yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır
hatta belki utah jazzın oyun kurucusu kimdi diye sorarak
inceden puştluk yapıp, türbanla denize girerek beş yıldızlı mekanlarda
halkların ensestliğine, ensesi kalınlığına törenlerde şapka takanların
siyasi şiire, kara öykülere, allahsız baladlara selam eder
gözlerinden öperim eskiden böyle miydi diyenlerin
eskiden böyle değildi, padişah efendimiz vardı başımızda
ulufe dağıtır, ferman çıkarır, biraderini boğdurturdu kulelerde
ne güzeldi rum kadınların şuh edalı şarkıları, ne güzeldi tacettin dergahı
eskimiş bir paltoya istiklal, ne de güzel yakışırdı
ya istiklal ya ölüm zaten aga
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil
mümkün değil kredi oranlarında indirim yapmamız
promosyonsuz alışveriş imkansız, onlar da gelmeyiversinler cafelere
hem zaten oralarda ne varsa artık televizyonlarda da var
görülmesi gereken ne varsa vallaha da billaha da
bana inanmazsanız hemen kısa mesajla sorabilirsiniz tanrıya
zira devrimizde asla girilmez Allah’la kul arasına
Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa
Yorumlar
"Usta İki Çay Biri Açık Olsun"
Salı, 16/10/2007 - 11:26 — emre dinçşiirinizin kurgusu hoşuma gitti. "ablam uzak ülkede" ve "portakal, turta bir de kirpi" idi sanırım kitapların ismi, onlarda da şiirlerinizin çoğunu beğenmiştim.
dikkatimi çekti, uzun bir aradan sonra ismail kılıçarslan şiiri okudum cemaat'te.
ayrıca şiirinizi okuduğumda altta yazılı olan şiir aklıma geldi. paylaşmak istedim.
USTA İKİ ÇAY
BİRİ AÇIK OLSUN
sen devlet güçlerini abi sohbetlerinden
ve ikinci el kitaplardan tanıyan çocuk
ayıp olmuyo mu böyle şiirlerinde
molotoflar kafaya sıkmalar falan?
sen Taksim otobüsüne binerken
sesli selam vermeye utanan çocuk
o gün tekbir çığlıklarıyla fırlıcan mı cidden meydanlara?
sen miting alanlarında bile
inceden bacılarını kesen çocuk
şimdi harbi harbi 'kahrolsun (mu) amerika'ya?
sen camı açık unutsa başı ağrıyan çocuk
devrim deyip te güldürme lan beni!
Muğayir Muharip
www.isradergisi.com ağakapısı'na giden arkadaşlar dergiden haberdardır.
____________________________________________________
tefekkür kalbin kandilidir, o giderse karanlıkta kalırsın.-mustafa kutlu
İronik, şık ve biraz da öfkeli.
Salı, 16/10/2007 - 11:40 — E.Fatih Bilgeİsmail Kılıçarslan'ın şiirlerini seviyorum. Bu benim zihinsel devinimlerimle de alakalı birşey herhalde. Tedirgin oluyorum İsmail Kılıçarslan şiirlerini okurken. Kargaşa oluyor ruhumda. Şık, ironik ve biraz da öfke var bu şiirlerde.
Yaklaşan da öyle... Sersemletiyor insanı dizeler. Bir sağdan bir soldan sürekli yumruk yiyormuşum hissine kapıldım. Sıkı bir şairin sıkı bir şiirine başka ne diyebilirim ki?
Hoş Geldin....
Salı, 16/10/2007 - 11:56 — yusa ırmakİsmail Kılıçarslan'dan detaylarıyla inceleme, gözlemlemede bulunduğum şiir bana göre, günümüzün tablosu niteliğinde, tabi bu şiire kötü tarafından bakılınca insanı pesimist yapacak ölçüde ümitsiz ve kapkaranlık bir duyguya götürebilir de Hani Mehmet Akif'in bir sözü vardı “Sen bu meâsîyi şerre değil, hayra da yor.” demiş ya kendi dönemi kulların yıkımı, insanların düştüğü ümitsizliği, kulların kulluğu ve yapılan insan kıyımlarına dair söylediği bu sözü çok enfestir. Öyle de o tabloya sağ cenahtan iman adesesiyle de bakmak gerekmez mi ismail abi? Üstad sen bu durumu bu ruh haletiyle her kaleme almanda hayatının ve gününün tamamı küfür etmekle geçer :))
Biraz da müminlere güzel tarafından bak abi, kendini bu düşüncelere salık verip bedenini de hasta etme! Hem bak bir çok mümin okuma faaliyetleri ile de kendini optimist yapacak ölçüde bembeyaz, yemyeşil, masmavi, pespembe... dünyalara da salık vermeye başladı. Son söz olarak yine rahmetli Akif'in sözü ile bitirmek istiyorum yorumumu “Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak... / Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak.” sözü ile noktalamak istiyorum. Buradan da cemaatte tekrar şiirlerini görmeye başladığım için memnuniyetimi bildirmek istiyorum.
Gönlüne rahmet, ağzına şeker-şerbet olsun bozulmuş müminlerin ve bu çağın yıkılmamış şairi İsmail Kılıçarslan...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
İçimizi ısıtıyorsun İsmail Kılıçarslan
Salı, 16/10/2007 - 14:31 — Cihat ArpacıkYıllar öncesiydi. Klasik okul havası.
Hani yağmur, biraz fazlaca, rüzgâr felan... Kızların hayatımızı daha az işgal ettiği günlerdi... Patronlar sanki biraz daha seviliyordu...
İmam-Hatip Lisesi'ne başlamıştım, kaçıncı sınıftaydım, hatırlamıyorum şimdi.
Bir şiir gecesinde görmüştüm İsmail Kılıçarslan'ı.
O zamana kadar gördüğüm 'abi'lerden hiçbirine benzemiyordu. Aslında 'abi'miydi onu da bilmiyorum aslına bakarsanız.
'nektarin yaz bitti'
Bu adam dedim, sıkı birine benziyor...
Yıllar geçti, büyüdüm, İsmail Kılıçarslan'da... Türk şiirinin büyük ismi İsmail Kılıçarslan... Bu ismi ne zaman duysam hep o klasik okul havalarından birinde bulurum kendimi. Kalbim sımsıcak olur.
'ben bu şiiri eninde sonunda yazacağım mustafa'
Sahi İsmail Kılıçarslan, o şiiri yazdın mı sen?
Ne bileyim sordum işte.
şiirin durduğu yer
Salı, 16/10/2007 - 15:04 — Ali Düzİsmail Kılıçarslan'ın şiirlerinin durduğu yeri ve nerede özgünleştiğini düşünmek faydalı olabilir. Bunları düşünmeye meyilliyim, ulaştığım sonuçlarla ilgili bir yazı yazmak istiyorum. Yeni kitabı çıkınca, çıkarsa.
İ. Kılıçarslan'da, epikle liriğin karışımı, lirik ve epik kahraman olaylarını düşünmek istiyorum. Bunların olup olmadığını, nasıl olduğunu, ne oranda mümkün olduğunu.
İ. Kılıçarslan'ın şiirlerinde genelde bazı uçlar oluyor, bazen iki uç. Geçmişte olana doğru ve şimdi olup kötü olana doğru açılan uçlar. Lirik atmosferle epik tavrın karışması biraz. O tür bir hareketle geçişle bazı şeyleri ifade ediyor. Günlük konuşmanın da şiirde yer alması falan.
Melek Arslanbenzer'in Fayrap'taki yazısı İ. Kılıçarslan şiirini okumak bakımından faydalı bir yazıydı.
"Yaklaşan" şiiri, nasıl ifade edilir, yani eskiye daha geride ve sahici, güçlü olana teması sonuç ifadeleri üzerinden olduğu için belki diğer bazı şiirleri kadar etkili olmadı bende. Şiirin uçlarını daha ham geçişler üzerinden oluşturmak etkiyi artırıyor. Bu bakımdan bu şiir oldukça hızlı ve tek bir teknik üzerinden akıyor gibi. Sayıp dökme olayının rutine kalıba dönüp olayı yönlendirdiği yerlerde etki zayıflıyor gibi. Genel birşey bu. Bu şiirin de bir yönüne buradan bakılabilir. Başka şeyler de söylenebilir, biraz daha geniş ve sıkı bir okuma yaptıktan sonra inşallah.
İsmailin parmagına değil,gösterdigi yere bakalım
Salı, 16/10/2007 - 15:42 — Tuba OkuyanBir şarkı açtım ve aynı an da bu şiiri.Gariptir ama tamamladı birbirini.Müslümanların rolleri ne ki bu oyunda, bir figüran.Ben şarkının yalancısıyım.Abi yeniden ve bıkmadan bu mahale için konuşmaya devam.salyangoz satanlara inat olsun diye degil,emek vermeğe değdiği için. bu oyunun içine girmemekte ayak diretenler söz söylemeye tabiki devam edecek.İYİ Kİ GELDİN ABİ.
yaklaş bakalım
Salı, 16/10/2007 - 16:08 — muhammed cemal ünalsevgili ismail kılıçarslan ağabey, şiirin için eyvallah.
şiirin için eyvallah ağabey.
eyvallah ağabey herşeyin için.
....
ismail ağabeyin şiirlerinde beni onaran bir şeyler var.
şiirlerinde "biz farklıyız oğlum, farklıyız işte."havası var.
şiirlerinde yaptıklarımızın haklılığını kanıtlayan bir şeyler var.
ismail kılıçarslan'ın şiiri var dostlar, kim ne derse desin.
yazı uslubu
Çar, 17/10/2007 - 03:16 — hüseyin canerSayın İsmail Bey;yazılarınızdaki mesajlar,(argo ve küfürler hariç)kullandığınız imgelerle oldukça
güzel anlamladırılıyor.Fakat ben yazınızı her açtığımda acaba şimdi ne tür küfür ve argoyla karşılaşacağım kaygısını gütmek istemiyorum.Benim gibi düşünenleri şaşırtın lütfen.MODERNİZMİN yazını yaşadığımız bu yüzyılda müstehçenlik adına ne varsa alabildiğine ortaya dökülmekte fizikselliğin de ötesinde ruhsal teşhir metamorfozu yaşamaktayız.Tabiri caizse yatağa girerken haya edilen görünümle bazı zevat sokaklarda arz-ı endam etmekte.Teşhirin,müstehçenliğin (hem de sanatsal ve edebi bir şekle büründürülerek)bu denli yoğun ve aleni boy göstermesine karşın mü' minle
rin vakarlı ve hikmete yakışır şekliyle duruş sergilemesi gerekir.Kaldı ki anlatımlarımızı argo ve müstehçen ifadelerle ''zengin(LEŞ)-tirmek'' (?) yerine ''Sizin (bizim) için güzel örnekler OLAN'dan'' neşv-ü nema bulmak ,sözün en güzeline talip olmak gerekmez mi?Sokaktaki ve zihniyetteki müstehçenlik uslûben en azından bizlerin yazılarında yer bulmamalı.Savunduğumuz kutsalların hatırına...Mevlana 'dan uslûb konusunda örnek vermeye kalkmaya gerek yok çünkü doğru ve yanlış;herkes için,peygamber kızı Fatıma olsa da geçerlidir.İSLAMLIĞIMIZIN fark ve asaleti kullandığımız imgelemlere de yansımalı değil midir?Yoksa doğru olan aklına ve ağzına geleni fütursuzca söyleyip,küfretmek midir?İlhami Atmaca' nın tesettürlü kadın g-string giyer mi giymez mi tartışmalarında olduğu gibi, kimsenin ATMA-CA uslûbuyla ''teşhircilik'' yaparak,toplumu ''zihinsel röntgenciliğe'' , tecessüse sürükleme hakkı olmadığını düşünenlerdenim. Eğer öyleyse kadın- erkek hepimiz örtülerimizden sıyrılıp,çocuğumuzdan ve anamızdan çekinmemecesine ağzımıza geleni ağız dolusu dışarı atalım ve bu anlatımda metodtur,edebiyattır ve bütün bunların hepsi imgedir,yazının ve sözün zenginliğidir diyelim...selam ve sevgilerimle / Hüseyin Caner
hüseyin caner'e ilhami atmaca içindir.
Çar, 17/10/2007 - 14:24 — Fatih TEZCANesselamualeyk ismail kılıçarslan;
en az, yakın arkadaşına fısıldayacağı bir amiyane tabir için bile birkaç defa etrafı kontrol etme basiretinde bir müslümandın...o yüzden "kendisini hayatın bazı kedere kafi konuları ve kefere kafir konukları için sövmekten zor alıkoyan bir Fatih Tezcan" için korkulası değil bil-akis konuk olasılasısın...
şiirinin başlığı ve son mısrası arasındaki paslaşmayı yolda yürürken ve şiirinin ismini düşünürken farkettim...
Müthiş bir farkındalık oldu..."Yaklaşan:şeriatı mı istiyorum lan ben yoksa" gibi bişi çıktı ki... enfesti..
inşaallah vehmetmemişimdir...şiir konusunda gözlesen beni:Necip Fazıl ve senden başkasının şiirine bir şey diyor muyum bak, göremezsin. Ben bazı şiirleri okuduktan sonra kendim şiir yazmama rağmen asla şiir konusunda konuşmamaya karar vermiştim. Bu ilk...İsmine istinaden yani... :)
esselamualeyk hüseyin caner;
böyle bir ince öyle bir nazik seyretmekte olan eleştirinizin sonuna o populist analojiyi neden koydunuz ?...
Yani Kılıçve Arslan'dan "burada" diye çekinmek doğrudur tamam da Atmaca "burada yok" diye atmak ne kadar hak?Bakın İlhami Atmaca ve g-string ile alakalı çok konuştum. O konuyu buraya taşımadım, bunu istemedim de çokça...İyi de olabilirdi belki ama site kaldırabilir miydi bilemedik...Sona Sami Yusuf konusunda müşahade ettim ki özellikle beni o konuda engelleyen Şadan Ercan ağabeyim haklı çıkmıştı, iyi olmuştu.
Ama Hüseyin Bey acizane tavsiyem, her kim ve ne olursa olsun barnaaan göz-terdiğine bakınız barnaaa değil...
ne tecessüsü sonra Allah aşkına hüseyin caner beyefendiciğim? İlhami Atmaca kime "sokakta yürürken pardesüleri tunikleri gözleyin g-string var" demiş !!!Bunu ima eder bir koku var yazınızda...Yanlışsam düzeltiniz.Değilsem iftiraya girecek cürm, tevbe ediniz!Çünk o müslüman onu demedi!Yazısını okumadan oklayanlardan olduğunuza su-i zan etmek üzereyim!
Hep söylerim: "Okumadan oklamayın!"
Böyle bir şeyi değil beyan etmek ima etse dahi karşısında ilk Fatih Tezcan'ı ve fikirdaşlarını bulacağını bilirdi !
Ama bil-hassa Hürriyet'in ve diğer cinsel-dinsel orta bulduğunda golcülüğünü göstermek konusunda misyoner olan medya'nın tarruzundan beri karşısında değil arkasında olduğumu da bilir ve biliniz.Buna belki siz değil ama o konuda sadece on beş dakikalık bir izah yaptığım ve benle de röportaj yapmak için yanan tutuşan ama bana ulaşmasını engellediğim Hürriyet muhabiri şahittir.
Bakınız o kişi ve o yazı ahlaksız değildir, tam tersine ahlağı tavsiye etmiştir.İsterseniz erkek erkeğe daha fazla açılırım ama "izah çabamı ikna çabası olarak algılama"manızı rica ederim. Yani şu anda okumakta olduğunuz satırların sebebi İlhami Atmaca'yı eleştirtmemek değil eleştirirken soyadında bölücülük yapmaktan tutun da teşircilik iftirasına tmaya kadar envai provakasyonlara girmemeyi, eleştirirken eleştirilecek durumlara düşmemeyi tavsiye etmektir.
selam sevgi ve hürmetlerimle .
"Camilerde cemaat yerinde hep cemadat;
Siner de köşelerde Hak'tan beklerler imdat! .."
Necip Fazıl Kısakürek
Fatih Bey'e selam ve saygılarımla
Per, 18/10/2007 - 02:59 — hüseyin canerAleykümselam aziz dost;
populist kıyaslama yapmak için İlhami Bey'i taşımadım buralara...konuya bu derece yoğun yaklaşımını doğru bulmadığımdan dolayı belirtme ihtiyacı duydum.Yani kölesel tüketim ve sekülarizme- (Atmaca' nın tabiriyle dikkatleri çekmek için) g-stringle yaklaşmayı,odaklaşmayı şık görmediğim için örneklendirme gereği duydum.
RENKLİ DERGİSİNİ de çıktığı günden beri okurum.Sevgili Fatih Bey,zannederim ''tecessüs'' ifadesini yanlış anladınız çünkü yazımdan aldığınız koku sizin anladığınız manada değildi. Şöyle ki,teşhiri ben bahsettiğiniz medyaya mahremiyeti açma konusunda kastettim.Çünkü,İlhami Bey, evet, pardesülüleri,tesettürlüleri gözlemleyin demedi fakat ''...Eee ne var bunda dediğinizde, g-string tercih edenler arasında tesettürlü genç kızlar ve kadınların da hatırı sayılır miktarda olduğunu söylesem sanırım durum hayli nazikleşir...'' ifadesi sanki bilinen bir şeyler var ve bunun ifşası (ifşa'dan da bir şeyler çıkarmayın lütfen)olarak algılandı kanaatindeyim.kimseye iftira atma ve kara çalma peşinde değilim.Hele hele sizin deyiminizle ''provakatör'' asla değilim ve ALLAH'a sığınırım ve O'na havale ediyorum .ATMA-CA ifadesini de İlhami beyden yukarıda alıntı yaptığım tespitine veya iddiasına hasrederek söyledim,böyle biline...Yoksa sizin ısrar ettiğiniz gibi İsmail Bey burada olduğu için tırstığımdan,İlhami Bey'in yokluğundan istifadeyle karanlık kabadayılığına soyunma gibi bir bayağılık içine girmedim,girmem de.
Ayrıca kimseyi de ahlaksızlıkla suçlamadım fakat belirtiğiniz ahlaklılık öğretisi bu denli mahremlere inerek yapılmamalıydı diye düşünüyorum.sürçü lisan ettimse affola.Konunun muhataplarından özür dilerim.
Ayrıca,Güzel Dost;uyarıların için gönülden teşekkürler...Fakat '' barnaaan gösterdiğine bakınız,barnaa değil'' ifadesine öyle bastırmışsınız ki bir an ''barnağınızın'' gözüme gireceğini zannettim.Neyse Elhamdülillah parmaklara bakmamayı öğrendiğimiz neredeyse çeyrek asır oldu.Yine de eyvallah...
Dosta sahip çıkmak, ona kol kanat germek,arkasında olmak kadar güzel bir duygu yok bilirim.Allah sizden bu konuda razı olsun.Sizi Cennetine koysun.
Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu'nun ifadeleriyle, evet dost öyle kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber'in yatağında yatar.İşte O' na Dostların Şahı denir.
Dost öyle kişidir ki;kucağında mübarek bir emanet vardır.Mağarada bütün delikleri elbisesinden parçalarla tıkar,son deliğe tabanını dayamıştır.Dost son deliğe tabanını;taban gibi görünen gönlünü uzatandır,gönlü ile orayı tıkayandır...Herhalde o yüzden tasavvufta ''yol evladı olmak bel evladı
olmaktan evladır derler.'' Dostça kalasın,selam ve sevgilerimle. Hüseyin Caner
"batılı tasvir, zihni ifsad" hatta iğfal...
Per, 18/10/2007 - 00:54 — enes yıldızismail kılıçarslan'la Ablam Uzak Ülkede, İlhami Atmaca ile de Rapunzel vesilesiyle tanıştım. Kılıçarslan, kendince bir usluba sahip, beğenen ya da beğenmeyenin pek değiştiremeyeceği bir üslup anladığım kadarıyla. Neyse odur ve bence böylesidir güzel olan... "Amerika Sen Busun..." şiirinde de görmüştük bunu ve bence çok iyi de oturmuştu yerine.
İmdi böyle şairler ve şiirler dururken, bu mevzular nedir Allah aşkına, Atmaca'ya ithafen yazılan meseleyi okurken midem bulandı resmen. birileri böyle abesle iştigali meslek edinmiş diyelim, yahu bize ne bundan ? buraya neden taşınıyor bu? bunu buraya taşımak son derece kabih olmuş...
son çare cemaat yönetimi de yazılara RTÜK'ten ödünç işaret uygulamasına başlasın bari. zira kanaatimce bu gibi meseleler seviyeyi ziyadesiyle düşürüyor...
her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...
abesle iştigal eden birilieri kim?
Per, 18/10/2007 - 03:13 — hüseyin canerSevgili Enes Bey;Kastınız ben veya bizlerse asla böyle bir ithamı haketmiyorum bilesiniz.Amacım tartışma çıkarmak değildi ve burada noktalamak isterim.Boş ve abes işlerle uğraşmadığımı göstermek için uzun uzun yazışmaya gerek yok.Sadece sizden istirhamım google da hüseyin caner tıkla ve en azından '' okumayeri'' ndeki yazımı tıkla beni az çok tanımana yardımcı olacaktır.sevgilerimle... H.Caner
Yaklaşmakta Olanın Dili
Per, 18/10/2007 - 16:12 — Mustafa Burak Sezer`Yaklaşan
yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır
hatta belki utah jazzın oyun kurucusu kimdi diye sorarak
inceden puştluk yapıp, türbanla denize girerek beş yıldızlı mekanlarda
halkların ensestliğine, ensesi kalınlığına törenlerde şapka takanların
siyasi şiire, kara öykülere, allahsız baladlara selam eder
gözlerinden öperim eskiden böyle miydi diyenlerin
eskiden böyle değildi, padişah efendimiz vardı başımızda
ulufe dağıtır, ferman çıkarır, biraderini boğdurturdu kulelerde
ne güzeldi rum kadınların şuh edalı şarkıları, ne güzeldi tacettin dergahı
eskimiş bir paltoya istiklal, ne de güzel yakışırdı
ya istiklal ya ölüm zaten aga
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil
mümkün değil kredi oranlarında indirim yapmamız
promosyonsuz alışveriş imkansız, onlar da gelmeyiversinler cafelere
hem zaten oralarda ne varsa artık televizyonlarda da var
görülmesi gereken ne varsa vallaha da billaha da
bana inanmazsanız hemen kısa mesajla sorabilirsiniz tanrıya
zira devrimizde asla girilmez Allah’la kul arasına
Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa`
Merhaba
İsmail Kılıçarslan başlıktan da anlaşılacağı üzere yaklaşmakta olanın bir planını çizmeye çalışıyor. Kaotik, paradokslarla dolu kırmızı bir çağı da tut-i dil, kelebekler, börtü böcekler edebiyatının diliyle anlatması beklenemezdi sanırım! İçine edilmiş bir çağın, hipokratların, çıkarcıların ve ne olduğu, sağı solu belli olmayan adamların, şablonunu suya sabuna dokunmadan anlatamazsınız.
Benim kaanatim, yeni çağ şiiri argosuz ve küfürsüz anlatılamaz. Eksik kalır o zaman. Şair sokakta olmakta olanı, arka mahallelerde, kulislerde, meclislerde eşyanın hakiki yüzünü görmezden gelerek şiirini kuramaz bu devirde. Ya olanı görecek ve göstereceksin, ya da müteşair olarak öleceksin. Budur, böyle kalırsın, katastrof gibi.
Roman yazıyorsun mesala, kalkıp bir İstanbul kahvesini tasvir edeceksin, oradaki küfürü, pis ağzı romana koymazsan sen üçüncü sınıf bir yazar olursun. Küfür etmek istemiyorsan, argo kullanmak beni bozar diyorsan, yazmayacaksın oturacaksın. Başka şeyler yazacaksın. Menkibe yazabilirisin, tarihi kıssalar ve hikayeler filan.
Yani diyor ya şair, " yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar/
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır" günümüz statik müslümanının halini ne güzel ifade ediyor.
Sonra slogan atan bir gürühu, " ya istiklal ya ölüm zaten aga/
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil" sadece slogan atmakla kaldıklarını ikinci dizesinde umurumuzda değil zaten istiklal, ölüm filan, biz yaz tatilinde gidilecek mekanların mübarekliğine, muhtaşemliğine bakalım kafidir; ifadesine icazla taşıyor.
Sonra, " Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa" keskin bir bitiriş. Söylenmek isteneni, ani bir bitiriş ama yerinde bir bitirişle noktalıyor. Aslında bitmiyor şiir, sen düşünmeye başlıyorsun. O zaman şiir başlıyor zaten.
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
şiir, argo, küfür... bu kadar kolay mı?
Per, 18/10/2007 - 18:52 — Mustafa Selim Yar"Benim kaanatim, yeni çağ şiiri argosuz ve küfürsüz anlatılamaz. Eksik kalır o zaman. "
kesinlikle katılmıyorum...
Edipler de edepli olmalıdır... (Said Nursi)
Nurcu filan değilim, tepkimi ilk fırsatta dile getiririm... lakin bu kadar da olmaz, olmamalı...
tepkini dile getir, rahatsız ol ve şiir yaz! yaz da ne demek küfür olmadan olmuyor?
şiir küfürse ben yokum arkadaş... Allah uzak tutsun beni bu tür şiirlerden...
küfrü kınıyorum...
tamam arkadaş
Per, 18/10/2007 - 20:27 — Mustafa Burak SezerTamam işte arkadaş, "ya istiklal ya ölüm zaten aga" deyin siz.
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
konu
Per, 18/10/2007 - 19:54 — ahmed esadsevgili m.b.sezer;
İsmail Kılıçarslan başlıktan da anlaşılacağı üzere yaklaşmakta olanın bir planını çizmeye çalışıyor. Kaotik, paradokslarla dolu kırmızı bir çağı da tut-i dil, kelebekler, börtü böcekler edebiyatının diliyle anlatması beklenemezdi sanırım! İçine edilmiş bir çağın, hipokratların, çıkarcıların ve ne olduğu, sağı solu belli olmayan adamların, şablonunu suya sabuna dokunmadan anlatamazsınız.
Benim kaanatim, yeni çağ şiiri argosuz ve küfürsüz anlatılamaz. Eksik kalır o zaman. Şair sokakta olmakta olanı, arka mahallelerde, kulislerde, meclislerde eşyanın hakiki yüzünü görmezden gelerek şiirini kuramaz bu devirde. Ya olanı görecek ve göstereceksin, ya da müteşair olarak öleceksin. Budur, böyle kalırsın, katastrof gibi.
Roman yazıyorsun mesala, kalkıp bir İstanbul kahvesini tasvir edeceksin, oradaki küfürü, pis ağzı romana koymazsan sen üçüncü sınıf bir yazar olursun. Küfür etmek istemiyorsan, argo kullanmak beni bozar diyorsan, yazmayacaksın oturacaksın. Başka şeyler yazacaksın. Menkibe yazabilirisin, tarihi kıssalar ve hikayeler filan.
şu açıklamayı yaptıktan sonra
Yani diyor ya şair, " yani belki de mehdi hepimize email atar, nanik yapar/
gider biat eder cennet garanti deriz, yerimiz hazır" günümüz statik müslümanının halini ne güzel ifade ediyor.
Sonra slogan atan bir gürühu, " ya istiklal ya ölüm zaten aga/
ya bodrum ya şeysel adaları, başkası mümkün değil" sadece slogan atmakla kaldıklarını ikinci dizesinde umurumuzda değil zaten istiklal, ölüm filan, biz yaz tatilinde gidilecek mekanların mübarekliğine, muhtaşemliğine bakalım kafidir; ifadesine icazla taşıyor.
Sonra, " Allah, kul, mehdi, türban… Şeriat mı istiyorum lan ben yoksa" keskin bir bitiriş. Söylenmek isteneni, ani bir bitiriş ama yerinde bir bitirişle noktalıyor. Aslında bitmiyor şiir, sen düşünmeye başlıyorsun. O zaman şiir başlıyor zaten.
şu açıklamayı yapmanıza gerek yoktur.
zaten şiirin açıklanacak bir yeri de yoktur. divan edebiyatı yapmıyor ki hazret la! (pardon "la" malezya yazısında kullanılıyordu)
not; şimdi ismail kılıçarslanı ben böyle benimsedim artık. arasıra ağzını bozan bir şair. ne bileyim mesela bundan sonra ismail kılıçarslan "seni seviyorum aşkımın beyaz papatyası" diye bir mısra yazsa ben onun devamını bu önkabulle şöyle okurum yaw " seni seviyorum beyaz papatya" ben bu papatyanın babasını da, gelmişini de, yedi sülalesini de............ seviyorum" :))
"ateşe su
leyla,leyla"
gayrı ahlaki düşünce biçimleri...
Per, 18/10/2007 - 20:28 — enes yıldızziyadesiyle alınmışsınız ancak ben sizi kastetmedim. bahis mevzu saçma fikriyatı üretenler ve ellerinde oyuncak gibi eviren çevirenlerdi kastım. herhangi bir kişi ya da kişiler değil, söz konusu olan gayrı ahlaki düşünme biçimleri idi benim için...
siz de bu mevzuyu buraya taşımasaydınız daha iyi olurdu kanaatimce. gerçekten çok eğreti durdu. her neyse, konuyu dağıtmaya katkıda bulunmayayım...
her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...
Şiir ve öfke
Per, 18/10/2007 - 20:50 — Ayşenur DemirelŞiir üstüne konuşmak bana düşmez biliyorum. Şair değilim, şiir uzmanı da… Ama naçizane bir şeyler söylemeden edemeyeceğim. Ben de şiir de argodan hoşlanmayanlardanım. Hele de mesela aşk şiiri yazıyorsunuz diyelim; “seni seviyorum lan ” falan denmez tabii. Hoşluğu, şıklığı bozar bence. Ya da ne bileyim duygusal giden bir şiirin tam ortasına erotizm katmak... Bana hep rahatsız edici gelmiştir. Yani evet argo, müstehcenlik şiire yakışmıyor bazen. İncelik istiyor şiir, estetik istiyor. Ben buna önem veriyorum açıkçası…
Ammaaa. Bunları ustaca kullanıyorsan o zaman iş değişir. Hem bir de düşünün ki: Konumuz ülkem meseleleri. Canımız burnumuza gelmiş, bıçak kemikte…Dişlerimizi sıkmaktan dişlerimiz dökülecek, saçımız ağarmış artık. Tahammül edemez hale gelmişiz. Zehir zemberek dilimizde. Hani patlamaya hazır bomba gibiyiz.E bütün bunlar düşünüldüğünde şiire argo girmesi kaçınılmaz bence. Yani şair ruhluysanız, duyarlıysanız, bütün haksızlıklara eyvallah diyecek adam değilseniz argoyu da kullanırsınız. Yani öfkesini dile getirmesi de yine şairin şairliğinden kaynaklanır diye düşünüyorum. Onun deli kanından belki. Ki bu tür şiirler sakin de olmuyor zaten. Öfke yakışıyor bu şiirlere. Ve bazı şairlere ne de yakışıyor öfke. İsmail Bey’in zaten bunları duymaya ihtiyacı yok biliyorum ama söylemek istiyorum; yakışıyor “lan”lar falan. Hani o “lan” olmazsa eksik kalacak gibi şiir. Yani uyum içinde, tamamlıyor. Bazılarında eğreti durur mesela. Ama bazı şairler öyle bir işler ki argoyu rahatsız etmek bir kenara dursun insanı yerinden oynatır. Bağıra bağıra söylemek istersin şiiri. Ben kanımı kaynatan şiiri seviyorum. Öfkeli şiirleri seviyorum. Arada argo olsa bile. Öfkeliyim çünkü ben de. Ancak işte yani nasıl işleyeceğini bileceksin. Argonun da bir adabı var değil mi? İsmail Bey bunu yapıyor, başarıyor. Üstelik birilerine ağır küfürler de savurmamış. Geçen birinin şiirini okudum mesela. Tamam isyan ediyorsun anladık ama milletin anasına küfrettmek niye? İşte o rahatsız etti beni. Şık durmuyor yani. Ama bu şiirde durum başka.E şimdi o kadar argo da gözümüze batmasın bence. Hani diyorum konumuz ülkem meselesi ise, şairin de artık canı burnuna geldiyse, hani bir de ustaca kullanıyorsa, abartmadan yani… Çok da rahatsız edici değil bence. Konuya da yakışıyor hani. Tabii bunlar şahsi fikirlerim. Yoksa en başta da dediğim gibi bir şiiri olumlu ya da olumsuz eleştirecek yetim yok benim. Haddim de yok. Ama bu; şiirden anlamadığım anlamına da gelmiyor. Bir şiir sadece ruhuma değip geçmemeli. İliklerime kadar işlemeli. Ben vurulmalıyım. Böyle hissetmeliyim. İşte bu şiir vurucuydu benim için.
Neyse sadede geleyim; ben biraz önce harika bir şiir okudum. Teşekkürler İsmail Bey…
Selam ve dua ile…
Biz Sıkılgan Bir Ümmetiz İşte
Cum, 19/10/2007 - 13:44 — Taha MansurBir bir sıkılgan ümmeti rüyalarını bile anlatmayan
Anlatmayan müziğ ritmini ve oluşunu
Geçmiş geelecek ne varsa kafasında
Anlatmayan bir kadırganın yalınayak tarihini
İsmail Kılıçarslan "Kimsenin Bilmediği" adlı şiirinin girizgâhında aynen böyle diyordu. Ve bu ona daha çok yakışıyordu. Ama ne yazık ki toplumsal travmadan elimizi ayağımızı kurtarmak yerine hepten onun içine girmeye çalışıyoruz. Kirlenen herşeyin ortasında bas bas bağırıp değirmene kılıç sallamaktansa, temiz kalabilen ama hiç anlatılmayan yanlarımızı anlatabilsek keşke. Mağara adamlarına taş atmaktansa mağarayı ören güvercini anlatsak keşke. Onlar bizim herşeyimizi değiştiriyorlar farketmeden. Dinlediklerimizi değiştiriyorlar. İzlediklerimizi değiştiriyorlar. Dilimizi değiştiriyorlar. Kültürümüzü değiştiriyorlar. Bizim yaptığımızsa bu asimile nöbetleri esnasında birkaç mola sancısı ve birkaç ezilmiş yumruk. Neyse. Suya sabuna dokunmadan, ben şairin kalbine saplanarak geçeyim yine çocukluğumdan.
"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/
Modern Şiirin Bulanıklığı ve Kaosun Şiiri
Cum, 19/10/2007 - 15:41 — Mustafa Burak SezerMerheba
"Mağara adamlarına taş atmaktansa mağarayı ören güvercini anlatsak keşke."
"ağır ol bay düzyazı/ sen ancak uçağa binebilirsin" der ikinci yeniden Cemal Süreya. Kardeşim mağaradan adamlar çıkıyor, adı üstünde adamlar mağaradan çıkıyor, kıllı, eğitimsiz, peypaye, berduş, kılıksız kifayetisiz, hukuksuz ve allahsız ve maganda, medeniyet görmemiş, bu yüzden mağara medeniyetini benim medeniyet görmüşlüğümle değiştirmek istiyor sen kalkmış "sentimental olun, kuşlar ötsün, kelebekler uçsun, bahar gelsin çiçekler açsın, güzel günleri analım, bugünün pisliğini görmezden gelelim, güvercinleri çizelim." gibi şeyleri demeye getiriyorsun tefsir edersek! Ayrıca bahis konusu mağara Hira ise, o mağarayı örümcekler ördü. Tabii onlarda Alllah'ın mahlukatından. Güvercin konusu Hrat Dink meselesinden geliyor. Hepimiz güverciniz, hepimiz ermeniyiz filan.
20. yüzyıl şiiriyle 21. yüzyıl şiiri karekter olarak çok farklıdır. 20. yüzyılın şiirinde dostunuz, düşmanınız bellidir mesala. Kimin size vurcağını, kimin sizin safınızda yer alacağını, siz kime vuracağınızı bilirsiniz. Güvercinler, mağara adamları, medeni insanlar filan yerli yerinde ve az çok belirgindir. Oysa 21. yüzyıl gerçek kaosun, paradoksların hakiki anlamda başladığı çağdır. Artık safınızda kimler var, düşmanınız, dostunuz kim kestiremessiniz. Her an birisi, tanımadığınız bir herif size cephe alabilir, her an arkadan bıçaklayabilir sizi dost dedikleriniz. İşte mesala kalkıp olur olmaz yazıların altına, olur olmaz, alakasız adamların adını pat diye yapıştırır herifler. Hadiseye bin dereden su getirir yine alaka kurarlar. Yani dost, düşman, münafıklar bir arada yaşar, aynı atmosferi solur. Pisliğin içinde temiz kalmak, güvercin masalları yaratmak, mazinin nostaljisinde yaşamaktır. Zaten bu mazinin nostaljisinde yaşamak Müslüman toplumların içinden çıkamadığı bir fenomen ve bu yüzden geri vitese takılı bir halde yaşıyoruz.
"Şiirde saf güzeli dile getirme esas olmakla birlikte, bugünün sanatında çirkinin de yeri vardır. Rosenkranz 1850'de 'Çirkinin Estetiği' diye bir kitap yazmıştır. Hayatın içinde bayağı çekip çıkarılamayacağına göre, şiirde bayağı olanı da anlatılabilir, ama o şiirin ona değmesiyle bayağı ve çirkin olmaktan çıkar, bir estetik görünüme bürünür." der Sedat Umran. *
Allen Ginsberg, America adlı enfes şiirinde,
\
"America I've given you all and now I'm nothing.
America two dollars and twenty-seven cents January 17, 1956.
I can't stand my own mind.
America when will we end the human war?
Go fuck yourself with your atom bomb"
Derken Amerika'ya öyle güzel söver ki, bu salt, basit bir küfür olmaktan çıkarak şiirde estetikleşir ve siz bu parçayı şiirden çıkardığınızda şiirinin bütününü, özünü de çıkarıp atmış olursunuz.
Oysa Küççük İskender oğlanı, Allen Ginsberg'in meşhur şiirinden etkilenerek, Türkiye diye bir pastiş yazmaya kalkışmıştı. Oğlan sayıklamanın ötesine gidemeyerek sapını milletin gözüne, orasına burasına sokmuş, cücüğünü göstermitir adeta. Estetiğin içine eden kompleksli sayıklamaların içinde boğulan bir karalamadan öteye gitmez mesala onun Türkiye'si.
Mesela T.S. Eliot, Hollow Man adlı şiirinde,
" We are the hollow men
We are the stuffed men
Leaning together
Headpiece filled with straw. Alas!
Our dried voices, when
We whisper together
Are quiet and meaningless
As wind in dry grass
Or rats’ feet over broken glass
In our dry cellar"
hollow man'i Türkçe söylerken. "stuffed" kelimesini ben "kaskaslanmış" olarak Türkçeye çevirdim. Stuffed kelimesini 'doldurulmuş bir madde olarak, tıkıştırılmış' olarakta okumamız mümkün. Ama argoda kullanılan stuffed kelimesini çeviriye alınca, "düdüklenmek, kaskaslanmak" manasına ulaşırız. Kaskaslanmak ise biraz daha derine inersek argoda düzülmek manasına gelir. Fakat şiirde estetikleşen bir argodur bu. Dikkat ederseniz, şiirin bütününde, gerek Allen Ginsberg, gerek Eliot'un şiirinde argo dil defalarca tekrarlanmaz, gerekli yerlerde nadiren karşımıza çıkar ki bu da işin ucunu kaçırmadan argoyu ve küfrü estetikleştirmeye götürür onları.
Can Yücel'in meşhur dörtlüğünü biliyorsunuz! Seke seke gidilen yolları. Çatal yürek filan. Dörtlüğün tamamını zikretmiyorum ki meydan müsait değil. Halk arasında sıkça kullanılan bir küfrü o kadar güzel yedirmiştir ki şiire bugün bile pek çoğumuzun ağzına dolanır bu dörtlük. Ancak böyle ifade edilebilirdi zaten meramı. Çiçekli bahçelerde koştursaydı, bahar gelseydi filan işlevselliğini de, vuruculuğu da yitirirdi o dizeler.
"Modern şiirde, modern insanın durumu vardır. Modern insan esasen karmaşık, yani bunalımlı insandır. Dolayısıyla modern şiir de karmaşık olmak zorundadır. Biz modern insanın durumunu vermek istiyorsak, geçmiş estetik değerleri belli bakımlardan bir yana bırakarak kendi zamanımızın estetiğini kurmalıyız" der son olarak yine Sedat Umran.**
*Şiirde Metafizik Gerçek, Sedat Umran, İz Yay. Say.286-287.
**Aynı eser. Say: 294-295
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Ölen Ahlak İmiş Argolar Ölmez*
Cum, 19/10/2007 - 16:30 — Taha Mansur* Modern(!) Yunus Emre
Sevgili Mustafa Burak Sezer. Sanırım biz şiire iman etmişiz. Herşey bundan hâsıl oluyor. Ama bir paradoks yapıyoruz bu halde bile. Toplumun şiiri oluşturduğunu söylüyoruz farketmeden. Yani toplum nasıl bir suretteyse şiir o gölgelerle yoluna devam etsin istiyoruz. Bu nasıl bir pandomim? Şiirin toplumu oluşturduğuna iman etmiştik hani. Mesela şimdi toplum reel bir pornografik seyir alsa, çıkıp Manukyan imgeleri mi kullanacağız? Elbette aktüel bir havası olacak şiirin. Bir projeksiyon ile tüm toplumsal trajideye ışık tutacak. Ama şalter kimin elinde? Kalem tutanın mı yoksa hayalarını kalem eyleyenlerin mi?
Allen Ginsberg'i ya da Eliot'u herşeyiyle kabul etmiyoruz ki onlar bizim şiir budamız olsun. Banane onların argolarından ve küfürlerinden. Şiir, ahlaki duvarlarımızı yıkacak bir kutsallıkta değildir bizim dünyamızda. Şiir, dilini kerhanelerden ve kıraathanelerden bağımsız kılmıyorsa, o şiirin müridlerine ve şeyhine sahih bir akıl vacip olunabilir mi sizce? Kuran toplumsal olaylara ışık tutmamış mıdır mesela? O neden yoksundur peki argodan ve küfürden? Okyanusa giderken cebindeki yağmur tanesinden olan küçük korsan Lewis'e benziyor bu hal. Lewis'in yapması gereken okyanusu keşfedip cebindeki yağmur tanesiyle tüm okyanusu kendi öz düşüncesine matuf kılmaktı. Ama o büyüye kanıp okyanusun ilahlığına iman etti. Ne oldu? Boğulmuş bir Şiir....
Vites küçültmekten dem vurmuşsunuz. Bir ekleme de ben yapayım. Debriyaja basmadan vites yükseltemezsiniz. Tabi siz "otomatik portakal" izinde seyir almıyorsanız.
Saygılarımla.
"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/
yakışmaz !!!
Cum, 19/10/2007 - 23:35 — Osman UluYakışmaz,yakışık almaz, fikir,his,şuur,basiret gibi melekelerine egzersiz yaptırmayı, "tefekkür" kalıbına girme ihtimali var ümidi ve teyakkuzu ile değerlendiren mü'minlere yakışmaz.
Yakışmaz,nefsini öldürmedikçe, rabbine (c.c.) kavuşamayacağı bilgisinin,fikir dünyasındaki inci ve mercanlara kendi adına sahip çıkmama gibi bir tetiklemeye neden olmasından sonra,imanı ile övünmenin, iman zaafiyetine karşılık geleceğini bilen mü'minlere yakışmaz.
Yakışmaz,kendisine verilen herşeyin,kendisine verildiği bilincinde olan,üzerindeki fikir,beyan,belagat gibi yetenekleri nimet olarak görüp,her nimete kendi cinsinden şükür ile mukabelede bulunmak gerektiğine haiz,"şükreden bir kul olmayayımmı?",diyen mü'minlere yakışmaz.
Yakışmaz,insan olduğunu bilen,insanı islamın,imanın perspektifinde değerlendirme ile şereflendirilmiş,aslolanın ahiret yurdu olduğu bilincinde,bilinçlendirmek için nefsi ve nefislere gard aldıracak,misilleme için ajite edecek beyanların, onarımcılık değil,bozgunculuk olma ihtimallerini bile hesaplama titizliğinde olan mü'minlere yakışmaz.
Yakışmaz,taif isminde bir şehrin kendisine zulüm yaparak misafirpervelikte(?!) bulunan halkının halini ve kendi halini anlatma sadedinde “Allah’ım!(c.c.) Kuvvetimin za'fa uğradığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ederim...”
diyerek hatanın kendisinden kaynaklanabilme ihtimali olabilir endişesi ile sanki ben beceremedim,hakkı ile temsil edemedim, dercesine dua dua yalvaran kainatın efendisi Hazreti Muhammed (s.a.v.)’i sevdiğini iddia eden mü’minlere yakışmaz.
Yakışmaz, "Edep ya hû!" diye hem bir dua, hem bir ikaz mealindeki beyan ile eğitim ve öğretimine başlayan Osmanlıyı takdir ettiğini söyleyen ve bir şeyleri ve birilerini takdir ettikten sonra takdir nerde ? biz nerdeyiz ? diye, nefsine bakmayı görev edinmiş mü’minlere yakışmaz.
Yakışmaz İnşaallah,cümle mü’minlere ,her halleri ile,her sözleri ile temkin,reca,havf dengesini muhafaza etme edebiyle kalibre edildiklerinde…
Rabbim(c.c.) yakıştırmaktan hoşnut oldukların ile serfiraz eyle…
şiirde argoya evet!
Paz, 21/10/2007 - 12:46 — Murat SÖZERee şiirde de kullanmayacaksak nerde kullanalım argoyu yahu?
bu arada, yukarıdaki şiirde de pek bi argo ibare yok yani. şiirin neresini okuyunca "rencide" oldular acaba? bu kadar gevrek olmamalı, inceldiğimiz yerden kopacak gibiyiz. ne istiyorlar bilmiyorum; herkes ibrahim tenekeci gibi mi şiir yazmalı?! neyse...
şiirde argoya hayır
Paz, 21/10/2007 - 13:40 — Taha Mansur"Şiirde kullanmayacaksak nerde kullanalım argoyu yahu?" demişsiniz saygıdeğer Murat Sözer.
Bende birşey sorayım o halde. Şiir, edep binasının sigara içme odası mıdır?
Çok yaşa sen postmodern(!) Yunus. Hiç sigara içmemişsin.
"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/
Argoya HAYIR!
Paz, 21/10/2007 - 23:21 — yusa ırmakGeline gelişe kemâle ererek rûhânî bir güzelliğe kavuşan dilimizin rengin ve zengin kelimelerini bilmemiz ve korumamız gerekmektedir bu mesele sadece İsmail bey kardeşimi değil bütün insanların meselesi ve sorunudur. Bu sorumluluğu kesinlikle ve kesinlikle her bir kalem yerine getirmek durumundadır.. .
Geleyim meramıma…evvela kıymetli İsmail Kılıçarslan'ın cemaat'te şiirlerini yayınlatması çok hoş bir durum. Belki de bu duruma en çok ben seviniyorum...Ağır batmanası olan söz ustası şaire cemaatte hep söyledim şimdi de söyleyerek kulaklarınızı tırmalamış olayım ki ihtiyaç var… Bu zarureti en güzel İsmail abi karşılıyor. Hem biz kendisini tanıyoruz içi ne ise dışıda öyle olan bir insanla bendeniz karşılaştığım için çok da mutluyum. Tanışmamız ve muhabbetimiz neticesinde bana bıraktığı bu izlenim bu oldu... En azından mizacını, karakterini biliyor içinde hissettiklerini dışarıya vururken heyecanını kontrol etmekte çok serbest olduğunu ayan beyan görüyoruz ve gördük... İsmail abi çok heyacanlı ve çok dolu bir insan bunu daha önceki yorumlarımda da söyledim. Şimdi bazı yorumcu kardeşlerimiz bazı şeyleri fırsat bilip İsmail Kılınçarslan'ın şiirlerinin altına şiire, söze, kelama argo halleri dilimize misafir etmemizi istiyorlar. Böyle düşünenleri esefle kınıyorum…Benim tanıdığım İsmail Kılıçarslan, Hakan Aslanbenzer gibi gaza gelecek bir insan değil. O da biliyor ki argo söz ve halleri bir müslümanın ağzına yakışmıyor... Sadece, "Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler." [İsra 17/84] düsturu ile harek ediyor. Bu durumu küfre yorarak yakışıksız yorum giren kardeşlerimi ben bir daha aklı selime davet ediyorum... Efendiler! Her şey için olduğu gibi, dil için de bir kemâl noktası vardır ammenna ve sadekna. kemâle eren bu atalarmirasına hassasiyetle sahip çıkmamız, binler bahçıvanın emeği geçen ve renk, râyiha ve tadı ile meyveleri en olgun seviyeye ulasan bu Bağ-ı İrem'i kurutmamamız icab etmez mi? İsmail abi gibi cidden şiire emek vermiş bir insanın ürettiği ürünlerin ve meyvelerinin yarının çocukları semeresini toplarken ne düşünecektir? Şimdi Can Yücel’in şiirlerini okuyan bir insan hiç Can Yüceli rahmetle anacakmıdır? Dikkat ediniz ben her önüne gelenin şiirlerinde ya da konuşmalarında argosu ile uğraşmıyorum... Şair ve şiir adamı zerafetli olur diyorum. Bu yüzden her önüne gelenin, bu hususta konuşma ile tasarrufa hakkı yoktur. Oldurmayız da...
Hem İsmail abi gibi şairlerin, her hususta seçici ve hasas olması gerekir. Diline de, dîline de argo söz ve halleri misafir etmemesi gerekir. Çünkü sözlerin ilk tazâhür ettiği yer ağızdır. Dudağından şeker-şerbet sözler, hakk ü hakikat ifadeler, hikmet ü marifet beyanlar dökülen insanlar, şairane olurlar şair olurlar ve böyle insanlar aşılması gerekli olan en büyük vetireyi eteği suya değmeden yani argo ya başvurmadan aşarlar... Ben kendisi ile muhatap oldum İsmail abi sevgisini de, öfkesini de aks ettirirken yüzlerimize nezaket ölçüleri içinde izhar etti. İşte şair adam böyle olur dedim kafamdan ne müfrit, ne de müferrit; yani ne fazla aşırı, ne de fazla umarsız. Adam sarrafı olmuş ve konuşmasında itidali elinden kaçırmayan ve bu itidalini de sürekli kılan istikamet insanına, şairine, kalkıp küfürbaz şair yakıştırmasını yapan aklıkıtlara söyleyecek söz bulamıyorum... Sunî çiçekleri ve plastik meyveleri dallara yapıştırmaya benzeyen bu sorumsuz davranışla, dil ağacına takılmak istenen, hem de dilimizin bünyesine uymayan uydurma ve zevksiz kelimeler, sonra edebiyat adına toplanıp bir milletin lisan sofrasına sunulamaz efendiler... Allanıp pullanıp sunulsa bile, millî bünye o sentetiklerin bir kısmını geveleyip tükürecek, bir kısmını da o haliyle, yutmuş dahi olsa- sindiremeyeceği için kusacak veya er geç sinesinden söküp atacaktır. İleriyi düşünün öyle konuşun… Mideden helal abi sana, sen söyle argo sana yakışıyor demekte neyin nesi??? Dünyanın dört bucağından getirilmiş cevherleri, tarihimizin akışı içinde işleye işleye güzelleştirerek hoş, güzel, cana yakın ifadeli, mücellâ mücevherler, "gülümseyen inciler" haline getiren edebî dehalarımız ve edebiyat sarayımızı bu harika malzemelerle kuran mimarlarımız tarafından bütün bunlar, yüce nakışlar ve muhteşem tezyinat halinde yerlerine oturduldukları sonra, dil inceliği ve ses âhenginden nasipsiz, tarih ve maneviyat şuurundan yoksun bir kısım duygusuzlar, o nâdîde saraya, dil hazinesi olan o atalar yuvasına girerek mücevherleri kırıp dökmesinler, nakışları bozup parçalamasınlar rica ediyorum... Daha sonra da kendi heveslerine göre bazı boncuk ve cam parçalarını yerlerine takıp takıştırmaya çalışmasınlar. Yani "bed, cıvık ve yüzsüz" uydurmaları, kelime diye takdime uğraşmasınlar. Tabii sîne-i millet bunları kabul etmedi hepiniz bunun örneğini gördünüz hepiniz bu insanlara bir dirhem dahi pirim vermedi gördünüz. Nasıl kabul edilebilirdi ki…
Bu şairlerin: kelimeleri, ibarenin içinde, tımarhaneden fırlayan akıl hastaları gibi koşuyordu insanın kulağına….Hepsinin sırtında aynı urba yokmuydu? Bakışlarında aynı mânâsızlık yokmuydu… Bakın o argo söz ve halleri şiirlerinde neşr eden adamlara?! Neye benzediklerini göreceksiniz..Ne, âhenk, ne edâ, ne ritm birşey yoktu ki. Her dem bir şair iç âleminde, ruh dünyasında derinlemesine gelişen ve yenilenen bir dünyanın insanının dilinde elbette kelimeler de mânâ kazanacak, onlar da olgunlaşarak yenilenecektir. Her kemâl yeni, her bayağı fersude yoksa daha cismâniyetin kabuğunu kıramamış, ruhu öldüren, kalbi söndüren maddeci bir anlayışın baskısı altında ezilenlerin, yenilik adına yaptıkları işler, tahribattan öteye geçemez söylemiş olalım… Onların, mânâ yüklü, çok buutlu şeffaf kelimelerimizi atıp, katı bulanık ifadeli uydurmalarına yenilik diyemeyiz a dostlarım... Evet, "Sudaki gölgemi okşayamam bile." Madde, ruhtan ve ruha yakın inceliklerden ne kadar uzaksa, maddeci de onlardan o kadar uzaktır. Halbuki bizim millî yapımızın, iç aydınlığımızın yansıması olan lisanımızdaki kelimelerin ifadeleri, onların kalıplarına, katı ölçülerine sığmazki. Onların ileri sürdüklerinin çoğu, argonun dahi aşağısında kalır bu. Şu içinde bulunduğumuz durumu rahmetli Cemil Meriç şöyle dile getirir: "Argo, kanundan kaçanların dili, uydurma dil, tarihten kaçanların.. argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hâfızasını kaybeden bir neslin, argo, her ülkenin; uydurma dil ülkesizlerin." Ruhun binlerce kez şad olsun üstad…
"Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır" diyen yazar, onun bir milletin hâfızası, yani heyecanıyle, hassasiyeti ile milletin kendisi olduğunu ifade ederek o deryaya dalmamızı ister: "Kamus, bir umman. Derinliklerinde inciler gülümser. Kimi sevgili göğsünde parlayacak, kimi bir tâcidâr alnında, kimi sedef mahfazasında unutulacak."
"Kamus bir umman, dualar uğuldar derinliklerinde, destanlar coşar. Şâir bu sesleri duyan ve duyuran."
"Kelime ormanda uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade."
"Bir davet olarak güzel kelime, dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven."
"Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete."
Kelimesiz düşünmek imkânsız olduğu için kelime bilgisi düşünce ve zekayı geliştirdiğinden dolayı medenî dünya kelimelerdeki bu muazzam kuvveti geniş ölçüde tecrübelere girişmiş bizim kardeşlerimiz de helal ağabeyciğim argo söz sana yakışıyor safsatasını ortaya atıyor...
Son söz olarak söylemek istediğim şey ise şudur;
Ey şair kardeşlerim, Kimileri konuşurken toplar, kimileri dağıtır; birileri konuşurken kazanır, diğerleri kaybeder... Terbiye mühim. Fakat neticede "Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler." [İsra 17/84]…vesselam..
Editöre not: Dilenirse Blog olarak konulabilir...Muhabbetlerimle...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
yuşa abi ellerinden öpüyorum
Pzt, 22/10/2007 - 00:07 — Tahsin Sofuoğlu (doğrulanmadı)Selamunaleyküm Yuşa Kardeşim, yorumunu görünce biraz mutlu oldum. Esasen meselenin ciddiyetine vukufiyet arzı endam etmiş kalem sayısı bu cemaatte pek az. Dil diyorsunuz ki bu öyle basite alınacak bir mevzu değil...Kim çocuğunun kendisine "Heyyy Moruk" demesini ister? Esas sorun butür çaplı düşünmeyen kardeşlerimizdedir. Dilimize, şiirimize, makalelerimize, konuştuklarımıza bu argoyu sokarsak ne kazanırız? Herkes bir kendine sorsun! Bu halin kusurlu ve aksak taraflarının, gençlerimiz üstündeki etkilerini bir düşünün?! İlerleyen yıllarda bu halde konuşan bir neslin çıktığını filan düşünün?! Kim kanser olmaz bu durumdan? Kesilmesinden korktuğumuz bir el veya kol da olabilir, ama unutmamamız gereken husus, işin önü alınmaz boyutlara ulaşır olmasıdır...buraya hepinizin nazarı dikkatini çekmek istiyorum... Hem tatlı söz yılanı deliğinden çıkarırmış derler. Demek söylemesini bilmek lâzım. Öyle diyordu Yunus "Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz/ Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz/ Söz ola kese savaşı; söz ola bitire başı/ Söz ola ağulu aş, yağ ile bal ede bir söz" Isırır gibi konuşan, hırçın, bıçkın, asabî, iğne batırır gibi, bıçak sokar gibi konuşan insanları sevebilir misiniz? Bir de merhem sürer, kevser sunar gibi konuşan, huzûr iklimleri oluşturan, meltem meltem esen insanlara bakın.. Sanki birer cennet bahçesidirler öyle değil mi? Ahh Akifim, ahh Necibim ve Asımın nesli...
"Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim nişan için bükerse bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur."
çekilin aradan ben öpeyim
Pzt, 22/10/2007 - 00:33 — Taha MansurYusa Irmak ve Tahsin Sofuoğlu'yu, yılanın delikten çıkışını engellemesi muhtemel olan tıkaçları açma gayretlerinden ötürü kutlarım.
Argonun dilimize daha da sirayet ettiği günleri tahayyül etmek bile istemiyorum. O zaman mesela sevgili kavramına atıfta bulunmak isteyince nasıl anlatacak derdini yazar? "Her sevgili bir mabettir bana / Gölgesinde ağlamaklığım tutar" yerine "Her manita bir mabettir bana / Gölgesinde ağlamaklığım tutar" ifadesinin kullanılması, kârisinin reaksiyonunda ve dizenin kuramsal açılımında ne gibi farklar gösterir, sanırım düşünülmesi gereken bu. "Özgürlük özün gürlemesidir" sözüne hiç girmeyeyim. Filhâkika bu blokta gürlemeler yerini fi-gürlemelere bırakmış gibi ne yazıkki.
Saygılarımla.
"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/
Argonun Dayanılmaz Hafifliği
Pzt, 22/10/2007 - 00:46 — Mustafa Burak SezerMerhaba
Hayırdır, poetika filan mı oluşturuyorz? Şiir dili böyle olur, şiir böyle yazılır filan. Argo girdi mi şiire o şiir tutunamaz, kimse anmaz onları ? Siz Türk şiirini ne kadar yakından tanıyorsunuz? Cahit Zarifoğlun'un erotik dilinden haberiniz yok belki de? Şiirde erotizm de argodur. Erotik dilde çoluk çoçuğun arasında konuşulmayan şeyleri söyler çünkü. Kimse Turgut Uyar, Cemal Süreya gibi ikinci yeni şairleri şiirlerinde argo konuştu, erotik konuştu diye şairleri tımarhaneden kaçan akıl hastası gibi gösteremez. Sizin cennetiniz de yok cehenneminizde. Herkesin tabiatı gereği aktığı bir yol vardır. Hesabını da ölünce kapatır ve Allah'a verir.
Etikten filan konuşmuyoruz. Bugün Peygamber olsaydı, ya da Allah'ın dostları ağızlarına bırak argoyu, dünya kelamını dahi almazlardı. Mesala forumlara, sitelere girip vakitlerini çarçur etmezlerdi. Kelamullahı zikrederlerdi. Biz peygamber değiliz. Günahlarımız da çok. Şiir de Allahın ayetleri değil. Şairler de veliler ve ilahi tevhidi taşımakla vazifelendirilmiş elçiler değil. Biz şavasın içindeyiz. Savaş omuz omuza mücadele de değil artık. Şiirde düdük öttüren, baharı, çiçekleri terennüm eden adamlarla işimiz yok bizim. Türk şiirinin de ihtiyacı yok bu adamlara.
Her gün bombalar patlasın, kapılarımıza kadar pisliğe, rezilliğe boğulalım, etrafımızdaki ülkeler nerden ne koparabiliriz, nasıl düzeriz bu adamları diye planlar, projeler geliştirsin, içimizdekiler nasıl pastadan nemalanırız, kimi satsak, kendimizi nasıl pazarlasak köşe oluruz diye sinsi sinsi ihanet peşinde zikzaklar çizsin, biz de ey tut-i dillim, şam bülbülüm, azizim, muhteremim, daha daha nasıl orada havalar muhabbeti yapalım! Öyle mi? İradesi kuvvetli olan, dua etsin, ibatedini yapsın, benim de damarım patlıyor, irademi aşıyor böyle şeyler, basıyorum kelimelerin on dörtlüsüne, en azından kendimle birlikte belli bir kitleyi de harekete geçiriyorum o zaman. Nefret ettiriyorum mesala. Nefret çok önemli bir silahtır. Dinç ve diri tutar, teyakkuzda tutar adamı. Siz de alın belli bir kitleyi vaaz ederek harekete geçirin. Şiirde vaaz edemezsiniz. Çünkü şiirde tebliğ yapılmaz, telkin yapılır. Yani alanlarımız çok farklı bir kere ve her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır.
Kimse şiir dili argoyla mürekkeb olsun, argo dışında yazılanlar şiir olmasın gibi şeyler de söyleyemez. Bu bir üslup ve mizaç meselesidir. Argo iyi bir şey değildir. Bunda hepimiz hemfikiriz. Çirkin birşeydir küfür ve argo. Ama çirkin daha önce hiç olmadığı kadar hayatın tam ortasında. Çirkin benim dört tarafımı sarmış. Benim dört yanımda, sahabeler, Allah dostları, elçiler yok. Etrafımda her gün ayağımın altında dolaşan, orospular, pezevenkler, mayfa babaları, vatan hainleri, teröristler, iş birlikçiler, kana susamış bir İsrail, Amerika, rantçı Avrupa, salak, aklı karışık cahil sürüleri var. Bunları şiirde ilahi bir dille inşa edip anlatamaz, milletin gözüne sokamazsın. Onları onların jargonunu kullanarak anlatabilirsin.
Necip Fazıl, zamanın dikkatlerini üzerine çekmişken ve kulisler sürekli ondan bahsediyorken, Cumhuriyet Gazetesinin baş yazarı, dayanamaz, kıskançlığından ve ifritliğinden baş sayfada bir yazı yazar ve, "bu necip, necip dediğiniz kimdir ya kuzum? Biraz sigara, biraz duman, biraz kül. Alın işte size Necip Fazıl" gibi şeyler zırvalar.
Necip Fazıl'da Büyük Doğu'daki köşesinde cevabı yapıştırır: "Ya sen kimsin sen?! Biraz anan, biraz ben, al işte sana sen?"
Dil ve üslup yerinde kullanılır. Sokakların nasıl raconu varsa, şiirin ve edebiyatın da bir raconu var. Gerektiği yerde harekete geçirir, seferber edersin. Hiç bir şair, üslübunu ve poetikasını diğer tüm şairler üzerinde dikte ettiremez. O sadece bir poetika belirler ve başarılı olduğu müddetçe o poetikayı sürdürür, zaman olur bu mefkuresini değiştirir, şiirini başka bir raya oturtur. O şairin bileceği, tasarrufunda olan bir iş.
Biz bugün, kıyıda kalmış birkaç şiir üreticisi, nasıl bir çağda yaşadığını her sabah keskin bir kokuyla idrak eden birkaç adam, şiiri salt divan edebiyatının muhlis ve bedii diliyle söyleyemeyeceğimizi, kalabalıkları bu dille harekete geçiremeyeceğimizi biliyoruz. Dil eskir, yıpranır ve kullanına pratik bir fayda sağlamayınca bir katastrof olarak tarih müzesine kaldırılır. Bugün Ziya Gökalp'in dilini kaç Türk evladı anlar? Divan şiirini, ya da birinci yeni, ikinci yeninin kullandığı şiir dili, çıtası bizim ne kadar işimizi görür?
"Meydan ortaya çıktığında" diye bir kitabı var Sezai Karakoç'un. Meydan ortaya çıktı. Ortada kocaman, düşmanın ve dostun, müttefikin ve hainlerin belli olmadığı rezil, kirli bir savaş var. Ve "Şiir yazmak şavaşmaktır." Madem elimize silah alıp kafalarına sıkamıyoruz düşman bellediklerimizin ve düşmanlar hergün zibil/kıyamet gibi büyüyor, kelime kelime sıkıyoruz bizde. Sonra bu kitlelerde bir hareketlenme doğuruyor. Zincirleme büyüyor bu. Bizim gibi damarı olan adamlar, nefret etmeye başlıyor ve nefret fikri, fikir de eylemi doğuruyor. Doğuracak. Doğurması lazım.
Ve siz kalkıp karşınızda olmayan bir adam hakkında, "Benim tanıdığım İsmail Kılıçarslan, Hakan Aslanbenzer gibi gaza gelecek bir insan değil." Böyle atıp tutamazsınız. İsmail Kılıçarslan'ı ne kadar tanıyorsunuz siz, oturup, konuştunuz, muhabbetini dinlediniz diye, hemen de çözdünüz, notunuzu verdiniz, karakter teşhisi mi yaptınız? Psikoloji de profosör doktor musunuz siz? İnsanlar kendini tanımıyor, siz insanları tanıdığınızı iddia ediyorsunuz! İsmail Kılıçarslanla, Hakan Arslanbenzer, sizin Kılıçarslanı tanıdığınızdan daha iyi tanışırlar. Özellikle arkadaşları bir araya getirip, kırdırmak, mertliğe yakışmaz. Artı neden Arslanbenzer karşılaştırması? Söz fırsatı gelir gelmez garezini mi kusuyorsunuz. Mert müslüman olun önce. Argo söyleyip Mert olmak daha evladır üstelik.
Bakın şiirde de bir savaş var. Millet kamplara bölünmüş. Herkes bir yer tutmaya çalışıyor Türk şiirinde. Birbirine giriyor, girdiriyor, giydiriyor. Kalleş, namussuz bir durum bu. Ama var ve olacak. Ben hiç bir kampın içinde değilim. Olmamam haksızlığa tahammül edeceğim anlamını taşımaz. Haksızlığa tahammül etmediğim için şiirde sövüyorum da, övüyorum da. Ve hesap vereceğim bir tek yer var. O da siz değilsiniz.
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
ölçülerimiz neler ey cemaat? ey Müslümanlar bana yardım edin...
Pzt, 22/10/2007 - 10:48 — Mustafa Selim YarCahit Zarifoğlun'un erotik dilinden haberiniz yok belki de? Şiirde erotizm de argodur. Erotik dilde çoluk çoçuğun arasında konuşulmayan şeyleri söyler çünkü.
anlamıyorum şiirden belki. ama bu kadarına da pes doğrusu... şiirde küfür etmek olabilir mi?, uygun mu?yu tartışırken şiire cinsellik karıştırıp bunu da köken olarak Cahit Zarifoğulu'nu göstermek ve haklı olduğunun zannıyla devam etmek...
Cahit Zarifoğlu şiirde erotik dili kullandı diye bizim kullanmamız hakkını kim veriyor (1)
Cahit Zarifoğlu yapmış bir yanlışlık, şiire erotik dili koymuş da biz de bunu göklere mi havalandıracağız? (2)
Ölçümüz Zarifoğlu mu, yoksa Medeniyetimiz mi? Bizi biz yapan değerlerimiz mi? (3)
Ölçülerimiz neler sayın Mustafa Burak Sezer? (4)
Anlamıyorum dedim ya efendim, anlamıyorum. devam edeyim...
Necip Fazılın heyecanının zirvesindeki bir olayı alıntılayıp, Necip Fazıl'ı Necip Fazıl yapan değerleri görmezden gelip böyle bir oayı izaha açıklamaya kalkışmanızı da anlamıyorum.
Ne demek yani, Necip Fazıl küfretti diye biz de mi küfür edebiliriz?
Ölçülerimiz neler Müslümanlar? Ey cemaat ölçülerimiz neler, biri bana açıklasın...
Ölçülerimiz necip fazıl, cahit zarifoğlu'nun yaptığı yanlışlar mı?
Anlamıyorum dedim ya efendim, anlamıyorum. devam edeyim...
Bugün Peygamber olsaydı, ya da Allah'ın dostları ağızlarına bırak argoyu, dünya kelamını dahi almazlardı. Mesala forumlara, sitelere girip vakitlerini çarçur etmezlerdi. Kelamullahı zikrederlerdi. Biz peygamber değiliz. Günahlarımız da çok. Şiir de Allahın ayetleri değil.
Bu ne demek Allah aşkına Mustafa Burak Sezer?!!! Peygamber olsaydı forumlara girmezdi ne demek? Bilakis hayatın içinde olurdu... Sizin tahayyül ettiğinişz gibi mescide çekilip zikirle vaktini tamamen geçirmezdi. Siz zikrin ne olduğunu dahi anlayamışsınız... Zikir hayatın her alanında hem kalbin hem de bedenin iştirak edegeldiği bir kavramdır...
Bu ne demek böyle? Biz peygamber değiliz, günahlarımız çok demek ne demek? Peygamber de sonuçta günahlı bir varlıktı; yani insandı! Onu melek konumuna yükseltip, O peygamber, tabiki öyle olacak, biz insanız yapamayız edemeyiz mantığı ne böyle?
Anlamıyorum efendim...
Hem peygamberin hayatta ne fonksiyonunu anlayamayan, hem de o peygamber deyip peygamberi anlaşılmaz kılan bu cümleleri anlayamıyorum efendim... Ortadaki tezatları saymakla bitiremeyiz...
Oturaklı, ölçümüzün ne olduğunu dile getiren, peygamberin fonksiyonunu anlayabilen ve aktarabilen /peygamber dünya kelamı da ederdi/ yorumlarınızı okumak dileklerimle...
selametle
argonun etkisini, küfrün etkisini görmemezlikten gelemezsiniz...
Pzt, 22/10/2007 - 11:37 — Mustafa Selim YarDil ve üslup yerinde kullanılır. Sokakların nasıl raconu varsa, şiirin ve edebiyatın da bir raconu var. (yukardaki metinde mustafa burak sezer beyefendinin cümlesi)
ifadeye dikkat eder misiniz? bu mustafa burak sezer in dilinin değiştiğinin göstergesi değil midir?
kaba bir dilin diline hakim olduğunun...
şiirde argo, bir yörenin konuşması için dile getirebilinir de, bakınız nasıl etkisini gösteriyor...
ya şiirde küfrü dile getirenlerin dilde de etkisini göstermemesini nasıl iddia ediyorsunuz....?
bir müslümana küfür yakışır mı?
açıklama bekliyorum...
Argonun Pratikteki Yeri
Pzt, 22/10/2007 - 13:05 — Mustafa Burak SezerSiz hakikaten anlamıyorsunuz Mustafa Selim Yar Beyefendi. Sözlük kullanın, beni yormayın. Herkese açıklama getirsek, dilimizde tüy kalmayacak artık.
hamiş: biraz tefarruata gireyim. günlük hayatta argoyu ve küfrü dilime pelesenk edinmiş bir adam değilim. yatılı kurslarda okuduğum 6- 7 yıl çerçevesinde eşekoğlu eşek gibi kültürleşmiş ve klişeleşmiş bir hakareti dahi ağzıma almadım mesala. ama dilin değiştiğini yukarıdaki uzun yorumumda da belirttim zaten. dilin pratikte bize fayda sağladığı süreçte yaşadığını söyledim.
ortama girmedikçe, jargonların havada uçuşmadığı müdddetçe, ya da çok sinirlenmedikçe küfür etmem, argo konuşmam. bunda çok samimiyim. tanıyanlar bilir. ama şiiri introvert/içedönük olarak yazıyorum. ve daha şiirin yarısına gelmeden nefret etmeye başlıyorum son iki senedir. pisliklerden, üç kağıtçılardan, pezevenklerden, fahişelerden, devlet erkanından, münafıklardan, namertlerden, amerikadan, israilden, pkkdan, allahsızlardan, salaklardan bahsetmeye başlıyorum ki benim dünyamı böyle şeyler çeviriyor, güzel, hoş kokular değil. ben bunları düşünür düşünmez içim kaynıyor ve bunları da en güzel argoyla , onların jargonuyla ifade edebiliyorum. yani şimdi şiirden anlamayan siz ve sizin gibiler bana neyi nasıl yazacağıma dair brifing vermeyin. ya siz bu sokakların içinde değilsiniz, uzayda yaşıyorsunuz, ya da ben uzaydan fırlatıldım bir meteor gibi. buyrun dedim işte ben!
evet böylece şiirimin dili değişiyor. sizin beğeneceğiniz zaman zaman yazdığım tut-i dilli, bahar kokulu, kelebek edebiyatına giren şiirlerimi de sizin okuyabileceğiniz matbu dergilerde yayınlıyorum, sizin okuyamayacağınız toplumun genel ahlakına ve kültürüne aykırı olan şiirleri ise sizin görmediğiniz dergilere gönderiyorum. yani sizi kirletmiyorum mesala. çünkü siz temizsiniz ak süt gibi. sizi kirletmek istemem. bugün şiir dilim böyle seyrediyor. yarın olur da takdir edilmiş, yaşamışsak eğer dilimin nereye yöneleceğini mevla bilir, ne siz ne de ben.
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
aaa...
Pzt, 22/10/2007 - 13:35 — ahmed esadben son iki üç senedir bile bu kadar yazı okumadım yahu... gözlerim çift görmeye başladı.
kalbim güm güm. gözlerim dürbün. durun bakalım ne anlamışım mevzuların genelinden.
1- şiirde argo bal gibi de olur. hem de bazen öyle yerine oturur ki yapışıp kalırsın. asıl sorun bunu beceremeyen adamların şiire yeltenmesi. o zaman ortaya komple komple itiz tarzında sanatsal(!) dizeler çıkıyor ... m.burak sezere katılmam mı? adamların işleri ortada, şiirleri orta da.... mühim olan okuyucu da bir duygulanım oluşturmak değil midir? okuyorum ve nefret ediyorum. ben de nefreti nasıl oluşturacak şair. salt argodan bahsetmiyoruz tabi, ustalıkla yerleştirilmiş olandan. bakın necip fazıl'a.
2- şiir de argo bal gibi de olmaz. tabi bal gibi tatlı olmaz. zaman da bal gibi değil zaten, konuşmalar yaşayışlar da bal gibi değil zaten... neymiş şiir de argo olunca şiir bal gibi değil de baldıran gibi olurmuş....
***mustafa kardeş anlattın, ve anlayan anladı. tıpkı yuşa kardeşi anlamak isteyenlerin anladığı gibi. bu iki ayrı ırmak gibi görünse de bir gün bir deniz de birleşecek. ama bir gün herkes fenerli olacak!!!:)
küsmeyin de...
Kimseye küsdüğümüz yok aslan parçası...
Pzt, 22/10/2007 - 16:09 — yusa ırmakBir gün herkes "Türkiyeli" olacak merak etmeyin Ahmet bey kardeşim! Çünkü bu ülkede Türkcell Süper liği var! Biz Türkler Fenerbahçe'ye karşı fazla "alçakgönüllülük" yaptık ve Feneri hep öyle inandırdık... Birde fenerin "alçak" olduğunu, bunuda hak ettiğini tabiki... Hem neyi hak ederki başka? Gerçekten "mütevazi" olduğuna inanılmayı mı hak eder fener? Hayır!. Aşırılık ve sun’ilik esasen inanılmamayı hak eder bilmem anlatabiliyormuyum...Sözkonusu sözüme çift buudlu gözlükle bakınız ahmet bey kardeşim, zahirî olarak da, bâtınî olarak da pek mutabık ve muvafık bir istihkak durumu kendini ele verir... Bizler ayrı dünyaların insanıyız...Fener nere cimbom nere... En azından kötülüğü açıkca işlemiyoruz...Ya da herkese faş etmiyoruz... Zira bir gün haktan korkup tövbe etme olasığılımızı ve hakkımızı saklı tutuyoruz...Şimdi tevazunun gösterisini hem de vurgulu ve ısrarlı biçimde icra eden aktöre inanılır bu doğru. Birincisi: İnanılır iyi bir aktör olduğuna, onu yaşayan biri olmadığına. İkincisi: İnanılmaz, çünkü gösteriş sahibi güven vermez, itimat telkin etmez; hele iğreti duran, tekellüflü bir tevazuya hiç inanılmaz. İnanmazlar, öylesinin gerçekten mütevazi olduğuna, alçakgönüllü bir ruha sahip bulunduğuna...bakalım bu iki ırmak enaniyet vetirensinden atlayıp gerçekten bir denizde birleşecek mi? Yoksa herkes fenerli mi?...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
yüreği külhan küheylanlara
Pzt, 22/10/2007 - 18:05 — ahmed esadşimdi yusa bey
sizin mrat sözer in dediği gibi cici çocukluk yaptığınıza inanmam ben. sizi okurum eğer ki çelişkili bi adam olsaydınız, şimdiye kadar üç beş yorumda foyanız ortaya çıkardı. o yüzden saygım sonsuz. itidali koruyun her daim. ama herkez de siz gibi olamaz ki mirim. şekil 1-A ben!
şöyle düşünün derim. amaçlar aynı ama araçlar farklı. siz güzel bir türkçe kullanarak insanlığa daha güzel daha hoş olanı gösterip..."güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır" mantığı ile hareket edersiniz diyelim amenna. ne güzel. ne tatlıdır elbette, hatta içi dışı bir olup içi de güzel dışıda güzel sözü de güzel olan olmak en harikasıdır işin.
ama bir diğeri de çıkar argoyu, kenar mahalle dilini kullanır içi asi ve düşünceleri çetrefilli adamlara birşey sunar bu yolla... kös kös oturan sidikli zihniyetlere "kalkınız üstünüz deki idrarın menşeini temizleyin, hoş kokular tedarik edin" demez de "kalkın ülen sidikli zihniyetler, durgun durmaktan kokuşmuş sıvılar hatta eşşoğluları" felan der. bu onlara sizin lafınızdan daha çok etki eder, çünkü anladıkları dildir bu. ama latif çıtkırıldım tiplere de argolu sözler mayhoş ve de nahoş gelir.... ama amaç aynıdır felan.
imdü... bir de sözlerin üstünde bir söz vardır ki. takva ehli olan; konuşmasından kımıldamasına kadar o sözün eteğinden bir yere ayrılmaz. ayrılamaz demiyorum ayrılmaz. ona nedir, şiir den ve hikem den? biz takvanın t sine ulaşmak için on bin şiir okusak ne işe yarar? ama bu şiir de acayip bir ırmak, piste olsa girip bir kere daha yıkanmak istiyor inasan.
fener işin espirisi argo ve küfür için birebirdir. çöptenekesi gibidir futbol, içine iyi sözüde atsan kötü sözü de atsan öğütüp kusmuk gibi bişey yapar. ...
yaw nerden ne yazdık yine, başlıkla alakasız bir yorum kusura bakmayınız...
napim kafa bir milyon oldu!
küsmeyin de...
Cıık abim bu argoynan olmaz...
Pzt, 22/10/2007 - 22:04 — yusa ırmakEsselamunaleyküm Ahmed bey kardeşim, ağzın şeker şerbet yesin Allah seni aziz eylesin beni anladığına gerçekten sevindim... Bilmiyorum ben bundan bir kaç hafta önce Nezaketin Dili diye bir araştırma yazısı yazmıştım cemaatte. Orda şu aldığım alıntılarla buradaki eksikliği gözler önüne sermeye çalışmış cemaatteki arkadaşların ve kendi eksikliğimi o yazıda ortaya koymaya çalışmıştım... Ne ise mesele şu,
ben Adana'da yetiştim. Yani o mahalle ağzıyla konuşan güruh benim kadar emin olun argo bilmez. Ki bu hususta emin de olabilirsiniz ki ben onları orgo ve küfürde cebimden dahi çıkartırım. Bundan 9 veya 10 yıl öncesine kadar her gün arkadaşlarla Adana'da doğum evi denen bölgede yeşilyuva mahallesinde sizin kopuk ve yaramaz dediğiniz arkadaş gurubuyla cığaralık sarar, küfür eder sonra birbirimizin bulmuş olduğu yeni küfürler ile dalga geçer makara yapardık... (Sizleri kendimden tiksindirmek için değil yeri geldiği için söylemiş olmak istiyorum...Halime acıyıp bana dua edesiniz diye yani...) Yani şunu demek istiyorum. Ben küfür ya da argo bilmeyen biri değilim. Şiirde yazarım, makalede, incelemede yaparım, denemede ama bu benim bu anlatımları yaparken şeyini şey ettiğimin şeyi dusturu ile yazı yazmamı gerektirmez. Demin kıymetli rüştü abimle MSN den selamlaştık bu argo üzerine az bir hasbihal ettik konuşurken annesinin ona bir sözünü bana söyledi çok etkilendim dediği şey ortalama olarak şöyle birşeydi. "Bir insan ne zaman argo kullanıp sözünü küfürle sürdürüyorsa bilin ki o zaman söylecek sözü kalmamıştır... konuşacak birşeyi kalmamış adam argoya ve küfüre baş vurur. Çünkü adamın istediği şey konuşmak değil döğüşmektir. Bu yüzden kenar mahalle dilini kullanan insanlarda bile bir nezaket vardır. Kendi grubundaki adamlara dilediğini söyler dilediğini giydirir ama bir tanımadığına rajon kesemez. Çünkü karşındakinin kim olduğun bilmez. Bunun için tedbirli konuşur. Amaç aynıdır ama bu argo yöntemle çözülecek bir hadise değildir Ahmedim. İnsan olana bir kere konuşmak zaten yeterlidir. İnsan olmayana da tabii kalkıp nezaket göstermek karşısındakine zulumdur. ve o nezakete kesinlikle layık değildir. Ama şu olur ima ve ironilerle, en azından sükûtla, nezaketten anlamayanların ağızlarının payını vermek de bir inceliktir... Yine diyorum ki küfürle bu iş çözülmez.. Çözemezsiniz...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Modernitenin Hayyam'ı Gibisiniz.
Pzt, 22/10/2007 - 16:37 — yusa ırmak"ortama girmedikçe, jargonların havada uçuşmadığı müdddetçe, ya da çok sinirlenmedikçe küfür etmem, argo konuşmam. bunda çok samimiyim. tanıyanlar bilir. ama şiiri introvert/içedönük olarak yazıyorum. ve daha şiirin yarısına gelmeden nefret etmeye başlıyorum son iki senedir. pisliklerden, üç kağıtçılardan, pezevenklerden, fahişelerden, devlet erkanından, münafıklardan, namertlerden, amerikadan, israilden, pkkdan, allahsızlardan, salaklardan bahsetmeye başlıyorum ki benim dünyamı böyle şeyler çeviriyor, güzel, hoş kokular değil. ben bunları düşünür düşünmez içim kaynıyor ve bunları da en güzel argoyla , onların jargonuyla ifade edebiliyorum. yani şimdi şiirden anlamayan siz ve sizin gibiler bana neyi nasıl yazacağıma dair brifing vermeyin. ya siz bu sokakların içinde değilsiniz, uzayda yaşıyorsunuz, ya da ben uzaydan fırlatıldım bir meteor gibi. buyrun dedim işte ben!"
Bu laf size aitse bu şiirde size ait... Şimdi şiirlerinizi okudum antoloji'de Argoyo olan düşkünlüğünüzü daha iyi anlıyorum...
Yırtık ve Kokulu
çoraplarımı aldım, yırtık ve kokulu
olsun anasını satayım, geçirdim ayakkabıma!
helada su bitmiş, kahrolsun belediye kahrolsun kapitalizm!
annem jöle kutuma çiçek ekmiş,
limon sıktım kelime!
babam uç yıl sonra dönecekmiş işinden.
Muâlla’ya sarkıyorum ara da bir
kahpe! Yüz vermiyor ki.
otobüse zam basacakmış basmacı kadınlar korosu
kocalarını da hiç sevmem kahvecinin
Yüksel Teyzenin ortanca, mafya olacakmış büyüyünce
kız kardeşi kontra-gerilla erkeklere karşı.
biraz feminist göğüs kıllarım var
ve ayak tırnaklarımda kıl çıkmaz benim
anasını satayım, bugün de işe mi gidilir...
12.05.2006 / Pakistan
Mustafa Burak Sezer
ISLAK TABURE / MUSTAFA BURAK SEZER
ıslak bir tabure ve oturunca kaba etleri yayılır tazenin
haber geldi şimdi ölme vaktidir bir yelpazenin
bakıp uzun, tuhaf yollara
bir hayal uydurup beklemek
sanki bir kadının açılacakmış gibi billur kollarına
bakire ama yağmalanmış mânâlar yüklemek
harcı değil cücelerin aynalara girmesi
ıslak taburenin kaba etli, kültürlü fahişesi
şiirleri emiyorsa erkeklerin dilinden nasıl
öyle bir tabure bu üstüne otursan asıl
sende şair olursun.
Edebistan / Aralık
Mustafa Burak Sezer...
Doğulu Ömer Hayyam, aslında bugünkü modern Batının batnındaki batıl yaşam felsefesini önceden fihrist olarak kaleminde toplamış ve onlara rübailerini torba etmiştir denebilir. Modernite dünyası bir Ömer Hayyam dünyasıdır pek çok açıdan. Kendileri için yaşayan modernistler Hayyamcıdır, çünkü eyyamcıdırlar... Bundan etkilenip prim yapan kardeşlerimizde yok değil tabi...
Evet, egoizm/bencillik mi isterdiniz, buyrun şuradan okuyun...
Ben olmayınca bu güller bu selviler yok
Kızıl dudaklar mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar akşamlar sevinçler tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya; ben yok, o da yok.
Hedonizm/zevkçilik bu ziyafetin ana yemeğidir, buyurun...
Hayyam, şarap iç, sarhoş olmak ne hoş,
Sevgilin de varsa, sarılmak ne hoş,
Er geç sonu yokluk madem bu dünyanın
Yok say kendini, bak var olmak ne hoş!
E üstüne biraz da aşk, romantizm alınız...
Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil
Cılız karıncalarız, Süleyman değil,
Biz eskiler giyen benzi soluklarız
Pazarda sırma satan bezirgan değil...
Sevgiyle yuğrulmamışsa yüreğin
Tekkede manastırda eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada
Cennetin, cehennemin üstündesin..
Ardından bir miktar Nihilizm'e/hiççilik ne dersiniz?
Ey kör, bu gök bu yıldızlar boştur boş..
Bırak da onu bunu, gönlünü hoş tut hoş..
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş...
Ve dahi Ateizm'le/dinsizlik taçlandırın ziyafetinizi artık...
Bu dünyadan başka dünya yok, arama,
Senden benden başka düşünen yok arama !
Vaz geç ötelerden, yorma kendini
O var sandığın şey yok mu, o yok arama..!
Şarabım, kasem, sevgilim, bir de çimen
Bırak bana bunları, al cenneti sen.
Cennetmiş, cehennemmiş, kuru laf bunlar
Kim gitmiş cehenneme, kim dönmüş cennetten?
Evet Doğu'nun Freud'u Hayyam'ın eyyamcı yaşam felsefesi modern Batı'da “gününü gün etme, yarını düşünmeme” anlayışı şeklinde heykelleşmiştir ve kişisellikten çıkıp toplumsallaşmış, hatta küreselleşmiştir.
Yaşamak elindeyken bugüne bugün,
Ne diye bırakır, yarını düşünürsün?
Geçmiş gelecek kuru sevda bütün bunlar
Kadrini bilmeğe bak avucundaki ömrün…
Sarhoş oldum mu aklım azalır
Ayıldım mı sevincim dağılır
Ne sarhoş ne ayık bir hal var ya
En güzeli öyle yaşamaktır...
Kalk kalk, çalgılara çalgı katalım gitsin
Adımızı kötüye çıkartalım gitsin
Sofuluk şişesini çalalım taşa,
Seccadeyi bir kadehe satalım gitsin..
Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti,
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti
Nişanlım dünyaya, Ne çeyiz istersin, dedim
Çeyizim senin gamsız yüreğindir, dedi...
Ömer Hayyam'da detaylarıyla müşahede ettiğimiz çağımızın tablosu ve Mustafa abimizden inciler...Ne kadar benziyor değil mi şiirler birbirlerine...
“Ben yokum, Biz’i sizlerden öğrendim. Şimdi sizlerde her bir ben ile biziz.”
Açıklama Değil Teferruattır
Pzt, 22/10/2007 - 12:49 — Mustafa Burak SezerBen de anlamadığınız için bir açıklama yapmıyorum Mustafa Selim Yar Bey.
Şiirden anlamadığınızı kendiniz belirtmişsiniz zaten, benim söylememe gerek yok yani. Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl gibi üstatlar argo, erotik kullanmışsa şiirlerinde, bizim gibi amatörler bırakın argo konuşsun filan, karışmayın bize demeye getiriyorum belki işi? Karışsanız da oturduğunuz yerde kalırsınız. Hiç birinizin şiirle işi yok çünkü. Siz uçağa da binemezsiniz, oturduğunuz yerden, klavye üzerinde muhabbet kuşları gibi bahar kokulu yorumlar yaparsınız. Şiirde bundan ibaret zaten!
"Cahit Zarifoğlu şiirde erotik dili kullandı diye bizim kullanmamız hakkını kim veriyor (1)" ,
bana böyle ahmakça sorular sormayın, zira muhatabımın sorusunda zeka kıvılcımları ararım ben. Bilakis kimse bana hak veremez, siz ve başkaları hak verme mercii değilsiniz. Oturun yerinizde. Uçağa da binmeyin, bay düz yazı da değilsiniz çünkü.
"Ölçümüz Zarifoğlu mu, yoksa Medeniyetimiz mi? Bizi biz yapan değerlerimiz mi? (3)"
Ben sokaklarda değer filan göremiyorum arkadaş, pislik, rezillik, puştluk görüyorum. Bana ahlak dersi verme, değerlerden filan hiç bahsetme.
"Ölçülerimiz neler sayın Mustafa Burak Sezer? (4)"
Kırmızı çizgi.
"Necip Fazılın heyecanının zirvesindeki bir olayı alıntılayıp, Necip Fazıl'ı Necip Fazıl yapan değerleri görmezden gelip böyle bir oayı izaha açıklamaya kalkışmanızı da anlamıyorum."
Ahmakça yazdığınızı bir daha vurgulamama gerek yok sanırım.
"Bu ne demek Allah aşkına Mustafa Burak Sezer?!!! "
Adı üstünde, "Bugün Peygamber olsaydı, ya da Allah'ın dostları ağızlarına bırak argoyu, dünya kelamını dahi almazlardı. Mesala forumlara, sitelere girip vakitlerini çarçur etmezlerdi. Kelamullahı zikrederlerdi. Biz peygamber değiliz. Günahlarımız da çok. Şiir de Allahın ayetleri değil."
Bu demek. Anlamadıysanız bu gece aç karnına erken yatın, sabah aç karına bir daha okuyun.
Her ne kadar anlamadığınız için açıklama yapmadıysam da, tefarruata girmişliğim var, Allah var yani.
selamlar
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-