ama Rabbinin sevgisini, hoşnutluğunu kazanamamış olsa bundan büyük başarısızlık olur mu? İşte hedefi ıskalayan insanın hazin sonu... Yaşamında binlerce kere haksızlığa uğramış, mal mülk edinememiş, ezilmiş, horlanmış, büyük adam (!) olamamış ama Allah'ın dostluğunu ve rızasını kazanan, bir insandan daha başarılı kim olabilir? İşte hedefi onikiden vurmak, işte büyük kurtuluş.

"Allah, rızası ardınca gidenleri onunla kurtuluş yollarına yöneltecek ve izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp doğru bir yola koyacak. (Maide Suresi 16. Ayet)

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Varoluş Probleminden Varediliş Gerçeğine

"Hedefi ıskalamak" tabirini tuttum dorusu. aklıma bir soru geliverdi: "Peki insan hedefi nasıl ıskalamayabilir?" diye. Bulduğum tüm cevaplar beni aynı noktaya götürdü. Yukarıda ki soru kalıbında "nasıl" sorusunun yerini "niçin" sorusu ile değiştirmem gerektiğini düşündüm. İnsanın kendi kendisine sorduğu ilk ciddi soru varoluşla ilgilidir. Bu modern zamanlarda "varoluş problematiği" olarak adlandırılır. Bu soruya insanoğlu uzunca bir süre "nasıl" sorusu ile yaklaşmış ancak netice alamayınca problem olma sonucu ortaya çıkmıştır. Oysaki aynı insan bu soruya "niçin" sorusu ile yaklaşmış olsa "varoluş" denilen problem yerini "varediliş" gerçeğine bırakacatır. Ve hayatın her alanında "niçin varım" sorusu sorulduğunda cevabı pratik hayatta karşılık bulacaktır. İşlemek üzere olduğu bir kötülük, vazgeçmek üzere olduğu bir salih amel, kurmak istediği bir düzen, atmak üzere olduğu bir adım, söylemek üzere olduğu bir söz, görmek üzere olduğu herşey de bu soru akla gelir ve ve cevabı doğru olarak verilebilirse eğer ıskalama Alah' ın izniyle sözkonusu olmayacaktır. Hayatın ya da SadanCan ın ifadesi ile hedefin ıskalanması, bu niçin varım sorusunun gündemimizde artık yer almayı terketmesi zamanlarına denk düşmektedir. Aslında hedefi ıskalamak ilk ve sonraki hayatı ıskalamaktır.

Niçin varım sorusunu kendisine yöneltip de gözleri ıslanmayan var mıdır?

Sömürülen kavramlar

Malesef "Allah rızası" kavramı da ihlas kavramı gibi rayından çıkarılmaya çalışılan bir kavram. Ve bu konuda büyük ölçüde de başarılı olunmuş görünüyor.

Nasıl ki Türkiye Gazetesi, İhlas Finans ve Enver Ören İhlas kavramına darbe vuruyorsa benzeri din tüccarları da "Allah Rızası" kavramına aynı şeyi yapıyor. İnsanların hassas olduğu bu kavramı kullanarak menfaat elde eden nice müslüman müsveddeleri var malesef.

"Su-i misal emsal olmaz" derler. Biz dinimizi Allah'ın kitabı ve elçisinden öğrenmek yerine başka kaynaklara yönelirsek sonumuz kaçınılmaz olarak felaket olur.

Birilerini razı ve memnun etmek için gösterdiğimiz gayret, harcadığımız mesainin ne kadarını Allah'ı memnun etmek için harcıyoruz? Bu soruyu sık sık kendimize sormalıyız.

gaye

"Ne mallarınız ne evlatlarınız size katımızdan bir yakınlık sağlar..

Ancak inanıp faydalı iş yapanlar başka. Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükafat vardır ve onlar saraylarda güven (ve huzur) içindedirler.." (Sebe' /37)

De Ki: benim namazım, Hayatım, Ölümüm hep alemlerin rabbi Allah içindir. (En'am 162)

Ey içhuzuruna ermiş olan insanoğlu!
Rabbine O'ndan hoşnut olmuş ve O'nu hoşnut etmiş olarak dön! (Fecr /27,28)

Gaye bunlardır..
Bunlar olmalıdır..

Sakın Ölme!...

=TAVRIN KİŞİLİĞİN OLSUN=

sorunların kaynağına inmişsiniz

sorunların kaynağına inmişsiniz...malesef insanlar Allah ,rıza ve Allah rızası kavramlarını gereğince kavrayamadıkları için yozlaşma yönündeler..Hani bir söz vardı -hadis yahut ayet olsa gerek-

''Eğer Allah'ı yeterince tanısaydığınız dualarınızla dağları yerinden oynatırdınız.''

Allah'ı bilemiyoruz..Allah rızasını hele hiç bilemiyoruz..

Aldananlardan olmayız inşallah..

(özellkle yazının temasından ötürü teşekkür ederim)
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı herşey''
(dusun ve sorgula)

Felsefe; gerekli...

Kavramları felsefi bulmak, felsefe hastalığında boğulanlar için anlaşılır bir şey, ama Kuran kavramlarla felsefe arasında hiç bir bağ görmez, aslında Kurana göre felsefe diye bi şey de yoktur zaten, felsefenin anlamının "bilgi sevgisi" demek olduğunu öğrenince gülümsedim, sevecek bilgi arayan zavallılar Kuran bilgisiyle ne zaman tanışacaklar diye.

İfadenin mübdii Yusuf Salih kardeşimdir. Söylemiş olduklarına katılmak isterdim ama maalesef aynı görüşte değilim. Kur'an'da şu yoktur, Kur'an'da bu yoktur gibisinden çıkarımlar yaparak hurafecilik peşinde olmamak gerektiğini düşünüyorum. Kur'an bir yoldur. Din bir hayat tarzı sunar. Felsefe ise varlığa bir açıklama getirir. Kur'an'da da varlık kavramı vardır. Felsefenin tılsımı daha farklıdır ama. İnanmayan insana felsefe çok iyi bir metod tayin edebilir. Mesela varlık konusunda sıkıntıya düşen bir kişi Alman varlık felsefecisi (Bana göre müthiş bir kuramcı) Heidegger'i bulunduğu durumdan çıkabilir. Ben sıkıldıkça Nietzsche ve Heidegger okuyup Kur'an'daki bazı hükümleri daha iyi anladığımı düşünüyorum. Bu yüzden felsefeyi görmezden gelmek bakış açılarının daralmasına göz yummak olur. Mesela Müslümanların neden geri kaldığı paradoksunda ki ciddi bir iddia ise Gazali'nin felsefeyi reddetmesinde görürler. 12. yüzyılın başında ebedi aleme göç eden Gazali, klasik Aristo felsefesinin mümessilleri durumundaki Farabi ve İbn-i Sina'ya karşı çıkmış ve felsefenin dinde olmadığını söylemiştir. Yani şimdilerde bazı insanların çıkıp Kur'an'da demokrasi yoktur o halde bunu kabul edemeyiz demeleri gibi. Bu bana fazlasıyla çocuksu geliyor. Kur'an'da felsefe bahsi yok diye felsefi düşünceye set çekmek anlam daralması, yanlış anlama, bakış açısını daraltma, sorgulamama ve yorumlayamama sorunlarını beraberinde getirir.

Felsefe, seni seviyorum...

Varlığın Yeter...

Ölmeden önce Allah'ı razı et

Nehcü'l-Belâğa'da'da geçen ve Hz. Ali'nin oğlu Hazret-i Hasan'a verdiği öğütlerden ilgili kısmı bilgilerinize sunmak istiyorum;

"Ey oğul!

Önünde çıkılması ve geçilmesi pek güç bir basamak vardır. Orada yükü hafif olanlar ağır olanlardan daha kolay geçer. Üzerinden zorla geçenler çabuk geçenlerden daha zararlıdır. Bu basamağa ulaşan her insan ya Cennete veya Cehenneme gider. Bu menzile ulaşmadan önce kendi nefsine dön ve hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çek. Oraya ulaşmada yolunu düzelt. Ölümünden sonra Allah'ı razı etmek için sana hiç fırsat verilmez."