renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Setbaşı Köprüsü..

Setbaşı Köprüsü-1-

Serin bir Bursa gecesiydi, yeni bin yılın dördüncü senesi.. eylül ayının son günleri. Bursa'nın en güzel mevsimi yasanıyordu artık. Sonbaharda en güzel olan şehir, en güzel sonbaharı yaşıyordu. Selçukhatun sokağındaki yüzyıllık evin kapısı büyük bir gürültüyle kapandı. Kapının üstündeki tokmak bir kaç kez titredi bütün kapıyla birlikte ve yine ses çıkartan sessizliğine gömüldü.. Evin yanındaki sokak lambasının altında yorgun ve soluk bir yüz belirdi. Yirmi yaşlarında, yüzünde gülmekten beter bir hüznün olduğu bir genç. Geceyi kendi kanatlarının altına alacakken, gecenin kanatları altına sığınmaya giden bir genç. Kendi gölgesini kaldırımlarda izliyordu. Gecenin bütün azametine rağmen sokak lambası bile kurtaramamıştı kendi gölgesinden... "Bana burada da rahat yok" , dedi iç geçirerek.. "Bana burada da rahat yok."

Setbaşı köprüsü'nün üstüne çıkmıştı. Durup şöyle bir etrafına baktı. Neyin üstünden geçtiklerinden habersiz olan insanlara baktı yan gözle. Daha sonra sola çevirdi kafasını, yukarıda, şehrin tepelerinde yanan ışıkları gördü. "İnsanlar her yerde.. ben.. ben ne yapabilirim ki? İnsanlar her yerde. Ben kaçtıkça onlar beni buluyorlar. Ben onlardan utandıkça onlar benim peşime düşüyor. Ben onları sevdikçe onlar benden nefret ediyor." Köprünün üzerinde yürümeye başladı. Kafasını çevirip köprüden aşağıya baktı. Araba gürültülerinin arasında boğulan suyun sesini duymaya çalıştı.. Her yağmur yağdığında sevdiğine kavuşmuş aşık gibi gürleyen, her güneş çıktığında hasretinden içli içli ağlayan aşığa benzetirdi o çayı. "Sen", dedi. "Sen koskoca şehri ikiye bölüp sevdiğine koşuyorsun. Ben kendimi bulamıyorum yardım et bana." Aşağıda derenin kenarında oturan bir adam gördü. Hayret etti şimdiye kadar neden görmediğine bu adamı. Dere yatağı karanlık olmasına rağmen adam sanki bir yerlerden ışık alıyordu. İşte orada banka oturmuş ve yukarıya doğru bakıyordu. Birden sarsıldı genç. Adam kendisine bakıyordu. Ama karanlıktı. Görememesi lazımdı. Halbuki gözlerinin rengini sorsalar söylecekti belki o derece yakından görüyordu onu. Bir güç, ayaklarına hükmeden bir güç onu köprünün yanındaki yoldan aşağıya doğru götürdü. İşte oradaydı. Suyun kenarında birisini bekler gibiydi. Şaşkındı genç. Gitmek istemiyordu belki ama, gidiyordu işte. Oradaydı.

Bankın boş tarafına oturdu tek kelime etmeden. Adam yüzünü hiç çevirmiyordu kendisine dogru. Üzerinde eski ama temiz bir ceket vardı. "Hoşgeldin," dedi adam."Neden bu kadar geç kaldın". "Efendim?" diyebildi sadece gözlerinde korku ve güvenin bir olduğu, birlik olduğu genç adam. "Seni tam beş yıldır burada bekliyorum".

- Benimle tam beş yıl önce burada sözleşmiştin. Beni hiç bırakmayacaktın. Ben de sana çakıl taşlarının sıırını öğretecektim. Ama gelmedin.
- Siz beni tanıyor musunuz, dedi korkarak. Beş yıl önce ben bir çocuktum. Geceleri olmayan sevgililerine ağlayan, gündüzleri sadece başka insanlarla uğraşan bir çocuk.
- Sen sevgililerine ağlarken, ben de senin için ağladım, dedi adam.
- Nasıl olur?
- Sana bir hikaye anlatayım mı? Eskiden çok severdin, ama beni burada unuttuğun gün, hikayeyi de unuttun. Elini ver bana...

El verdi genç. Aslında bilmiyordu ki tuttuğu eli almıştır. Aldığı el onun kaderidir. O yaban eller içinde yaşarken, gerçek benliğini bulmuştur.

Gözleri karardı. Birden gündüz olmuştu. Kafasını kaldırdı. Köprü yerinde yoktu. Bir ormanın içindeydi. Ayağa kalktı. "Neredeyiz", dedi biz. Adam tebessüm ederek; "aslında hep olduğun yerde" deyiverdi. Eğer yandaki ağaca tutunmasa tekrar gözleri kararıp düşecekti genç adam.

Uzaktan, ormanın içinden kendisini çağıran bir ses, bir nefes duydu. Çevirip kafasını adama baktı. Zeytin gözlerin içinde mavi deryalar gördü. Mavi deryaların içinde çağlayan dalgalar, dalgaların içinde bir o yana bir bu yana saçılan inci taneleri. Her inci tanesinin peşinden koşturan melekler gördü. Her meleğe aşık bir şeytan gördü. Ve sadece adamın gözlerine bakarken, kendisini gördü orada. Üzerinde hiçbir şey olmayan bir adada sırtüstü yatıyordu. Koca bir dalga kendisini yutmaya hazırlanıyordu. Dalganın üzerinde bir çift yeşil göz görüyordu. Ve yeşil gözlerin içinde; alevler.

Bir yerlerden ezan sesleri geliyordu. Gözlerini açtı birden. Sırılsıklamdı terden, saçları alnına yapışmış, kalbi hızla çarpıyor. Sanki hala o koca dalga üzerine gelecekmiş gibi korkak. Doğruldu adamı aradı gözleri. Sözleri hala kulaklarına çarpıyordu. " Sen sevgililerine ağlarken, ben de senin için ağladım."

-2-

Hayatında bir çok defa, bir çok kişiyi özlemişti. Ancak bu başkaydı. Gözlerinde denizler gördüğü adamı arıyordu. Her gece rüyasında onu görmek niyetiyle yatıyor, her sabah onun hasretiyle kalkıyordu. Kimdi o? Ne zaman söz vermişti ona. Beş yıldan beri neden onu bekliyordu. Hem adada üstüne gelen dalga da neyin nesiydi. Evin gıcırdayan merdivenlerinden üzüm asmalarının gölgesindeki avluya geçti. Üzerine kilim serili divana attı kendini. Kafası patlayacaktı sorulardan. Bu kadar gerçek olabilir miydi bir rüya? Bu kadar unutulmaz ve bu kadar anlaşılmaz olabilir miydi?

Rüyayı gördüğü günden sonra her gün, tam rüyada gördüğü yerde duran bankta oturmuştu saatlerce. "İşte geldim", diye bağırmıştı. "İşte burdayım. Sözümü tuttum elini ver bana. Bana kendimi göster. İşte burdayım. Ben burdayım ama sen nerdesin? Benim içimde misin dışımda mı? Beş sene benimle ağlarken gözyaşlarımda mıydın? Beş sene beni beklerken yürüdüğüm yollarda mıydın. Beş sene beni beklerken sevdiğim güzellerde miydin? Nerdeydin", diye bağırdı. Kendisine garip garip bakan insanlara kızamadı. Aşağılayamadı onları ilk defa. Ve buna kendisi de şaşırdı.

Artık uzun yürüyüşlere çıkıyordu. Beş sene önce gittiği yerlere, beş sene önce kırdığı kalplere, beş sene önce döktüğü gözyaşlarına gitti. Adamın izini sürerken farketti ki, bu gittiği yol kendi yoludur. Hem de en çok kendisinden olma bir yoldur. Hem de en çok kendisini kaybettiği yoldur. Hayret etti, "ben kendimi ararken, neden kendimi kaybettiğim yerlerde aramadım."

Tekrar dere kenarındaydı. Rüyanın üzerinden bir hafta geçmiş, artık adamı görmekten umudu yavaş yavaş kesmişti. Gözleri dere kenarını boydan boya kaplayan çakıl taşlarına takıldı. Adamın sözleri kulaklarına çarptı birden. " Benimle tam beş yıl önce burada sözleşmiştin. Beni hiç bırakmayacaktın. Ben de sana çakıl taşlarının sıırını öğretecektim. Ama gelmedin."

"Çakıl taşları mı?" diye şaşırdı birden. Çakıl taşları nedir ki? Taş işte. Ne anlamı olabilirdi ki? Bir tanesini eline aldı usulca. Sanki bir makine tarafından kesilmiş gibi düzgün köşelerinde ellerini gezdirdi. Sıktı onu avucunda. "Neden" , dedi. "Ben kendi günahlarımda boğulurken, kendimi şu çakıl taşından daha değersiz hissederken, neden karşıma çıktın da beni bu taş gibi zalim ellere bıraktın." Taşı bütün kuvvetiyle derenin içine fırlattı. Kafasını ellerinin arasına aldı ve ağlamaya başladı. " Neredesin, ey zeytin gözlerinde mavi denizler gördüğüm adam? Neredesin kaybolmuş benliğimi bana tekrar verecek adam? Neredesin yağmurlarla taşmış günahlarımı temizleyecek adam? Evet sana layık olamadım. Verdiğim sözleri bile unuttum. Seni bile unuttum. Mecaz sevgililer peşinde koştum. Sana söz verdiğim gözyaşlarımı onlara döktüm. Ama neredesin şimdi? Ölümü özleten adam. Neredesin? Ölümü sevdiren adam neredesin? Sana ulaşmam için gözlerimi tamamen mi kapatmam lazım hayata. Al beni götür buradan. Beni temizle. Beni saf olana ulaştır ki kirli olanların sesleri değmesin hayatıma. Beni arınmışlardan eyle ki, kirliler dokunmasın bağrıma. Beni aşıklardan eyle ki, kahkaha giremesin rüyama. Neredesin? Kurtar beni."

-3-

Gökte dolunay, yerde üç beş odundan tutuşturulmuş bir ateş. Dillerini göğe doğru uzatmak isteyen onu yakmak isteyen ama başaramayan bir ateş.

-Dünyanın en iyi temizleyicisi ateştir. Çünki iz bırakmaz ardından eksik ve yanlışlardan.

-Ama külü kalır. Dumanı çıkar.

- Kül, varlığın posasıdır. Artık ihtiyacı olmadığı parçaları. Onu aslında esir eden parçalarıdır küller. İnsan yandığında onu bu dünyaya bağlayan ne varsa onlar kül olur. Günahları da duman olur. Geriye sadece kendisi kalır. Bilmez misin insanlar cehennemi hep ateşle özdeşleştirirler. İşlediği cürümler yüzünden cehenneme gönderilmek de rahmettir. İnanan insanlar orada temizlenirler. Cennete girmeye hak kazanırlar.

- Peki ben nasıl yanacağım.

- Kendi kendini yakacaksın. Ancak önce bütün benliğinle bunu istemelisin. Ateşle yatıp ateşle kalkmalısın. Hep ateşi özlemeli, ateşi dilemelisin. Çünkü senin için bundan gayrısından başka yol yoktur.

- Peki ya korku?

- Yanmazsan başına geleceklerin korkusu, daha cok değil midir ateşin acısından be deli oğlan.

- Haklısın, dedi. "Haklısın."

Güneş doğunca içinde bulunduğu kalabalığı farketti. Üstündeki urbaları... beline asılı koca iğri kalıcı. "Bunlar kim?" diye sordu adama. " Beyazıd Han'ın ordusu. İstanbul üzre sefer halindedirler. "Ama nasıl olur?" diyecek oldu. "Sus!", dedi adam. "Yanmak istemez misin Hasan'ım! İşte gün bugündür. Bugün nasıl yanıyormuş insanlar onu göreceksin."

Kılıcını kınından çıkarttı. Çeliğin parlaklığı gözünü aldı. "Karanlık ölümün böyle parlak bir şeyden gelmesi ne garip değil mi?" diyecek oldu; " O çelik yanmadan önce karaydı Hasan'ım" diye gürledi Koca İsa. " Sen de yanarsan sen de parlarsın, sen de karanlık hayatları aydınlığa kavusturursun. Haydi davran. Gazamız var bugün."

Uyandığında koca bir savaştan çıkmış gibi yorgundu. Kalktı yüzünü yıkadı. Sol kolunun kanadığını farketti. Sanki bir bıcak sıyırıp geçmişti kolu. Doktorlar onbeş dikiş attılar. Ağzını açıp tek söz söylemedi genç adam. Biliyordu çunkü iğri kılıçla öldürdüğü düşman askerlerinden birisi yere düşerken yapmıştı bunu ona.

(devam edecek)

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Ahmet'in hikayeciliği

Ahmet, Cemaat'e sunduğu ilk hikayesi ile kaleminin iyi olduğunu ortaya koymayı başardı. Ve her yeni yazdığı, sanki çıkacak kitabının haberini verir gibi baktı gözümüze. Ortam ve ayrıntı tasvirleri dahi bu işteki maharetini ortaya koyuyor zaten.

Kusuru ne mi? Yazdıklarını sunmakta acele etmesi sadece. Bu hemen hepimizin düştüğü bir hatadır. Ve kısa süre sonra yazdığımızı tekrar okuduğumuzda biz de görürüz onları. Ve düzeltiriz tabi. Ahmet te tekrar okuduğunda, hikayenin estetiğine zarar veren ve olmaması gereken bazı fazlalıkları, dikkat etmediği bazı ayrıntıları fark edecektir muhtemelen.

Şu hikayeleri bitirdikten sonra yayımlasanız diyorum bir de. Engin Noyan'ın Hikye-i Bilal'inden beri bitmemiş hikayeleri okumamaya ahdim var.