Bu yazıyı birilerine beğendirme kaygım yok tamam mı? Dövüşür gibi yazıyorum çünkü her satırında hüzünlerim var. Sadece içimden geçenler bunlar. Edebiyatı, seciyi bir yana koy bu yazıyı okurken…
Apolitik bir fanusta kendinden başkasına vakit ayırmayan sarımtırak bir balıktım lise yıllarımda. Bir kavanoz kirli suyu, dünyam sanıyordum. İçinde bulunduğum su; beni küçük gösteren, dış dünyayı kocaman büyüten bir mercek halindeydi. O kadar büyüktü ki dışımdaki âlem, ilk bakışta seçilemiyordu. Ya bir avuç sıvının kokuşmasını göze alıp kendimden bir dünyada çürüyecektim. Ya da intihar eden bir balık gibi, büyük bir sıçrayışla kendimin dışına atlayacaktım. Evet, yaptım bunu ve sıçradım… Bu; reddetmek, tepki vermek, itiraz etmek eylemleriyle cilalanmış bir oksijen tüpünü ömür boyu üstünde taşımak demektir. Durağan her örse çekiç olmak, ruhundaki egoizm pıhtısını bir sosyal boyut çatalıyla ya da Müslüman kimlik çırpıcısıyla dağıtmak demektir.
Benim de sadist yanlarımı bastıramadığım zamanlar oldu; “bilimsel kurbağa ameliyatları” yaparken ve kanatsız bir sineğin nasıl uçacağını irdelerken… Ama hiçbir zaman bir çocuğun kafasında delik açacak kadar vahşileşmedim anladın mı?
Koskoca matematiğin bir pi sayısını bile yuvarlayamamış olması akademik hayatın ilk noksanıydı benim için. Çernobil’i bir çay markası sandığımdan ve Karadeniz’deki endişeleri algılamaya çalıştığımdan uzun bir süre çay içmeyişim, belki de tipik bir ölüm orucuydu. Bir naylon leğenin gözümün önünde yanıp erimesiyle tanıştım ilk petrolle ben. Bir naylon leğenin tüm dünyanın gözünde ulaşılması güç bir değer olmasına inanamıyordum. Ne zaman ki şişman topluluğun ülkesi diyetisyenlerine verecek para bulamama endişesine düşüp orta doğuya saldırdı ben de o zaman naylon leğenlerden iğrenmeye başladım. Amerikalı kahramanların atlarından inip kement atmasını tarhana kurusu kemirerek izleyen bir ergenlik dönemi mensubundan başka nasıl bir tepki beklenebilir ki?
Arkadaş sohbetlerine girmenin yolunun birkaç yabancı artist adı ezberlemekten geçtiği, parmaklarınla bir partinin işaretini korkmadan yapabiliyorsan büyümüş kabul edildiğin bir nekahet döneminde; farklı olmanın bir rock müziği salınımı yapmak olmadığını anlamam çok şükür ki geç olmadı.
Aman karanlık çöktü diye, Marks & Darvin markalı gece dürbünleri imal edip zorla gözünüze taktıran birkaç işgüzarla, şehitlerden müteşekkil bir tarihi izlemek; kapı çalınca pencereye koşmak kadar anlamsız bir eylemdir. Yine de tüm dürbünlerden ve at gözlüklerinden kurtulmak o kadar da kolay olmadı. Ne zaman ki güneydoğuda bir Mehmet öldü, o gözlükler tek tek toprağa gömüldü zaten.
“senin sorunun ne biliyor musun dostum?” cümlesini ezberleyip, sırf bu cümleyi kullanabileceği ortamlar oluşturmaya çalışan on yedisinde biri için o sıralar vatandaşlık dersinde “vatandaş” kelimesi çok ta realiter görünmüyordu. “vatandaş”, “bu ülkenin evladı”, “ferd” gibi özneler kendi cümlelerinin öznesiydi ve bana çoğu kez “belirtisiz nesne” muamelesi yapıldı. İstediğim cümlelere özne olma kararı aldığımda; “hiçbir yere mensup olmadan kendi yalnızlığının kahramanı olmak” gibi bir safsataya da asla inanmadım. Çünkü ben bu toplumun bir ferdiyim anladın mı? Toplum delikanlı filmlerde ezilmiş yanlarını merhemlerken, ya da kedi-fare dostluğu haberleriyle yumuşarken, iki kişinin bıçaklandığı haberin sosyal dramatikliğinden ziyade bıçak tutuş teknikleri ile ilgilenirken; ben tam da ortasındaydım fikri uçurumların. Elime aldığım bir kitapta Montaigne “aklımızın peşinden gidelim, insanların takdiri de canı isterse arkamızdan gelsin” diyordu ama başıboş bırakılmış her akılın bizi bir çukurun kenarında terk etmesi de mümkündü… Ve aklımı kemale erdirecek o Muazzam Kitaptaki sözleri hayatıma saçmaya başladığım gün, eciş bücüş suretler de hülyalarıma tebelleş olmaya başladı ve bu yüzden uykularım kaçıyor çoğu zaman anladın mı?
Ne zaman ki iyilerle tanıştım, sohbetimiz hep kötülerden açıldı…
Bak ben bunları ezilmiş olmanın asaletinden dem vurmak için yazmıyorum, ben çamurdan sıyrılan bir fidanın büyürken maruz kaldığı fırtınalardan afetlerden bahsetmek için de yazmıyorum. O ağacın başlı başına bir “şey” olmasından bahsediyorum.
Ben daha bir düşüncenin savunucusu olmadan önce bile bir şeylerin savunucusu olmak gerektiğini biliyordum anladın mı? Demek istiyorum ki ben bu yaşıma, bazı hatalar yapsam bile, gerçeklerle yüzleşerek geldim. Tüm Avrupa “Bosna” dramını görmezden gelip kıkırdak klipler izlerken, ben “ben Bosnalıyım” diyebiliyordum. Üçlü priz, modem, ps, telefon vs. arasında sanal görünüyor da olabilirim, ama varım ben. Anladın mı varım ben. Körler memleketinde görmek hastalık sayılırmış… O zaman varım ve hastayım ve iyileşmeye de niyetim yok. Çünkü ben bölünmüşler memleketinde bütüncül hisler besleyen çıbanım, yıkılmış hor görülmüşler memleketinde yapıcı düşünceler tasarlayan iltihabım… “sen yanlışsın, hissiyatın tosbağanın arka bacağı gibi çirkin” dememek için güllü çiçekli metinler de yazarım, edebiyatla da süslerim kelimelerimi, yazdıklarımı şiirleştiririm de çoğu kez…
Bak ben yola durmuş, bayrak direği gibi oraya buraya salınan bir “sıradan” değilim tamam mı? Orada bir yerdeyim, kararlı adımlarla geleceğe yürüyorum, arada bir de böyle dövüşür gibi yazı yazıyorum. Bazen de “tepki” topunu duvarlara çarpa çarpa oynuyor, gedikler açamasam da en azından ses çıkarıyorum.
Şimdi beynimle ve düşüncelerimle köşeme çekilip “bayan ağır baş olarak” bir kaşkol öreceğim kendime, şöyle uzunca… Bitirince kafamı, saçlarımı, başörtümü, boynumu, peruğumu sımsıkı saracağım kıştan(!) etkilenmemek için. Ve bahar geldiğinde (ki gelecek) o kaşkolü çözdüğümde bir kuş havalanacak sonsuzluğa…
Ve o kuş sahibini tanır, gideceği yeri de bilir anladın mı?
Yorumlar
Anlamadım
Salı, 27/11/2007 - 17:20 — okan şahinANLAMADIM!...
anlasaydınız
Çar, 28/11/2007 - 11:14 — Ayşegül Gençanlasaydınız şaşardım
anlamadım derken neyi anlamadığınızı anladım anladınız mı?
ya da boşver okan şahin.
"eddai"
âhlar ve de vahlar...
Salı, 27/11/2007 - 17:40 — mehmet akbulutYazındaki müstetir şikayeti anlamamak gibi bir hamakat eğilimi göstermek niyetinde değilim. Ne de olsa aynı akaid eksenindeyiz. Belki de senin bu söylediklerine
"Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler" mi'yarıyla katılmak lazım. Ölçümüz olduğunu ve bu ölçüye göre davranmak gerektiğini hayatımıza ne zaman kabul ettireceğiz? Kimliğimizin rengini yani... İslami olanı göstermek...
Anladım
Salı, 27/11/2007 - 19:14 — Suphi BayramHem de her cümlesini."Sıradan vatandaş lafını hakaret kabul edip söyleyenden çok söylenene alabildiğine, sıfatlarla hakaret ettim.Evet ben bir "çıbanım".
Bana "sıradan" sıfatlı kimse söyleyemez ne yapamıyacağımı.
Ve sonsuzluğa uçacağım birgün, "tepki topumla" oynamakta iken ...
"Ve o kuş sahibini tanır, gideceği yeri de bilir anladın mı?"
Keske anlamasaydim !
Çar, 28/11/2007 - 15:20 — Baran BedirhanogluBir baligin isyani ile başlayip bir kuşun sonsuzluğa kanat çırpışıyla biten bir belgeseli izlemiş gibilikten sonra aklımda kalması gerekenlerin tefekkürüyle başbaşayım yine...
isyan edememiş balıklara mı kızayım ?
Radarlara yakalanmayacağının farkında olmayan kuşlara mı ?
Kirletilmiş her kamusal alanin nice belgeselcilere ilham olmasına mı ?
Sanatsal mı bakayım ?
Bir balık isyanının bir belgesele bu kadar çok yakışmasına mı ?
Utansa mıyım sonsuzluğa kanat çırpan, evrimini mi tamamlamış balıkların süzülüşünü sadece izlemekle yetindiğime ?
"Madem kar yağmış" deyu oturup efkar mı yapsam , "bahar gelecek" diye umutlansam mı ?
...
Bir ton şey anladım, yüzüm kızardı...
Keşke anlamasaydım...
pes!
Çar, 28/11/2007 - 15:48 — cemalcalikselam ve dua ile;
"men çe gune hoş darem piş-ü pes
çün ne başed nur yarem piş-ü pes"
c.ç
İlticai ve Güzel Olmuş...
Çar, 28/11/2007 - 21:43 — Fatih TEZCANAllah'ın Selameti Üzerinize Olsun...
"Aman karanlık çöktü diye, Marks & Darvin markalı gece dürbünleri imal edip zorla gözünüze taktıran birkaç işgüzarla, şehitlerden müteşekkil bir tarihi izlemek; kapı çalınca pencereye koşmak kadar anlamsız bir eylemdir. "
G-erekli ve hoş bir tesbit olmuş, yazıyı güzelleştirmiş.
Üçlü priz, modem, ps, telefon vs. arasında sanal görünüyor da olabilirim, ama varım ben. Anladın mı varım ben. Körler memleketinde görmek hastalık sayılırmış… O zaman varım ve hastayım ve iyileşmeye de niyetim yok. Çünkü ben bölünmüşler memleketinde bütüncül hisler besleyen çıbanım, yıkılmış hor görülmüşler memleketinde yapıcı düşünceler tasarlayan iltihabım…
Başı şu an sitede devam etmekte olan ilginç bir tartışmaya müdahil cevab olabilecek, devamı ise yazının fikirsel belkemiği gibi duran bir pasaj ve çok güzel...
"Şimdi beynimle ve düşüncelerimle köşeme çekilip “bayan ağır baş olarak” bir kaşkol öreceğim kendime, şöyle uzunca… Bitirince kafamı, saçlarımı, başörtümü, boynumu, peruğumu sımsıkı saracağım kıştan(!) etkilenmemek için. Ve bahar geldiğinde (ki gelecek) o kaşkolü çözdüğümde bir kuş havalanacak sonsuzluğa…
Ve o kuş sahibini tanır, gideceği yeri de bilir anladın mı?"
Ben bu pasajdaki sembolizmin kastını anlamadım ve hassaten ve ricaen ve lütfen size sormak istedim. Bakalım tahminim doğru mu, çok merak ediyorum Ayşegül Hanım :)
Takdir ederim ve edersiniz ki bir konu veya bir soru-n etrafında temerküz eden yazının tutarlılık ve seviyesinde olmaz ilticai bir yazı...
Kanaatimce yazı, kişinin içinden gelenleri yazabilmesinin de özgürlüğünü savunan bir ifade hürriyeti yazısı gibi çıkmış sanki elinizden...
Bu bağlamda başarılı buldum evet ama diğer yazılarınızla kıyas etmemek üzere değerlendirdim...
Acizane. Allahualem.
Sorumun cevabı inşaallah kaynamaz :)
tashih
Per, 29/11/2007 - 10:08 — cemalcalikselam ve dua ile;
muhterem kardeşim "sen de kim oluyorsun? tashih ne oluyor?" demezsen "ilticai" sözcüğünün sehven "irtical" yerine yazıldığını düşünerek bu notu düşüyorum.. hürmetler..
c.ç
Teşekkür ederim Fatih
Per, 29/11/2007 - 13:39 — Ayşegül GençTeşekkür ederim Fatih Tezcan;
Bu yazıya bir “bilinç akışı” yazısı da diyebilirsiniz. bir yazarın yol gösterdiği devirlerin çok eskilerde kaldığını düşünüyorum. “durun kalabalıklar, burası çıkmaz sokak” diye bir mısra okumuştum. Yani öyleki artık heryer çıkmaz sokak. (hatta tamda Hz. Hüseyin ve kerbela olayını okuyorum şu sıralar ve günümüzde söylenen “heryer kerbela” sözü gibi). o yüzden kendini düzeltmek, yol göstermekten daha önce geliyor.
Ben böyle düşünüyorum. O yüzden yazmak kendi kendine bir şarkı mırıldanmak gibi, isteyen o şarkıya eşlik ediyor isteyen etmiyor… en azından benim yazılarım öyle. Bir arkadaşla şunu konuştuk geçenlerde; yazdıkların hakka hizmet etmiyorsa malayani şeylerle uğraşıyorsun-dur-mudur? Bence yazdığın diğer yazılar hakka-hakikate hizmet edecek diğer yazılar için bir egzersiz olabilir. Burada diğer arkadaşların fikirlerinide merak etmiyor değilim. mesela hikaye ve şiir yazan arkadaşlar malayani işler mi yapıyor. Yoksa hakikatı hatırlatmak bile hakka hizmet etmek demektir diye mi düşünüyorlar?
Neyse şimdi bana yine kızacaksınız açıklamalardan dolayı:) sizin sorduğunuz yere cevap yazmayalım, herkes nasıl anlamak isterse öyle anlasın.
Ayrıca cemalçalık ağabeymizden Farsça beyiti açıklamasını istirham ediyorum, çözümlemeye çalıştım ama yapamadım :)
selam ile.
"eddai"
keşke!
Per, 29/11/2007 - 22:47 — cemalcalikselam ve dua ile;
bülbülün sesinin kaynağını görmek için bülbülün karnını yarmak gibidir derler bir şiiri bir başka dile çevirmek.. bir çeviriden ziyade o beyitten duyumsadığımı paylaşmamı hoş görün:
"ben öncesiz ve sonrasız olanı anlamada nasıl bilinç sahibi olabilirim yar'in nuru -ışığı başta ve sonda- olmadan".. hürmetler..
c.ç
Bilinç Akışı tekniği!!!
Paz, 02/12/2007 - 02:52 — okan şahinbu yazıya "bilinç akışı" yazısı diyorsanız, bilinç akışı tekniğini bilmiyorsunuz derim.
j.joche, w.faulkner ve yukarıda sağ köşede ismi geçen oğuz atay bu tekniği kullanmışlardır. ulysses, ses ve öfke, ve tutunamayanları okursanız bu romanlardaki bilinç akışı tekniğinin nasıl kullanıldığını görürsünüz
bilinç akışı tekniğinde düzgün cümleler yoktur. çağrışımlar vardır. ve yaşanmış bir serüven kısa bir zamanda kelimelere yüklenen cümlelerle anlatılmaya çalışılır. yazar bunu yaparken bilinci determine etmez. yani bilinç akışı tekniği monologa bu anlamda hiç benzemez.
ayrıca bu teknikte anlatılmak istenen "meram" anlattığınızı düşündüğünüz şekilde açık seçikte anlatılmaz. okuyucu bilince dökülen ve saçma gibi görünen yargısız yargılarla anlama olayına girişir. buda yorucu bir okuma ve anlama şeklidir.
yazının içerisinden şımarmanızı ve "Bitirince kafamı, saçlarımı, başörtümü, boynumu, peruğumu sımsıkı saracağım kıştan(!) etkilenmemek için. Ve bahar geldiğinde (ki gelecek) o kaşkolü çözdüğümde bir kuş havalanacak sonsuzluğa…"ve bu ifadeleriniz de geçen peruğunuzu anlamak zorunda değilim. biliyorum ki burada sizi anlayanlar size hak verenler ve ben hak vermiyorum.
çünkü "peruk" la birlikte yaşanan rahatlıklarıda biliyorum. peruğunu takanlar pardösülerini de çıkarırlar ve ona uygun giysilerle diğer bayanlar gibi olmanın şekline bürünürler. üstelik saçlarından daha güzel saçlarla salınırlarken hiç de tesettürlü değiller.
bir hocamız "mahkumun kötüsü gardiyana dert yanar" demişti. zaman ağlama zamanı değil mücadele zamanı... ayrıca burayı ağlama duvarı yapan peruklu mağdurları! ciddiye almıyorum. yani hak vermediğim için anlamıyorum. yazınız "bilinç akışı tekniği" ile yazıldığı için falan değil yani.
bir de insan anlamamayı anlayamıyorsa anlaşılmaz olmamalı, anladığına bakmalı yada susmalı
selamlar
acayip şımarır, çok iyi dans ederim
Paz, 02/12/2007 - 20:29 — Ayşegül Gençbilinç akışı tekniğini gayet iyi biliyorum okan şahin...ben fatih beye isterseniz öyle DE diyebilirsiniz dedim. bu öyledir demedim. ben ciddi ciddi söylüyorum; bu yazıyı duraksamadan yazdım. yani tam bir bilinç akışı yazısı olmasada bana öyleymiş gibi geldi. diyelim ki yanıldım... eee ne olmuş?
mesela burda ismail kılıçarslan da bu teknikle bi yazı yazmıştı. bakmak isteyen ona da baksın. evet amenna doğrusu o şekildedir.
yani son yazdıklarınıza gelince; tipik bir okan şahin çıkışı.... benim şımarmamdan bahseden felan. evet acayip şımarır, çok iyi dans ederim!!!
peruk mevzuna gelince; ya orda başka bişey var okan şahin.belki fatih tezcan orayı açıklarmısınız derken o da ondan bahsetmiş olabilir bilmiyorum
o son kısımda Türkiyede büyüyen bir bayanın başına gelenler var vs. vs. (evet oaraya saç, başörtü, peruk dedikten sonra bir de postal eklemem gerekir lemanın kapağından ilhamla...)
nasılsa dediğim herşeyi bir kulp bulmak için okuyorsunuz,uzatmayayım.
*not sandığınız gibi peruk takmıyorum. takan arkadaşlarımı da müşrik ilan ederek onların kafasına basıp başımı arşı alaya değdirmeye kalkmıyorum. hepsi budur.
"eddai"
"bir hocamız "mahkumun
Paz, 02/12/2007 - 22:50 — Ayşe Betül Hüma"bir hocamız "mahkumun kötüsü gardiyana dert yanar" demişti. zaman ağlama zamanı değil mücadele zamanı... ayrıca burayı ağlama duvarı yapan peruklu mağdurları! ciddiye almıyorum. yani hak vermediğim için anlamıyorum. "
Anlamamakta haklısınız. Ben de beyefendilerin, yaşanan bu hâli hiçbir zaman anlayamayacakları kanaatindeyim.
Ancak anlamaya çalışmak mümkün...
Anliyorum nedense....
Çar, 28/11/2007 - 23:47 — Sule DemirtasAnlamamak mumkun degil. Anlamamak sacmalik olur. Bu kadar acik ve secik anlatilan bir merami ancak anlamak istemeyenler anlayamayabilir. O da nasil bir basaridir anlayamadim.
Kendi varligimi ispat etmeye calistigimi anlamak, anlasilamamak adina yasadigim en buyuk sanciydi. Ve bu sancilari cekmis her karin gibi, sicak bir termofor, uzerine karabiber serpilmis tavuklu sehriye corbasi nevinden ihtiyaclara gereksinim duydum. Ve sonunda ipleri, artik kimsenin seni anlayamayacagina -katiksiz- inandigin noktada kopardim. La hain gibi saldim ruhumu kablosuz bosluktan. Ve dedim. "buraya kadar hersey iyiydi"
Bayim,var olmak cekilen bir sanciysa, zafere giden yolda nie hersey mubah olsun. Mubah olmadigi icin, elleri arkadan baglanmis pusat gibi ringte dovusuyorsun. Ordan bir gerzek diyor " e nie ringe cikiyorsun kardesim, o ringler bizim (sanki babasinin tarlasi)" bir digeri diyor, sen bu sekilde de basarirsin, colde su ararken ütüyü, voltrani olustururken enseyi bulmus bir fukara gibi dolaniyorsun iste ortalikta.
Caresizligin tanimini yapamadan yasadigin bu hal, anlamamakta israr eden beyinsizler yuzunden her gecen gun cikmaz bir hal aliyor. Derdini, suratlari siyah ve beyaza boyanmis pandomim sanatcilari gibi, sessiz sinema oynar sekilde anlaticaksin ki kafalarina dank edecek, veyahut eline verilmis bir kac harf ile en uzun kelimeyi cikaracaksin, verdikleri sayilari kullanarak asil sayiyi bulacaksin,Bir kelime bir islam oynayacaksin kisacasi, yani böyle sapkadan tavsan cikartmiscasina, aglari yirtarcasina bir yetinmeyle debeleneceksin, bak gor o zaman yaw bu ne anlatiyor hic te anlayamiyorum demeyecekler. Yazmak anlasilamamak demek. Gezelim Görelim.
Anlamayi anlatamadigim icin bir anlasilamamazlik yasiyor olabilirim. Bu hal basima neden geldi, hala anlayabilmis degilim...
selametle
ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim
Ümit Var.
Per, 29/11/2007 - 16:29 — Erkan BAYRAKTARBir kaç aydır koyu bir korku çökmüştü yüreğime. Olmayacak bir daha oldurmayacak diye. Tam da yanlızlığımın tepesinden korkularımı yemlerken bir çay bardağı dikilmişti yanıma. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte. İçi heyula dolu. Bir gece bir piri fani kulağıma fısıldadı ümidini kesme. Bir gece lacivert bir yazı çıktı karşıma sonra diğeri . Şimdi de anladığım bir yazı. oh be dedim gerinip, nihayet yazdı.
eyvallah şule... aklıma
Cum, 30/11/2007 - 16:53 — Ayşegül Gençeyvallah şule... aklıma nedense (!) Tevhide geldi. sibel eraslan o güçlü kalemiyle bir yazı yazdı, gurupta yayınladığı yazının son pasajını buraya aktarıyorum.
Başörtüsünden devlet yıkılmaz. Ama bil ki; gönülkıran da, elbette devlet bulmaz: Devlet yıkar! İndirdiğin gönlün, altında kalırsın…
Ey gönülkıran! Yıkıntının altında kaldığını ne zaman fark edeceksin?
İşte zor olan budur beyim: Yıkıntının içinden hala devlet çıkarabilecek bir sabrımız varsa, bakma sen, bu bizim hünerimiz değildir! Alemlere rahmet olarak gönderilmiş ÖĞRETMEN'den böyle öğrendik biz: Sen yıkacaksın, Biz kuracağız…
*erkan bayraktara da ayrıca teşekkür ederim. kendisi şair olsa gerek. hürmetler.
"eddai"
Anla(dım)....
Cum, 30/11/2007 - 23:49 — dolunay erdemGönlümüze gül savruldu gönül bahçenizden...yüreğinize kaleminize sağlık...
"...bölüşülmeye hazır bir hayat..."
Cts, 01/12/2007 - 22:03 — seckin deniz...bir şarkı sözü bu...dışlanmış birinin bir şarkısının bir sözü...devamında hayat "paylaşılmaya hazır" oluyor...aslında yazanın ve söyleyenin farkında olamadığı bir gerçeklikten bahsediyor bence...büyüyene kadar devletten,aileye ve arkadaşlara,hatta kitaplara ve doğaya kadar herşey tarafından bölüşülmüş bir hayat var orta yerde;herkes için özel olarak...büyüdükten sonrada devran dönüyor ve hayat paylaşılmaya hazır hale geliyor...biriktirdikleriniz,ördükleriniz ve nihayetinde siz..burada durduğumda gördüğüm mesele aslında "büyümek"...başarabilen için işin güzel tarafı bu. yetişkin olmak,olabilmek...ne fayda ki;her büyüyen kaçabileceği bir kapı arıyor tık nefes olup sıkıştığında...sonra vazgeçiyor ; sonuna kadar direnme kararı alıyor...sonra bu kararından da vazgeçiyor...son nefesine dek yaşayacağı türdeş git-gelleri sarıyor ruhunu...dayanabilirse devam ediyor...sanatta bu döngüde doğuyor galiba...
selam ile
Rabbim sabrımızı arttır...
Pzt, 03/12/2007 - 08:23 — fatma sual"çünkü "peruk" la birlikte yaşanan rahatlıklarıda biliyorum. peruğunu takanlar pardösülerini de çıkarırlar ve ona uygun giysilerle diğer bayanlar gibi olmanın şekline bürünürler. üstelik saçlarından daha güzel saçlarla salınırlarken hiç de tesettürlü değiller "
bu nasıl bir cümledir aklım almıyor...
satırların arasına kırıcı bir cümle koymamak için kendimi zor tutuyorum...
yeter ya HU! çektiğimiz sıkıntılar yetmezmiş gibi bir de sizlerle uğraşmak zor iş...
Rabbim yardım et...
Katından inen her hayra muhtacız... Hem de çok...
!
Paz, 16/12/2007 - 19:47 — mevlana yusufDiriliğinize sevinin bence.
Çünkü,
"ölüler isyan etmez!" demekte Cemil Meriç.
www.yazibilim.com
Balık isyanları çok zordur...
Cts, 29/12/2007 - 00:10 — Osman KılıçYazınızı çok beğendim;eğer akvaryumdan atlayabildiyseniz ne mutlu size. Ben de çocukken balıklarla bayağı uğraştım:) beslemeleri, bakımları çok zordur. Onlar da sizin yaptığınız gibi sürekli atlamaya çalışırlardı ama ben birkaç atlama denemelerinden sonra akvaryumun üzerini kapattım. İyiliklerini düşündüğüm için yaptım, özgürlüklerini kısıtlamak için değil!Hem onların sizin gibi oksijen tüpleri de yoktu:) yani ölmeleri an meselesiydi. Neyse, balık mevzuunu geçip yazınıza dönelim. Ama durun dönmeyelim. Niye şahin değil de balığı seçtiniz anlamadım?Çünkü var olduğunuzu balık gibi anlatmıyorsunuz.
Yazınızı mesaj verme ya da alma düşüncesiyle okumadım, gördüğümü okudum sadece. Merak ettim, nasıl bir ruh halinden sonra bu yazıyı kaleme aldınız. Balıklı parağraftan sonra yazı sanki farklı bir şekilde devam etmeliydi, belki de yazdıkça sinirlendiniz ve sonunda "ben varım " diye haykırdınız. Birilerinin sizi duymadığını ya da görmediğini mi düşünüyorsunuz. Ya da hayatta farkedilmek için sonu ölüm olan bir hareket mi yapmalıyız. Bence, yazı balıkla başlayıp balıkla bitmeliydi, çünkü ilk parağraf çok neşeli başlamıştı:) Sanki dünyayı keşfe çıkan bir balığın maceralarını okuyacağım sandım:) Ama siz yazarken bir yerlerde birazcık sinirlenmişsiniz.
Farkettiğiniz gibi ben yazıdan bahsetmiyorum, sadece vaktim olmadığı için balık besleyemiyorum diye üzülüyorum...
şahin-balık
Pzt, 31/12/2007 - 19:54 — Ayşegül Gençsayın kılıç yorumunuz için teşekkür ederim. yeni gördüm kusura bakmayın cevap gecikti. pek çok soru sormuşsunuz. :)
"Ya da hayatta farkedilmek için sonu ölüm olan bir hareket mi yapmalıyız. " demişsiniz.yazıdan böyle bir sonuç çıkarmak için bahsi geçen oksijen tüpünü görmemiş olmak gerekiyor; oksijen tüpsüz atlasam o zaman intihar olur. burada sadece başka bir buuda geçmek gibi birşey var. kokuşmuşluğun dışına atlamak ve seyreltilmiş oksijen dolu tüpü bir ömür taşımak var...
ama yazı göreceli tabi. isteyen istediği gibi kendi dünyasına uyarlamakta özgür.
"Niye şahin değil de balığı seçtiniz anlamadım?" demişiniz. bir yazımda da niye tewety değil de sylvester ı seçtiniz demişlerdi.....
anlaşılan çizgifilm izlemeyi kessem iyi olacak:)
"eddai"