renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Döner + Ayran = 2,5 YTL

Döner

Niye garsonun gösterdiği yere oturdum ki şimdi. Bak gerilerde boş bir masa daha var. Bu “cam kenarı” hassasiyeti de sürekli otobüsle seyahat etmemin, algılarımı çimdiklemesinden kaynaklansa gerek. Of ne çok acıktım. Zaten bu kadar acıkmasam, ne işim var burada değil mi? Açım aç… Şu an içimdeki tüm hislerin dibi tutmuş, beynim sağ ve sol lob diye yumurtaya öykünmüş, ruhumsa bir pilav gibi lapalaşmış. İşte geliyor garson.

—Ne alırsınız efendim?
—Döner alayım, lakin iyi dönmüş olsun.
—Nasıl yani?
—Aman iyi pişmiş olsun diyecektim, affedersiniz.
—Peki efendim.

Çok acıkınca insanın dili de sürçüyor böyle. Of şu cama da bir perde asmamışlar ki, yoldan geçen herkesle göz göze geliyor insan. Acaba şu kaldırımdaki teyze, şu çocuk, şu delikanlı da benim gibi aç mıdır? Yok, canım aç olsalar içeri girip bir şeyler yerlerdi değil mi? Hem zaten şu yan masadaki genç kızlar gibi birazdan burnumu ketçapa daldırdım mı herkes hikâyemin dışında kalıverecek. Zaten safer ayı diye sadaka vermiş, hayır hasenatta bulunmuşuz. Cümle yoldan geçeni de doyuramayız ki kardeşim değil mi? Açım ben aç... Aç insan öyle çok fazla düşünmez, düşünmemeli. Zira çoğu halkın aç bırakılma sebebi “düşünme”, “düşündükten sonra başkaldırma” dürtülerinin baltalanması için değil mi?

Döneri de camın kenarına mı koymuş bu adamlar? Kokusu da tüm caddeye yayılmıştır şimdi. Ah ah… Aklıma anacığımın yemekleri geldi ve de çocukluğum. Penceresinde küpeli çiçekleri olan beyaz badanalı bir evimiz vardı. Annem saçlarımı tarayıp kafama kocaman bir kurdele kondurunca, kendimi kremasından görünmeyen keklere benzetirdim. Anacığım pek titizdi. Beyaz yakalık, ütülü önlük, tertemiz mendillerle beni okula asılmaya hazır bir tabloya çevirirdi. Lakin bu klasik tablo eve her dönüşte modern sanatın derin izlerini taşıyan Picasso resimlerine dönüşüverirdi. Çünkü yakalığımı okulda unutur, üstüm başım leblebi tozuna bulanır, çoraplarım kirden görünmezdi. En çok da işitme engelliler haber bültenini kaçırmayan bir çocuktum da ona gülerim. Televizyonun sesini kapatır, kendimi duymuyor kabul eder ve spikerin hareketlerinden ne anlattığını anlamaya çalışırdım. Milletin övdüğü “empati” yöntemini bakın ben daha çocukken yapıyormuşum. Şimdide buraya oturmuş, dörtte biri yoksul olan halkımın gözü önünde yemek yemeye hazırlanıyorum. Lokantanın camında bir gerdanlık gibi duran şu dönerde, göz hakkı kalmış çocuklar yokmuş gibi davranıyorum. Yoksa kötü müyüm ben. Yok, yozlaşmış diyelim. Hem yoz hem de hala aç.

Oysa babamın dizinin dibinde, ödediğimiz her kuruş verginin bize yol, su, elektrik olarak dönmesini beklediğimiz yıllarda bu tür konularda ne kadar hassastık. Gerçi o yıllarda da çoğumuz açtık, vatandaş demek bir nevi depozitolu şişe demekti ve de boş mideler birkaç tatlı söz ile takas edilirdi ama ruhları esir almaya kimsenin gücü yetmezdi.

Bay yanlış ile doğru Ahmet’i izleyip doğru yanlış ayrımı yaptığım yıllardı o yıllar. Bir de annemin doğru ve yanlışları vardı. Misal dışarıya mandalina, salatalık gibi kokulu yiyeceklerle çıkmak yasaktı. Yok, ille de dışarıda bir şey yenecekse bu ekmek olmalı ve mutlaka tüm arkadaşlara ısırtılmalı kalanı –ki kalırsa- öyle yenmeliydi. Steril yaşayıp hijyenik büyümekten daha evlaydı, üzerinde “göz hakkı” olmayan bir ekmeği yemek.

Sonra komşular bahçede gözleme yaparlar, oradan geçen herkese ikram ederlerdi. Yaşlısı genci tüm kadınlar bir açık oturumda hem fikir olmuş aydınlar gibi başlarını sallayıp “canı çeken olursa günah olur, ikram edilmezse bereketi kaçar, kimsenin gözü kalmasın, kul hakkının vebali büyüktür” mealli laflar ederlerdi. O zamanlar pek anlamazdım. Lakin lisedeyken ramazan ayında, yarım tostu midesine indiren Sinem’in karşısında yutkununca ve gözlerimi o tosttan ayıramayınca ve dahası içimde Sinem’i pataklama hissi doğunca anlayıvermiştim “göz hakkı”nın ne demek olduğunu. Acaba şu karşıdan gelen lise talebesi de beni pataklamak istiyor mudur?

Of ne işim var benim burada. Bunca hatıradan sonra şu cam kenarında dönüp duran dönerden daha pişkin ve daha dönek hissediyorum kendimi. Allah bilir o dönerin üzerinde kaç çift göz takılı kalmıştır.

İştahım kaçtı. Kaçmalı zaten. Çocukluğumda refleks haline gelmiş bazı hasletlere bile ancak iki saat düşününce ulaşır oldum artık. Baksana şu halime! Nerede o okuduğum erdemler diğerkâmlıklar. Hatta geçenlerde okuduğum Alâeddin Bey’in koskoca beylik makamını, kendi hakkı olduğu halde kardeşi Orhan Bey’e teslim etmiş olmasına nasıl da hayran kalmıştım. Bu bey, bir kişiye sadece hak ettiğini değil kendi hakkı olanı da verebilmişti.

Her şey değişmişti sanki. Kâbe desenli örtüler duvarlardan inmiş, ezan okuyan saatler eskiciye verilmiş, sofralar küçülüp ikramlar buharlaşmıştı. Ve annelerimizin bir zamanlar omzumuza muska gibi tutturduğu “kul hakkı hassasiyeti” bir sokak simidinde, bir hamburgerin mayonezinde, gezinerek tüketilmiş bir çikolatada eriyip kaybolmuştu sanki…

Evet, o döneri yemeyeceğim, gitmeliyim şimdi.

—Hey abla, çok dönmüş aman çok pişmiş dönerin kalsın mı?
—Kalsın kardeş. Hakkınızı helal edin.

Oh rahatladım biraz. Gerçi hala açsın Ayşegül ama olsun. Açlığın hoşuna gitmediğine, nefsine ağır geldiğine bakma sen! Aslında bütün yıkıcılığına rağmen açlıktan daha âli ve daha dahi bir muallim yoktur. Yeter ki şuurundan nefsine intikal ettirmeyesin.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Düş güzel, ya Düşmek?

Savunmalar savunmalar. İlk hızlı yıllarımda "kardeşim adam helal kazanıyorsa, zekatını sadakasını da veriyorsa, kapris'e de gider, jipe de biner, çırağan'da düğün de yapar, bize ne?" modundaydım.. Bu çok doğal ve haklı görülebilecek bir yerdedir. Bireysel takvaları dayatma hakkımızın olmadığını hep söyleyegelmişimdir.

Beynim(d)e bir hafıza çivisi gibi çakılı olan, Hz.Ali'nin: "..cömert kafirin iman üzre öleceği umulur; cimri müslümanın da küfür üzre öleceğinden korkulur" sözü ile ortamı mayalamak çok etkilidir. Aylık kazancın yüzde 10'unu infak edebilmeyi amaçlamak. Bu sızı. Fakirler. Aç insanlar.

"Bu kur'an, takva sahiplerine bir hidayettir." Hidayet sahiplerine bir takva reçetesi değil; zaten takvalı olanlar için hidayet kaynağıdır. Özünde ahlaklı olan yani. Ben o yenmeyen dönerin ahiretteki karşılığını çok merak ediyorum. Artık Hanne veya Fatıma annemizle bin yıllık günlerce süren seher sohbetleri mi... Allah-u Alem.

Bize, bizi iman üzre sımsıkı tutan işte bu bilinç ve insanı hıçkırığa boğan İHH dönüşleri de birer levha olarak yeter.

Allah'ım takvalarımızı daim ziyade eyle ki hidayetlerin pınarının gözünde senin izninle kana kana hikmet olabilelim... Amin.

...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...

Sevgili Aysegul, yazinda

Sevgili Aysegul,
yazinda tanidiklara o kadar cok rastladim ki,
guzel kaleminle sanki karsilikli muhabet etmis gibi oldum.
Bu hikayenin bir avrupa sehrinde hic bir karsiligi olmaz.Paylasma kul hakki...o topraklarda beslenmek gercekten buyuk bir bahtiyarlik.
"Aç insan öyle çok fazla düşünmez, düşünmemeli. Zira çoğu halkın aç bırakılma sebebi “düşünme”, “düşündükten sonra başkaldırma” dürtülerinin baltalanması için değil mi? "
Bu cumelerde ayrica cok onemli.buna ragmen.halkimizda bu degerlerinyitrilmemesi.
selam ve dua ile....

Açım, yemek hakkım:)

Küçükken her geçtiğim bahçeden sarkan meyvaların, mutlak benim olan göz hakkını alırdım, öyle yada böyle:)Ve hala devam etmekte bazen, ama sadece göz hakkı! Dediğiniz gibi sizin anneniz, benim de babamdan bir muska gibi göğsüme iğnelenen kul hakkı, çocukluğumuzun tenefüs aralarında kaldı sanki... Devlet kurumunda çalışırken, çektirdiğim bir fotokopinin bile parasını almaktan korkardım, ya derdim ben değilim ki sadece, yetmiş milyon(şimdi nüfus kaç tam bilmiyorum:))insanın hakkı var. Kazandığım parada zaten hep bu sınav kağıtlarına giderdi. Ama olsun sırtımda yüklenen bir hak kalmadı rahatlığı, parasızlığıma değerdi. Ha bide şu lokanta yada kafelerin sinir bozucu perdelerine değinmek istiyorum. Uzun zamandır moda haline geldi.Yarı bir perde! üst taraf açık, alt taraf açık ortada sadece! Yemeğiniz gözükmüyor, hani güzel gözükmesin de, ya insanlarla göz temasına girelim diye mi kasten yapmışlar anlayamadım. Sinir oluyorum bu tür modern(?) perde modellerine. Eskiden uzun uzadıya, yere kadar perdeler vardı. Neyse çok güzel bir paylaşım olmuş ellerinize sağlık. İçsesinizi dinlemişsiniz, inşallah ben de açlık sesimi bastıracak kadar sesli bir vicdana sahip olurum. Ama açım ve yemek hakkım:)

Ele geleni yersin Dile geleni dersin Böyle dervişlik olmaz

manolya hanım sizin vesilenizle şunu belirtmekte de yarar var sanırım....

göz hakkı'm benim diyerek gerçi sizi tenzih ederim çocuklukta olan durum ayrı muhakkak ama bazı büyükler dahi bunun ardına sığınarak geçtiği bahçelerden yol kenarlarındaki tarlalardan meyve sebze aşırmaktalar... ve bunu çocuklarına göz hakkı adı altında aşılamaktalar. lakin özellikle altını çizmek lazım ki göz hakkı alınmaz verilir... verilir...

ya da çok fazla canı çekerse insanın ona karşılık olacak miktarda parayı oraya bırakması gerekmektedir denilir...

“Ele geleni yersin
Dile geleni dersin
Böyle dervişlik olmaz”

demiş yunus emre....

haklısınız efendim...

Çok haklısınız Ayşegül hanım. Aile terbiyesi diye söze başlanan ama Sünneti Seniyye düsturu olan kul hakkı, sadece bize miras kalan bir emanet değil.Bu düsturu hem kendimizde taze tutmalı, hem de yakın bildiklerimize aşılamalıyız.Çocuklukta kaldı öyle aşırmalar:)ama inanın hala bahçelerden geçince çok canım çekiyor. Zor şey şu nefs ile mücadele. Allah'ım ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hakim eylesin.(Amin amin amin)Yunus Emre'nin sözleride çok manidar olmuş bu arada ama hakettim:)Allah razı olsun, paylaşım için tekrar teşekkürler efendim.

Yazıdan sonra kısa bir

Yazıdan sonra kısa bir oto-kritik yapıldığında, önceki nesile Rasüllüllah'ın sünnetinin ve adâbı muâşeret kurallarının daha sıkı yerleştiğini görebiliyoruz.

Şükranlar bu güzel yazı için.

Selamlar...

Not: "...Alâeddin Bey’in koskoca beylik makamını, kendi hakkı olduğu halde kardeşi Osman Bey’e teslim etmiş olmasına..." şeklinde bir ifade kullanmışsınız. Hatırladığım kadarıyla Alaaddin Bey, Osman Bey'in oğlu olup Orhan Gazi'nin kardeşidir ve beylik makamını Orhan Gazi'ye bırakmıştı.

teşekkür düzeltme ve özür...

adem bey, düzeltmeniz için teşekkür ederim... bunu mustafa armağanın bir makalesinde okumuştum. tayyip erdoğan cumhurbaşkanlığını abdullah güle bırakınca, bu örneği de hatırlatan ve olayı ona benzeten bir yazı kaleme almıştı.orada okuyunca hafızamda kalmış, tabi belirttiğiniz üzere yanlış kalmış. doğrusu öyledir...tekrar teşekkür ederim. ve cemaat ten özür diler düzeltirim.
"eddai"

hayra yorudum

Arabanın devir ibresini sonu dayamış gene yazarımız. yoldaki yön levhalarını takip ederken ilk başlarda kafamız karışıyor, bunalıyoruz. Bir anda tanıdık bir muhite geliyor rahatlıyoruz. Yazara gelen bahar havasıyla yaptığı gaz, fren ve direksiyon oyunlarına garipsiyerek bakıyoruz. Nede olsa onun stiline alışmaya başlamış okuyucularız. Bu yeni teknikler için dudak büküyoruz gayri ihtiyari. Mesaj çıkartan bölümleri ise Maşaallah diyerek gurur kaynağı olarak görüyoruz.tam oturmuş bir çizgide sapma olduğunu düşünüp hayıflanıyoruz. ( ben kaç kişiyim ki hep çoğul yazıyorum )

zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var?

1 Mayıs'ın ertesi günü çıkan Gerçek Hayat'ta "Yaşasın Allah Rızası İçin Sınıf Bilinci" adlı yazısında İsmail KILIÇARSLAN şöyle diyordu yazının bir yerinde:
'...Hayatında "kutsal olana, ilahi olana" yer veren kitle, kapitalizm için "en zor alan" olarak tanımlanabilir. Zira, bu kitlenin "ihtiyaç" tanımını "yaratıcı" ve "kutsal kitap" yapar. "Size Allah ve Resulü yeter" ya da "üstünlük ancak takva iledir" emirlerinin karşısında gardı düşer küresel tüketim mekanizmasının. Yeni yeni yollar icat etmek zorunda kalır. "Müslüman her şeyin en iyisine layıktır" fetvasını "en pahalı arabaya binme", "milyon dolarlık villada oturma" hakkı olarak algılayan sersem zihinlerin ortalığı kaplaması boşuna değildir...'
şu üç günlük fani dünya hayatında rehber edinmeye çalıştığımız Kitab-ı Mübîn'in pratikteki karşılığı olan Sünnet-i Seniyye'ye baktığımızda;
"fakirlik neredeyse küfr olayazdı" ile "dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Resulullah (s.a.v.): “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” hassas dengesiyle karşılaşıyoruz..
tasavvuftaki "bir lokma, bir hırka" prensibiyle "zühd" ün tavan yaptığı bir anlayıştan beslenen bir medeniyetten gelerek namazın işimizi yapmamıza sadece 20 dakika ara verdirecek kadar hafifsenecek konuma düşmemiz bizi "istikbal"de nerelere götürecek bilemiyor ve korkuyoruz..
"meksika sınırı" dışında pek tv izlemememe rağmen ben de cam kenarında yaptığım bir otobüs yolculuğunda haberlerde görmüştüm alıntıladığım yazının bir yerinde anlatılan başörtülü bayanı..eşarbı 1, çantası 2, ayakkabısı 1.5, kıyafeti yine 1 aylık asgarî ücrete bedeldi ama spikere bu cevapları verirken gözlerinde nasıl bir ifade vardı, göremedim; çünkü onları da tahminime göre en az birkaç asgarî ücretli işçinin maaşına bedel bir güneş gözlüğü saklıyordu..
son olarak yine İ.Kılıçarslan'ın son derece hak verdiğim ve altına imzamı atabileceğim sözünü yazarak bitiriyorum bu alıntılardan müteşekkil acizane yorumumu:
..."Namazımı da kılarım, defilemi de yaparım; zekatımı da veririm, işçimin hakkını da yerim" diyenlere inat "Cuma namazından sonra el ele genel greve" diyorum. Aksi takdirde hepimiz "modern dünyanın taze tüketicileri olarak oruçlarını ıstakozla açan gerzek"lere dönüşeceğiz. Kapitalizm kazanacak savaşı...
ancaaakk;
"İslâm'a çağırıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez. Onlar ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır." (Kuran-ı Kerîm; Saff Suresi, 7 ve 8. ayetler)

döner ayran .... falanca adrese

canım arkadaşım ağzına gönlüne saglık unuttuğumuz bazı değerleri bize hatırlattığın için ALLAHrazı olsun.ayrıca sen üzülme arkadaşım [şöyle çok dönmüşünden eve sipariş verelim] ne dersin :)))

:))

eyvallah:)) lakin eve ille de birşey yollanacaksa "lahmacun" da anlaşalım...

idris özyolun dediği gibi "ne mutlu bana ki hala lahmacun yiyebiliyorum"...

"eddai"

"Hi, What's up? Ooo man!" deyip de şalvar giyemezsin!

Modernitenin getirdiklerinden biri.

Yani, bize ait hayatı yonta yonta bu hale geldik. Ve artık bize ait hayat bu hayat oldu.

Lüzumsuz Not: Sivas'ın dönerleri pek bi lezzetsiz. Hayli meşhur olanı dahi, beni tatmin etmedi.

www.yazibilim.com

öykü yazmak

bütün yazdıklarınızı(burada görünenleri tabi) okudum.işin aslı hikaye(öykü) diyemeyeceklerim de oldu, hikaye yazacak yerde deneme olarak yazsaymış daha iyi olurmuş dediğim yerler de.öykü roman gibi 'modern' anlatı türlerinin tahammül edemeyeceği bir şey vardır:okura öğüt vermeye kalkışan yazar.bu tavır kurmaca eserlerde gerçekten sırıtır.bu konuda müslüman camianın çok çok büyük eksiklileri var.romanla öyküyle tebliği yapmaya kalkıştılar yıllarca.(şule yüksel, emine şenlikoğlu, hekimoğlu ismail, ahmed günbay yıldız vs.)açık konuşmak gerekirse bu yazarların kaleminden roman öykü sıfatıyla çıkan birçok eser ne romandır, ne öyküdür.kendi halinde acemi metinlerdir. madem bu türlerde eser verilmek isteniyor, o türün imkanlarını ve handikaplarını iyi bilmek gerekir.pek tabi batı kökenli biçimler olduğu için zaten varoluşsal olarak da mesaj vermeye müsait değildir roman ve öykü.
hikayelerinize yazılan yorumları da okudum.teşekkür ediliyor size mesela.hiç düşündünüz mü niye diye?ders anlatmadınız, konferans vermediniz..sadece hikaye yazdınız.oysa hikayeye(artık öyküye) sadece eleştiri getirilebilir,kalbimizin pasını sildiğin için teşekkürler denmez.işte bu yorumlar gösteriyor ki siz öykü yazmak yerine öyküye 'yazdırmak' diyebileceğim şeyi yapıyorsunuz:namık kemal'in deyişiyle, çıplak hakikati dilenci elbisesine sarıp görücüye çıkarıyorsunuz.bu öykü yazımı adına bir sorundur.öyküyü 'salt' bir araç konumuna getirmektir.bu durumda yazılan şey öykü olmaz.başk bir ad bulmalı.
o zaman nedir öykü? rasim özdenören şöyle diyor:

"gözyaşının gözden yanağa süzüldüğü anı anlatmak". yani tek durum, tek olay, tek konum ama alabildiğine derin ve geniş.o yüzden öykü yazmak gerçekten zordur.

başarılar dilerim..

ayşegül genç çatıdan bildirdi...

evet ben genelde yazıya yazdırmak için yazı yazarım... cemaat.com yazarı olarak burada yazmamın da tek sebebi budur. ben sitenin yorum toplama aparatıyım.. eskiden damlara tv iyi çeksin diye kaşık, tencere kapağı bağlarmış atalarımız cemaat de iyi öykücülere yorum yazan olmayınca beni yolluyor çatıya... siz alıcılarınızla oynamayınız... iyi öykü okumak için misal iyi edebiyat dergileri felan alınız:))

şaka bir yana yorumunuz için eyvallah.

"eddai"

...

iyi öykünün ne olduğunu nasıl olduğunu ve iyi öyküyü nerede bulacağımı biliyorum, derdim o değil.eleştiride de iyi olanın iyi yönlerini vurgulamak değil iyi olmaya çalışanın önüne engel olacak kötü şeyleri belirtmek esastır.iyi öykü yazmıyorum(bilerek veya bilmeyerek) diyebilirsiniz tabi ama o zaman da öykü yazmayın derler insana..emin olun kimse farkına varmaz öykü yazmadığınızın.

ne yazsam ne yazmasam

yani iyi öykü yazmak, iyi bir öykü yazarı olmak gibi bir derdim yok açıkçası. o yüzden "öykü yazma" diyenlere ne cevap verebilirim ki?

vakti zamanında da şiir yazma sen demişlerdi. yazmadım bişey olmadı...

türk edebiyatına yazmayarak katkı sağlıyorum sanırım:p

teşekkürler, selamlar...
"eddai"

Edip Munis Sen de Yaz!

Şu yazı türlerini ayıranları bulup sormak gerek,neye göre ayırdınız diye? Ayırdıysanız,sizden sonrakileri hangi cesaretle sınırlandırdınız?Yok,sınırlandırmadık efendim,derlerse ölüler,bu kez,edebî türler hususunda ahkâm kesenlere dönüp,pardon size ne oluyor,kasıntınız nedir,nedendir,diye sormak şart kardeşim! 'Top'denen nesneye ömrü hayatında halı sahada bile ayak değdirmemişlerin futbol ahkamı kesmeleri gibi, iki edebi tür analizi okuduktan sonra allâme kesilmelerini gülümseyerek izlemek lazım. Sen de yaz kardeşim, bırak eleştirmenliği;top oyna!

Alper SELÇUK

Alper Selçuk Sen de Yaz!

Bu nasıl bir çıkış böyle? Bu hakkı kendinizde nasıl buluyorsunuz söyler misiniz? Adam güzel ve incitmeden eleştiride bulunmuş. Eleştirisi yanlışta olabilir doğru da. Bunda ne var?

Kendiniz Ali Bulaç'ı yerden yere vururken Yeni Şafak okuyup allâme mi kesiliyorsunuz Edip Munis'e bu ithamda bulunuyorsunuz.

Eleştiriyi algılayamayan sığ görüşlülüğün tam karşılığısınız. Ayşegül Genç'in kalemini kırmak değil, kaleminin üstündeki fazlalıkları atmak için yapmıştır eleştiriyi Edip Munis. Objektif olarak okununca bundan ötesi çıkmıyor ortaya.

Ama siz büyük şahsiyet, mütevellit entelektüelsiniz ya, herkese sokak ağzıyla posta koyuyorsunuz.

Ali Bulaç'ı yerden yere vurmakla olmuyor bu işler. Yaz Ali Bulaç gibi kitaplar. Çık ortaya, top oyna!

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası!
Andrei Tarkovsky ( Nostalghia )

Yusuf Baybars, oyun mu istiyorsunuz?

Bizde kin duygusu yoktur. Lâkin sizi görünce, hem kin duygusu hemde kuyruk acısı gibi şeylerin emârelerini görüyoruz. Derdiniz nedir,anlamak zor değil,herhalde siz AK Parti düşmanı,bende taraftarı görünüyoruz öyle mi? Size düşen kısmı dosdoğru bu işin,ama bana düşen tarafı değil. Siz çocuk gibi oyun oynamak istiyorsunuz. Bakalım elveriyor mu klavyeniz;Ali Bulaç'ı yirmiden fazla yıldır izliyorum;eleştirimin sebepleri var. Edip Munis, Ayşegül Genç'in bir kaç yazısını okumuş,emeğin ne olduğunu aklına getirmeden salvo atışlar yapıp,onu öykü yazmamaya davet etmiş. Hangi hadle yaptığı belli değil. Ayşegül Genç,aydınım diye gezinmiyor ortalıkta. Hatta tevâzu ile geçiştiriyor nezaketsizliği. Ama bizim Edip yetinmiyor;sıralıyor nezaketsizliği. Konuyla karışık birde Yusuf Baybars giriyor araya. Kin güdecek ya,Edip kardeşimize, hatırlatma(!) yapan Alper Selçuk'a fırsat bu fırsat deyip alakasız maydanozlar doğruyor. Hadi diyelim mesele Ali Bulaç'la Alper Selçuk arasında. Yusuf Baybars'a ne oluyor? Hadi diyelim mesele Ayşegül Genç'le Edip Munis arasında Alper Selçuk'a ne oluyor? Da hâla Yusuf Baybars'a iki kere ne oluyor? Kin güdülürken kinin çobanı mı oluyor Baybars? Hadi yine diyelim ki;Yusuf Baybars,Ali Bulaç'a AK Parti salvoları yüzünden muhabbet duyuyor. De Alper Selçuk'a neden kin duyuyor? Mesela Alper Selçuk eleştirdiği Ali Bulaç'a kin duymuyor. Yufus Baybars'a ne oluyor da Ali Bulaç'ı eleştiren Alper Selçuk'a kin duyuyor. Yusuf Baybars eleştirilmek mi istiyor, kalksın Ayşegül Genç,Alper Selçuk ve Ali Bulaç gibi iş yapsın. Edip Munis gibi çene çalmasın? Değil mi Yufus Baybars? Anladınız mı oyunun nasıl oynandığını? Neyle oynandığını?

Alper SELÇUK

edebi türler...

birincisi, edebi türleri neye göre sınıflandırdınız diyen bir insana oturup da 'bakın şöyle şöyle olunca böyle böyle oluyor' gibisinden bir açıklamaya girişmek abesle iştigal olurdu. nasıl sınıflandırıldığını bilmek isteyen bir edebiyat bilimi kitabı bulur okur öğrenir yerine oturur.
ikincisi, eleştirmenlik ve eleştiri hakkında da hiçbir şey bilmediğini, lise çocuğu üslubuyla 'bırak eleştiriyi sen de yaz' diyerek ilan etmiş oluyor sayın Alper Selçuk.
Ayşegül Genç'in yazdıklarını okurken yanımda mıymış da görmüş birkaç yazısını okuduğumu sayın Alper Selçuk.yanımda olmadığı ve ben bütün yazılanları okuduğumu yazımın en başında(eleştirinin gerektirdiği gibi ve artniyetli kalkışmalara meydan vermemek için) belirttiğim halde, 'birkaç yazısını okumuş' derse, ne unvanla payelenir sayın Alper Selçuk?
yetmiyor, emeğin ne olduğunu da bilmediğimi söylüyor sayın Alper Selçuk.emeğe saygı nedir biliyor musunuz? bilmediğiniz konuda konuşmamaktır.

Sayın Yusuf Baybars'a bu konudaki katkıları için teşekkür ediyorum.çünkü hak üzere konuşmuş ve sayın Alper Selçuk'un aksine objektif olabilmiştir.