Düşünmüyorum. Düşündüm aslında nasıl olabilir diye, labirent gibi soru, düşün düşün, taşın dur. Yazar doğar insan anasının karnından. :)
İngilizler "ağzında gümüş kaşıkla doğmak" terimini kullanıyor. "Shakespeare has born with silver spoon in his mouth" gibi.
Meleke ve genetik potansiyel işi bence yazmak. Herkes kendini ifade edecek kadar alfabe ve gramer biliyorsa bir şeyler yazabilir pek tabii. Ama kast ettiğimiz anlamda yazarlık ya da yazar olmak fiiline inanmıyorum creative writing şeysinin memlekette patlamasından sonra yazar olma aşkıyla atolyeleri dolduran insanlara.
The lyfe so short, the craft so long to lerne`
"hayat çok kısa, sanatı öğrenmek çok uzun."
diyor Geoffrey Chaucer 1343-1400, The Canterbury Tales'in bir yerlerinde. Eskiden yaratıcı yazarlık kursları yoktu mesela, 18., 19 yüzyılda filan. Ama yetenekli bir yazar, yeni yetme gider bir ustaya çırak olurdu, öyle şeyler var. Shakespeare Christopher Marlowe'a çırak olmuş, başka çıraklarla birlikte usta gözetiminde dıramlar yazmış, başkaları Shakespeare'e çırak olmuş birlikte tragedyalar yazmışlar. Alexandre Dumas'ın çırakları varmış bir sürü, kalfaları. Bir roman yazacağı zaman, "ben," dermiş, "şöyle bir roman yazacağım, böyle konular olacak, şöyle şunlar, bunlar." Sonra çıraklarına konu, iş paylaşımı yaptırarak, romanı için malzeme, metaryal toplamaya gönderirmiş. Bu yöntemi de Fransa Kralının marangozundan öğrenmiş. Muhammed İkbal ilk şiirlerini, Hindistan'ın son Moğol İmparatorluğu Hanedanına ait, Delhi Al Kalesinde, klasik şiirin en büyük üstatları tarafından yetiştirilen meşhur Urdu Şair Dagh(1835-1905)'a ithaf etmişti. Urdu geneleğine bağlı şairler için klasisizm(classicism), farklı iki zamana bölünmüş iki düşünce okulu vardır: Lucknow ve Delhi okuludur. O zamanlarda Hint Kıtasında yaşayan genç şairler için bir üstada çırak olarak onun rehberliğinden ve doğrultuculuğundan yararlanmak bir adetti. İkbal bir açık öğretim, uzaktan eğitim gibi Dagh'ın şiirlerini sık sık okuyarak klasisizmde ona öykünüyor, onu üstadı olarak belliyor. Daha sonra romantiklerden etkilenerek onların etkisine kapılıyor gibi.
Bir sürü örneklemeler sunabiliriz, böyle bu tür usta çıraklık ilişkilerine. Bu anlamda kişinin doğuştan yazmaya istidadı, yeteneği varsa, tamam derim yani bir şekilde kurslarda yöntem, usül, kavram, çeşitleme, teori, pratik dersleri alarak yeneteğini sivriltebilir, kendisini geliştirebilir kişi.
Ama bir de altmışında, kırkında, yirmi beşinde kabiliyetsizliğiyle, odunluğuyla yazarlığa soyunanlar var. Bir şekilde egosunu, kendisini tatmin etmek istiyor adam, kadın, çevresine kendisini göstermek, ispat etmek istiyor, hem vakti var hem parası, hobisi de yok, gideyim yazar olayım bari diyor, gidiyor. Bu ortam kirlenmesi yaratıyor. İnternet çöplüğü gibi bir süre sonra yazar çöplüğü oluşuyor ortalıkta. Toplayamıyorsun. İş işten geçmiş çünkü.
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
Yazar olmak için çalışmak gerekir evvela, yazmaktan çok okumak gerekir. Bu bir atölye ortamında da olabilir, evde inzivada da olabilir. Yalnız atölyelerin şöyle bir yararı var, yazdıklarının anında eleştirilmesi.
Eleştiriler, yontmalar ve biçmeler olmadan yazı şekillenemez. Zira ilham kutsal olsa da yazıya döküldüğü hali o kutsallığı taşımayabilir. Düzeltilmesi gerekir. Bu da tek başına pek mümkün olmuyor. Atölye ortamı yararlı bu yüzden.
Ne mi diyorum, yazmak bilgi işidir, yetenekten çok bilgi yazdırır. Ayrıca yazar olmak isteyen kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır(V.W., işte bu kısımda kemiklerin çıtlasın) ne alakası varsa artık :)
Atölyeler mucizehaneler değildir fakat dehanızı ortaya çıkaracak ortamlardır, gidiniz, kendinizi ölçünüz efendim :)
Aysun Yollardagezer, yazınızı bitirdiğiniz soruyla ben yazıma gireyim: Aysun yollarda gezer bu nasıl başlık böyle? :)
Yazıyı okudum önce, yazar atölyelerinin, yazar yetiştirebileceği minvalinde. Sonra başlığa baktım. "Fason/Mason" :) Merak edip türk dil kurumunun sözlüğüne baktım. Fason için şunu söylüyor:
1.Kesim
2.Malzemesi marka sahibi tarafından karşılanarak başka bir firmaya yaptırılan mal, fason mal.
Şimdi bir olmadığı kesin. İkinci şıkkın olabilirliğini düşündüm ama bir yere varmaya yakınken "mason" un anlamına takıldım. Yani Fasonu yazınızla anlamlandırabilseydim bile "mason"u anlamlandıramayacağımı farkettim ve bu uğraşa girmek yerine sorgulamayı tercih ettim. Hatta sorgulasam mı dedim. Çünkü mesele farklı bir boyuta gelebilirdi. Peki sorgulama konusunda tereddütlerimi yenmiş miyim?
:)
Bu yazının sonunda kendi kendime; "Allah müstehakımı versin" diyesim geldi :)
Acaba desem mi?
:)
Başlık, içerikle uyuşsun ya da uyuşmasın -ki burada atölye kelimesine bir gönderme olduğundan uyuşuyor bence- muhakkak sansasyonel ve hatta saçma olmalıdır ki okuyucuyu çeksin. Bu bir yazı atölyesi ders planında ilk ünitenin konusudur :)
ve ikinci ünite de sözlük açıp bakmanın faydaları üzerinedir. Siz doğru yoldasınız yoldaş Hamza:) Allah hakkınızda hayırlısını versin :)
Sevgili Hacer Kor'un sorusuna gelince, tutukluk sebebi okumalarının çeşidi ve yoğunluğu ile alakalıdır. Okuyunca geçer :)
...soruya, atölyede çırak-kalfa-usta hiyerarşisinde yazmayı öğrenebilmiş biri bile kolaylıkla evet veya hayır diyebilir mi bilmiyorum...öğrenebilmiş diyorum; öğrenebilmişse evet demeli, ama hayır da diyebilir...zira oradaki emek önceliği atölyenin midir, kendisinin midir kolayca ayırdedemez...nitekim yazarın genlerinde nankörlük de vardır bu hususta; katkıları reddetmeyi sever...yüksek benmerkezil dürtüleri onun kadirşinas olmasına manidir.
...fikrimce; atölyeler tekbaşlarına yeterli olamazlar...işlenecek yazar arzusu, zekası, emeği ve birikimi olmazsa olmaz...atölye, ancak bu malzemeleri işleyebilir ve yönlendirebilir...ayrıca en önemli husus,kılavuzu karga olmamalı yazar adayının...bir de her şeyi berbat eden atölyeleri de unutmamak lazım...onlar, kanlarına girdikleri nice kişileri hayata küstürdüler...
...amatör atölyeleri, amatörlükten sıyrılmaya çalışan atölyeleri bence bu gözle incelemeli...mesela çok revaçta olan bir atölyeye dikkat ediyorum uzaktan...usta geçinenleri, fildişlerinden müteşekkil kulelerden bakıyorlar...kurumlarından geçilmiyor...ahkam kesme makamları mübarekler...ama size bir sır vereyim en iyi atölyeler, lise dergileri:)..hiç değilse öğretmenler heyecan içinde iyi yazı çıksın diye emek verirler...
...münhasıren; herkes yazabilir...bu kesindir.
selam ve sevgiyle
Müfredatta neler var onada bir bakalım. Mademki bu kuyudan bir taş çıkacak ve çıkan bu taş en azından çıkaranlar ve onların peşinden gelenler tarafından kuyudan çıkarılan taş diye anılacak o halde atölyeden çıkan yazar mı diyeceğiz. Eğer ben halamın oğlu ahmetin hanımı olan ayşenin dayısı rızaya rıza amca dersem atölyeden çıkan yazarada yazardır derim. Ama ben dıdının dıdısının dıdısı diyiveriyorum:)
yazı atelyelerinde tabi ki yazar yetiştirilebilir,var olan yetenek geliştirilebilir bir üstad indinde,lakin yazarlık öğrenilmez.bir kere hissiyat dünyası bambaşka zenginliklere sahiptir yazarın...
yaşadığı süre içinde görüp geçirdikleri birer not olarak düşer yüreğinde bir yerlere...
ve bir an gelir ki yazar bunların sancısını çekmeye başlar.tıpkı bir gebelik dönemine girmiş gibi, eser gün be gün doğuşa yaklaşacaktır.
Şimdi kendini yazmaya zorlamak, günü dolmamış bir bebeği sezaryenle almak gibidir...
Ya da kürtajla alınmış sözcükler ruhsuz karartılardır beyaz sayfada...
hasıl-ı kelam;kağıdı yüreğiniz ile karaladığınız taktirde ancak tam bir yazar olmuşsunuzdur.
Yazarlık atölyelerinde "yazar" yetişir mi bilmem ama eğer çapasına ,suyuna ,gübresine ,özellikle de kökünün dibinde biten yabancı otların yetişmesine izin vermez, temizlerseniz sonunda dalından mis gibi domates,biber koparıp, afiyetle yersiniz.
Bunlarda nereden aklıma geldi?...Galiba yetiştirmek sözü çağrışım yaptı:)
Yazarlık atölyeleri olmadan/kurulmadan önce yazanlar nerede yetiştiler,nasıl "yazar" oldular diye de insan sormadan edemiyor hani?
Ama herşeyde olduğu gibi ilerleyen zaman ve değişen şartlar gayrıihtiyari bazı şeyleride zorunlu kılıyor sanırım. Şöyle ki herkesin herşeyi hemde çok iyi bildiği(bildiğini iddia ettiği)bir zamanda eğriyi ,doğruyu;sapla,samanı ayırt etmekte güçleşiyor haliyle ve fakat işini en iyi şekilde yapmak,yolunu ,yöntemini öğrenmek isteyenlerde bir bilene danışmayı ihmal etmiyorlar hiçbir zaman.
Atölyelerin de böyle bir ihtiyacın sonucu olduğunu düşünüyorum.Yetişmek isteyende nereye ,ne şekilde ,hangi yolda ulaşmak istediğini biliyorsa alacağı çok şey vardır işin atölyesinde.
Şunu da unutmamak lazım ;domates ektiğiniz fidede yalnızca domates yetişir;biber beklemek ne ektiğini bilmemektir.
Yorumlar
Creative Writing
Cts, 09/02/2008 - 02:50 — Mustafa Burak SezerDüşünmüyorum. Düşündüm aslında nasıl olabilir diye, labirent gibi soru, düşün düşün, taşın dur. Yazar doğar insan anasının karnından. :)
İngilizler "ağzında gümüş kaşıkla doğmak" terimini kullanıyor. "Shakespeare has born with silver spoon in his mouth" gibi.
Meleke ve genetik potansiyel işi bence yazmak. Herkes kendini ifade edecek kadar alfabe ve gramer biliyorsa bir şeyler yazabilir pek tabii. Ama kast ettiğimiz anlamda yazarlık ya da yazar olmak fiiline inanmıyorum creative writing şeysinin memlekette patlamasından sonra yazar olma aşkıyla atolyeleri dolduran insanlara.
The lyfe so short, the craft so long to lerne`
"hayat çok kısa, sanatı öğrenmek çok uzun."
diyor Geoffrey Chaucer 1343-1400, The Canterbury Tales'in bir yerlerinde. Eskiden yaratıcı yazarlık kursları yoktu mesela, 18., 19 yüzyılda filan. Ama yetenekli bir yazar, yeni yetme gider bir ustaya çırak olurdu, öyle şeyler var. Shakespeare Christopher Marlowe'a çırak olmuş, başka çıraklarla birlikte usta gözetiminde dıramlar yazmış, başkaları Shakespeare'e çırak olmuş birlikte tragedyalar yazmışlar. Alexandre Dumas'ın çırakları varmış bir sürü, kalfaları. Bir roman yazacağı zaman, "ben," dermiş, "şöyle bir roman yazacağım, böyle konular olacak, şöyle şunlar, bunlar." Sonra çıraklarına konu, iş paylaşımı yaptırarak, romanı için malzeme, metaryal toplamaya gönderirmiş. Bu yöntemi de Fransa Kralının marangozundan öğrenmiş. Muhammed İkbal ilk şiirlerini, Hindistan'ın son Moğol İmparatorluğu Hanedanına ait, Delhi Al Kalesinde, klasik şiirin en büyük üstatları tarafından yetiştirilen meşhur Urdu Şair Dagh(1835-1905)'a ithaf etmişti. Urdu geneleğine bağlı şairler için klasisizm(classicism), farklı iki zamana bölünmüş iki düşünce okulu vardır: Lucknow ve Delhi okuludur. O zamanlarda Hint Kıtasında yaşayan genç şairler için bir üstada çırak olarak onun rehberliğinden ve doğrultuculuğundan yararlanmak bir adetti. İkbal bir açık öğretim, uzaktan eğitim gibi Dagh'ın şiirlerini sık sık okuyarak klasisizmde ona öykünüyor, onu üstadı olarak belliyor. Daha sonra romantiklerden etkilenerek onların etkisine kapılıyor gibi.
Bir sürü örneklemeler sunabiliriz, böyle bu tür usta çıraklık ilişkilerine. Bu anlamda kişinin doğuştan yazmaya istidadı, yeteneği varsa, tamam derim yani bir şekilde kurslarda yöntem, usül, kavram, çeşitleme, teori, pratik dersleri alarak yeneteğini sivriltebilir, kendisini geliştirebilir kişi.
Ama bir de altmışında, kırkında, yirmi beşinde kabiliyetsizliğiyle, odunluğuyla yazarlığa soyunanlar var. Bir şekilde egosunu, kendisini tatmin etmek istiyor adam, kadın, çevresine kendisini göstermek, ispat etmek istiyor, hem vakti var hem parası, hobisi de yok, gideyim yazar olayım bari diyor, gidiyor. Bu ortam kirlenmesi yaratıyor. İnternet çöplüğü gibi bir süre sonra yazar çöplüğü oluşuyor ortalıkta. Toplayamıyorsun. İş işten geçmiş çünkü.
"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-
fason / mason
Çar, 13/02/2008 - 20:51 — aysun yollardagezerYazar olmak için çalışmak gerekir evvela, yazmaktan çok okumak gerekir. Bu bir atölye ortamında da olabilir, evde inzivada da olabilir. Yalnız atölyelerin şöyle bir yararı var, yazdıklarının anında eleştirilmesi.
Eleştiriler, yontmalar ve biçmeler olmadan yazı şekillenemez. Zira ilham kutsal olsa da yazıya döküldüğü hali o kutsallığı taşımayabilir. Düzeltilmesi gerekir. Bu da tek başına pek mümkün olmuyor. Atölye ortamı yararlı bu yüzden.
Ne mi diyorum, yazmak bilgi işidir, yetenekten çok bilgi yazdırır. Ayrıca yazar olmak isteyen kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıdır(V.W., işte bu kısımda kemiklerin çıtlasın) ne alakası varsa artık :)
Atölyeler mucizehaneler değildir fakat dehanızı ortaya çıkaracak ortamlardır, gidiniz, kendinizi ölçünüz efendim :)
Ulvi Ali, nasıl bir soru bu böyle :)
Aysun Yollardagezer,
Çar, 13/02/2008 - 21:19 — Hamza YOLDAŞAysun Yollardagezer, yazınızı bitirdiğiniz soruyla ben yazıma gireyim: Aysun yollarda gezer bu nasıl başlık böyle? :)
Yazıyı okudum önce, yazar atölyelerinin, yazar yetiştirebileceği minvalinde. Sonra başlığa baktım. "Fason/Mason" :) Merak edip türk dil kurumunun sözlüğüne baktım. Fason için şunu söylüyor:
1.Kesim
2.Malzemesi marka sahibi tarafından karşılanarak başka bir firmaya yaptırılan mal, fason mal.
Şimdi bir olmadığı kesin. İkinci şıkkın olabilirliğini düşündüm ama bir yere varmaya yakınken "mason" un anlamına takıldım. Yani Fasonu yazınızla anlamlandırabilseydim bile "mason"u anlamlandıramayacağımı farkettim ve bu uğraşa girmek yerine sorgulamayı tercih ettim. Hatta sorgulasam mı dedim. Çünkü mesele farklı bir boyuta gelebilirdi. Peki sorgulama konusunda tereddütlerimi yenmiş miyim?
:)
Bu yazının sonunda kendi kendime; "Allah müstehakımı versin" diyesim geldi :)
Acaba desem mi?
:)
İSLAM'sız SAADET olmaz...
fason mason vol.2
Cum, 15/02/2008 - 20:18 — aysun yollardagezerSevgili Hamza Yoldaş,
Başlık, içerikle uyuşsun ya da uyuşmasın -ki burada atölye kelimesine bir gönderme olduğundan uyuşuyor bence- muhakkak sansasyonel ve hatta saçma olmalıdır ki okuyucuyu çeksin. Bu bir yazı atölyesi ders planında ilk ünitenin konusudur :)
ve ikinci ünite de sözlük açıp bakmanın faydaları üzerinedir. Siz doğru yoldasınız yoldaş Hamza:) Allah hakkınızda hayırlısını versin :)
Sevgili Hacer Kor'un sorusuna gelince, tutukluk sebebi okumalarının çeşidi ve yoğunluğu ile alakalıdır. Okuyunca geçer :)
..yazarlık...zor iş...
Çar, 13/02/2008 - 22:02 — seckin deniz...soruya, atölyede çırak-kalfa-usta hiyerarşisinde yazmayı öğrenebilmiş biri bile kolaylıkla evet veya hayır diyebilir mi bilmiyorum...öğrenebilmiş diyorum; öğrenebilmişse evet demeli, ama hayır da diyebilir...zira oradaki emek önceliği atölyenin midir, kendisinin midir kolayca ayırdedemez...nitekim yazarın genlerinde nankörlük de vardır bu hususta; katkıları reddetmeyi sever...yüksek benmerkezil dürtüleri onun kadirşinas olmasına manidir.
...fikrimce; atölyeler tekbaşlarına yeterli olamazlar...işlenecek yazar arzusu, zekası, emeği ve birikimi olmazsa olmaz...atölye, ancak bu malzemeleri işleyebilir ve yönlendirebilir...ayrıca en önemli husus,kılavuzu karga olmamalı yazar adayının...bir de her şeyi berbat eden atölyeleri de unutmamak lazım...onlar, kanlarına girdikleri nice kişileri hayata küstürdüler...
...amatör atölyeleri, amatörlükten sıyrılmaya çalışan atölyeleri bence bu gözle incelemeli...mesela çok revaçta olan bir atölyeye dikkat ediyorum uzaktan...usta geçinenleri, fildişlerinden müteşekkil kulelerden bakıyorlar...kurumlarından geçilmiyor...ahkam kesme makamları mübarekler...ama size bir sır vereyim en iyi atölyeler, lise dergileri:)..hiç değilse öğretmenler heyecan içinde iyi yazı çıksın diye emek verirler...
...münhasıren; herkes yazabilir...bu kesindir.
selam ve sevgiyle
Seçkin Deniz
Müfredat
Per, 14/02/2008 - 01:34 — muhammed ikbal ...Müfredatta neler var onada bir bakalım. Mademki bu kuyudan bir taş çıkacak ve çıkan bu taş en azından çıkaranlar ve onların peşinden gelenler tarafından kuyudan çıkarılan taş diye anılacak o halde atölyeden çıkan yazar mı diyeceğiz. Eğer ben halamın oğlu ahmetin hanımı olan ayşenin dayısı rızaya rıza amca dersem atölyeden çıkan yazarada yazardır derim. Ama ben dıdının dıdısının dıdısı diyiveriyorum:)
"yazar olunur mu, doğulur mu?"
Per, 14/02/2008 - 03:05 — esved ziyayazı atelyelerinde tabi ki yazar yetiştirilebilir,var olan yetenek geliştirilebilir bir üstad indinde,lakin yazarlık öğrenilmez.bir kere hissiyat dünyası bambaşka zenginliklere sahiptir yazarın...
yaşadığı süre içinde görüp geçirdikleri birer not olarak düşer yüreğinde bir yerlere...
ve bir an gelir ki yazar bunların sancısını çekmeye başlar.tıpkı bir gebelik dönemine girmiş gibi, eser gün be gün doğuşa yaklaşacaktır.
Şimdi kendini yazmaya zorlamak, günü dolmamış bir bebeği sezaryenle almak gibidir...
Ya da kürtajla alınmış sözcükler ruhsuz karartılardır beyaz sayfada...
hasıl-ı kelam;kağıdı yüreğiniz ile karaladığınız taktirde ancak tam bir yazar olmuşsunuzdur.
Hazır sizler bu konuyu tartışırken...
Per, 14/02/2008 - 21:36 — Hacer KorYazı atölyelerinden yazar yetişir mi yetişmez mi konusundaki tartışmaları yollardaki hocama bırakıp aşağıdaki haberin linkini sizlerle paylaşayım:)
Yollardaki yazar bende bu aralar yine bir tutukluk hali var sebebi hikmeti ne ola ki:)
http://www.egitimder.org/bpi.asp?caid=407&cid=1212
Ne istediğini bilmek..domates mi?biber mi?
Pzt, 25/02/2008 - 23:34 — Zeynep HatunYazarlık atölyelerinde "yazar" yetişir mi bilmem ama eğer çapasına ,suyuna ,gübresine ,özellikle de kökünün dibinde biten yabancı otların yetişmesine izin vermez, temizlerseniz sonunda dalından mis gibi domates,biber koparıp, afiyetle yersiniz.
Bunlarda nereden aklıma geldi?...Galiba yetiştirmek sözü çağrışım yaptı:)
Yazarlık atölyeleri olmadan/kurulmadan önce yazanlar nerede yetiştiler,nasıl "yazar" oldular diye de insan sormadan edemiyor hani?
Ama herşeyde olduğu gibi ilerleyen zaman ve değişen şartlar gayrıihtiyari bazı şeyleride zorunlu kılıyor sanırım. Şöyle ki herkesin herşeyi hemde çok iyi bildiği(bildiğini iddia ettiği)bir zamanda eğriyi ,doğruyu;sapla,samanı ayırt etmekte güçleşiyor haliyle ve fakat işini en iyi şekilde yapmak,yolunu ,yöntemini öğrenmek isteyenlerde bir bilene danışmayı ihmal etmiyorlar hiçbir zaman.
Atölyelerin de böyle bir ihtiyacın sonucu olduğunu düşünüyorum.Yetişmek isteyende nereye ,ne şekilde ,hangi yolda ulaşmak istediğini biliyorsa alacağı çok şey vardır işin atölyesinde.
Şunu da unutmamak lazım ;domates ektiğiniz fidede yalnızca domates yetişir;biber beklemek ne ektiğini bilmemektir.