Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, demokratik reflekslerimiz günü birlik siyasi tavırlarımızla içinden çıkamayacağımız yalnızlıklara itiyor. Arkaladığımız siyasi liderlerimizin yüzleri ruhlarımızdaki derin boşlukların imgelerini yansıtıyor. Bu toprakları çok seven insanlarımız, karşıtlarına meydanlarda başka ülkeler gösterseler de, coğrafyası hatıralarla çizilen bizlerin gideceği bir ülke, hayal ettiğimiz hiçbir krallık yok.
İnançlarımızdan fışkıran siyasi söylemlerimiz istemediklerimizle bayraklaşırken, istediklerimizin ne olduğunun çizgisi nefretlerimizle belirsizleşiyor. Umutlarımız hayır dediğimiz anarşist tavırlarla kendini gösteriyor. İçini doldurabilecek ve samimiyetlerimizi gösterecek gücü içlerine fırlatıldığımız yalnızlıklardan bir türlü bulamıyoruz.
İktidar sorunsalı her birimizi aykırı, kurallara karşı ve memleketin geleceği hakkında düşündürücü yapıyor. Siyasal alanda oluşan her refleks kendini iktidar hissettiğinden daha fazla iktidar karşısındaki suçlayıcı söylemlerle tanımlıyor. İktidarın kim olduğunun belirsiz olduğu ülkede, iktidar karşıtı söylemler günlük yaşamı daha da politik yapıyor.
İnsanların kavgaları ülke genelinden şehirlere, şehirlerden mahallelere, mahallerden sokaklara, sokaklardan da komşu olmaya kadar yayılıyor. Sevgiyle varolan bir medeniyetin çocukları olan bizler, karşıtlarımızla oluşturduğumuz düşüncelerimiz yüzünden nefretin insanları olurken, ilişkilerimiz de güvensizlik üzerine gelişiyor.
Ulusal kavramların tanımlanışı insan olarak beklediğimiz isteklerimizin belirsizliğinde netleşmezken, kavramlar üzerinden ve onlara yüklediğimiz anlamlardan birbirine cephe almış kamplaşmalar oluşuyor. Ülkesini çok seven ve nefretler üzerinden birbirlerini tanımlayan başka bir ülke yoktur herhalde.
Bütün yalnızlar iç dünyasındaki tanrılarla konuşur. Olgusal gerçekliğin anlamlara kapandığı, hayat yalanlarına hayır denildiği bir durumda her yalnız kitlesel bir meşruluk arayarak kendisi gibi yalnızlığa düşmüş insanlarla romantik bir dil geliştirir. Başbakanın Batman’da okuduğu Kur’an ayetleri, iktidar olamamış kitlelerin tesellisidir. Bu dil kendisini suçlayan diğer siyasi oluşumlarda da gözlenir. Cumhuriyet mitingleri de, aynı yalnızlığı paylaşan insanların kitlesel haykırışlarıdır.
Korkular üzerine oluşan karşılıklı bu anarşist refleksler, kavramlara yüklenen duygusal tanımlamalarla sınıfsal kapanışlara neden olmaktadır. Bu kopmuşluğun toplumsal bunalımında özlenen huzur ortamı hoşgörü ile dillense de, kuşku gelecek üzerinedir.
Siyasal tavırların duygusal içerikle belirsizleşmesi, çaresizlik içine düşen insanların bugünkü ruh halleridir. Cumhuriyet olmanın, demokratik bir ülkede yaşamanın zorunlu sonucu olan neşeli ve hakları için mücadele eden bir insanın ruh haline benzemeyen bu durumlar, tekamülü tamamlamamış zihinsel süreçlerin sonuçlarıdır.
Dört bir tarafımız düşmanlarla kaplı olduğunun korkutularak verildiği vatandaşlık bilinçlendirilmesinden karşıt fikirleri işgalci olarak görmeye kadar varan ithamlı retleşmeler ne kadar da tuhaf. Milli takımın maçlarını tırnağını yiyerek izleyen bir Hakkarili vatandaşı, elindeki bayrağı ile sevincini sokaklara taşarak gösteren bir türbanlıyı ve üniversiteler bizimdir diyerek Amerikan işgalcilerine tepkisini gösteren solcu gençleri bu topraklarda birbirlerine düşman göstermek düşündürücü ve bir o kadar da utanç verici.
Hiçbir fikir kuşkular üzerinden karşısındaki düşünceleri dışlayamaz ve onunla olan savaşında ülkesi ve milleti adına samimiyetsiz görülemez. Samimiyetsizlik ve ciddiye almamak zihinsel eksersizi yok eder, primitif çıkışlarla bedeni meydana sürer. Kavga, konuşulacak bir şeylerin kalmaması ve şeytanlaştırılmış varlığı yumruklarla taşlamaktır. Neden ülkemdeki insanlar şeytan kovalamanın peşindedir?
Geçmişteki siyasi suçluların ve fikir insanlarının birbirlerini vatan hainliğiyle suçlamalarını ve bu insanların hainlendikleri vatanlarını terk etmeyerek, bu ülke için çalıştıklarını düşünürsek benzer yanlışların şimdilerde de görülmesi şaşırtıcı. İktidar kavgasında, test çözmekten ve sınav belasına hazırlanmaktan bir türlü fikrini oluşturamamış v e geliştirememiş gençleri kullanmak ve bir çatışmanın içinde göstermek, etlerinden canları çekilmeye başlamış insanlar için hoş bir davranış olmasa gerek.
Gazete manşetlerinden olayları izleyen, ellerine aldığı resimlerle ve klişeleşmiş sloganlarla taraf olan insanlar, ülkesinin dışındaki dünyayı yine kendi insanlarının üzerinden anlıyorlar. Görmediği, havasını solumadığı ülkelerin insanlarına yaşadığı mahallesinden suçlayıcı seslenişlerle meydan okuyorlar. Baskıyı yaşamadan baskılıyorlar insanları, devletleri…
Kanunların hukuk sanıldığı bu ülkede, demokratik duruşların ve savaşların başkalarını yok etmek olarak görülmesi, yasakların karşıtlar için savunulması çağdaşlık açısından yeniden düşünülmelidir. Zenginleşmenin toplumsal motivasyon ve özgürleşme ile mümkün olduğunun artık anlaşılması ve insanlarımızı vatan kadar sevmeyi öğrenmemiz gerekmektedir.
Yorumlar
siyah bir ışık : "arpalar kara kılçık"
Salı, 01/04/2008 - 14:42 — sina yasir“Bu demokrasi” Türk iline beladır! onunla halklar ancak çıldırır. Çılgın halk(oy-uy)la sürdürülen demokrasinin millete zerre kadar hayrı var diyen, beri gelsin. Cumhuriyetin ilanı 1923, şimdi 2008 yılındayız (inanmayanlar takvime baksın); matematik sevenler hesaplasın kaç yıldır ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olarak anıldığını. Ne oldu bu yıllar boyunca, arpalar orağa mı geldi, hayır! Türkiye, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti oldu (?)
Elde var, Ankara’da günbegün kararan bir Türkiye ve “çiftlik”te malum telaş. İsteniyor ki, bu ülke halkların sefalet anıtı olarak baki kalsın.
Özlenen Türkiye’nin talihsizliği, halen milletinin olmamasıdır. Türkiye, milletine kavuşmadıkça da bu halk demokrasisi(dalaveresi)nden kurtulamayacak.
Henüz, gün ışığında adını koyduğumuz bir Türkiye’den bahsedemeyiz. Çünkü, karanlıkta ellerinin ne kadar dolu olduğuna bakıp alem yapanlar gün ağarınca ellerini saklıyorlar.
“demokratik reflekslerin yalnızlığı” muhaldir, hiçbir refleks demokratik değildir! Hem, derde deva da değildir.
Ayrışma-Bütünleşme Paradoksu
Çar, 02/04/2008 - 20:40 — cemile aksoyArtan sayıda farklılaşma ve ayrışma örneklerinin çokça ortaya çıktığı bu kriz ve çatışma ortamında,ikili karşıtların zorlayıcılığıyla toplumsal uyum ve uzlaşmanın gereğinden çok vurgulandığını görmekteyiz.
Bu noktada çözüm,ulusal normativiteden kopmuş bireyleri, ulusötesi normativite ile bütüntüşmiş yeni bir yurttaş tipi oluşturmada aranıyor.Avrupa ile entegrasyonun söz konusu olduğu bu dönemde ulusötesi normativiteye Batı değerleri hegemonyacı bir çerçeve oluşturmaktadır.Buna göre hepimiz insan hakları savunucusu,demokrasiye inanan,çevreci,kültürel çeşitliliği benimsemiş,kadın erkek eşitliğini kabullenmiş,tek eşli,resmi nikahla evlenen,düşünce ve inanç özgürlüğünün savunucusu bireyler olarak tektipleşip,aynileşiyoruz.Yani Türkü,kürdü,alevisi, sünnüsi,dincisi, laikcisi,muhahafazakarı,yenilikçisi,sağcısı,solcusu,türbanlısı açığı aynı değerlerin evrenselliğinde kendini tanımlıyor.Aynı yaşam tarzını oluşturup aynı bilıinç yapısına sahip oluyoruz.Bu anlamda kendini inançlı olarak tanımlayanla inançsız olan arasında ki keskin farklar yok ediliyor.
Biz kendi içimizde bağdaşmaz karşıtlıklar oluşturup tek kültürden çok kültürlülüğe,tek milleten etnik milliyetçiliğe,üniter devletten özerk bölge oluşturmaya doğru parçalanma eğilimleri gösterirken ve bunun için kan dökerken herbir parçamızla kendi içimize kapanıp derin bir kopmuşluğun derin yalnızlığına gömülürken küresel dalganın yayılımcılığında ulusötesi normativiteyle bütünleşip biz bilincinden uzak aynı dünyanın insanları oluyoruz.Bu aynen İstanbulun bizim şehrimiz yerine dünya şehri olarak tanımlanması gibidir.Böylece kendini Türk diye tanımlayanla Kürt diye tanımlayan arasında yaşam tarzı veya bilinç bakımından keskin bir fark kalmıyor.Bu çarpıklıkta hepimiz İngilizce konuşan medeni insanlar mı olacağız?