
İbrahimi dinlerin mensuplarının hepsinin üzerinde anlaştığı şeylerin başında “Adem” gelir; ister bir sembol, ister bir kişi olsun, Adem, insanlığın başlangıcının, en saf ve en “çocuk” olduğu zamanını temsil eder. Kur’an başta olmak üzere kutsal metinlerde, Adem’in yaşadığı o en temel, ontolojik ikilem ve tecrübeleri, çocuklarına anlatılır. Ne kadar berrak ve temizdir; zihni hiçbir “varsayılan” olmaksızın çalışır. Kendisine “yaklaşma” denilen ağaca, kötü Şeytan’ın da kandırmasıyla merakına yenik düşüp yaklaşmıştır. Daha en baştan kendisine kin besleyen Şeytan’ın yalan söyleyebileceğini düşünmemiştir bile, bir çocuk gibi kanmıştır. Hemen ardından çırılçıplak kalınca da derin mi derin bir utanç ile, sessiz ve vefalı dostlarının yapraklarına sarılmaya çalışmıştır; ama bir kere hata etmiş ve emri çiğnemiştir. Onun hissettiklerini ancak ilk kez söz dinlememiş olan uslu bir çocuk hissedebilir ve anlayabilir; artık hiçbir şey eskisi gibi değildir ve olamaz da. Pişmanlığını ölçebilecek bir ölçü yoktur, “çok” sıfatı bile yetersiz kalır; özür diler, “tevbe eder”. İlk hatası affedilir ama, o artık eski Adem değildir, hatanın ve emri çiğnemenin ne olduğunu bilmektedir. O halde yeri de artık Cennet değil, adına Dünya diyeceği hayat dolu gezegendir, en azından bir süre için.
Adem bütün isimleri bilir gerçi, ama yeni evinde, aslında sürgün yerinde işler farklı işlemektedir. Cennet’tekinin aksine, burada “bedava öğle yemeği yoktur”, çalışmadan, emek vermeden, yorulmadan hayatını sürdürememektedir. Etrafıyla etkileşim içine girip çıktıkça işlerin yollarını zamanla öğrenmeye başlar. Öğrendikçe zihni dolmaya, meşguliyetleri artmaya başlar. Yine de bilir Alemlerin Rabbi’ni, ondan öte bir gücün olmadığından şüphesi yoktur.
Çocukları olur Adem’in; yeni yeni Ademler. Vakti gelince Adem’in sürgün cezası tamamlanır ve terk eder bu misafirperver gezegeni. Ancak çocukları ve onların soyundan gelenler sıfırdan bir sürgünle başlamışlardır hayatlarına, üstelik Cennet’e, yani hatanın ve hatanın bilgisinin olmadığı bir yere hiç şahit olmamışlardır, en azından hatırlamamaktadırlar. Bu gezegen üzerinde, bu gezegenin bitip tükenmek bilmeyen meşguliyetlerinden bir an olsun uzak kalamayarak yaşarlarken Adem’den kalan temel mirası zihinlerinin bir kenarında olsun, tutmaktadırlar. Ama ne kadar olursa olsun, onlar asıl Adem değildirler ve Alemlerin Rabbi hakkındaki bilgileri daha da sınırlıdır. Her gün ayrı bir sıfatına şahit olurlar O’nun ve derinden etkilenirler. Evlerinin bir köşesine koydukları testiler kadar değeri yok mudur O’nun? Haşa, değil testiler koca evrenin hükmü yoktur O’nun yanında. Adem’in çocukları O’nu, daha doğrusu O’nun algılayabildikleri sıfatlarını temsil eden simgeler icat ederler ve evlerinin en güzel yerlerine, sonraları şehirlerinin en güzel yerine kurup içinde-önünde toplandıkları en güzel binalarına koyarlar o simgeleri. O’ndan hiçbir şeyin gizli kalmadığını, her şeye hakim olduğunu bilirler ve güneşte O’nun bu sıfatını görürler. O hesapla temsilen bir güneş yapıverir ve önünde huşuyla eğilirler, önünde eğildiklerinin O’ndan başkası olmadığını bilerekten. Tek bir buğday tanesinden yedi başak gördüklerinde ya da bir salkımda yüzlerce üzüm tanesi bulduklarında O’nun engin zenginliğini ve cömertliğini içlerinde hissederler; bunu temsilen koca koca salkımlar, yedi başaklı buğdaylar çizip önünde saygıyla secdeye kapandılar, yine O’nun önünde secde ettiklerini bilerek.
İyi güzeldi de, Adem’in çocuklarının bu simgeleştirme huyu zamanla tehlikeli olabiliyordu. Oldu da, yaptıkları simgelerin “simge” olduğunu unutup simgelere tanrısallık atfetmeye başladılar. Sonrası çorap söküğü gibiydi, O’na ortaklar olabileceğini bir kere kabul ettikten sonra hızla putperestliğin uçurumuna yuvarlanıverdiler. Artık O’nun her şeye hakim oluşunun simgesi olan güneş yoktu, Güneş tanrısı Quetzalcoatl vardı, yedi başaklı buğdaylar bereket tanrıçası Artemis olmuştu, insanın bilgeliği bilgelik tanrısı Thoth’a dönüşmüştü. Adem’in çocukları Quetzalcoatl’ın, Artemis’in, Thoth’un ve bütün diğer “tanrı ve tanrıça”ların Alemlerin Rabbi’nin yansımaları-sıfatları olduğunu unutmuşlardı; onların kendilerinden menkul olmadıklarını mitolojik hikayelerdeki “soy çizelgeleri” hala işaret ediyor olsa da. Adem’den gelen mirası hakkıyla korumaya çalışanlar, diğerlerine gerçeği hatırlattıkça daha da ısrarcı olup sarıldılar “tanrılar”ına. O “tanrılar” artık onların kimlikleriydi, vazgeçemezlerdi; Vedd, Suva, Yeğus, Ye’uk ve Nesr olmazsa çıplak kalacaklarını düşünüyorlardı. Veya Jupiter’in önünde eğilmeyen tabi milletler doğrudan Roma’ya karşı geliyor diye düşünüyorlardı. Marduk dünyaya egemen Babil’in bizzat kendisini temsil ediyordu artık. Alemlerin Rabbi’nin üflediği ruhla can bulan insan, böylece yarım yamalak haliyle kendi Tanrılığını açıkça ya da örtülü olarak ilan etmekteydi.
Gün gelip devran döndüğünde, Adem’in mirasını İlahi inayetle hatırlayan milletler diğer pek çoğuna da bunu hatırlatmışlardı ve bir zamanların bulaşıcı hastalığı olan putperestlik yok olmuş ya da köşeye sıkışmış derecede zayıflamış görünüyordu. Ancak başka bir hastalık peyda olmuştu; “tanrıların” O’nun çarpıtılmış sıfatlarından başkası olmadığını söylemek bir yana, O’nun varlığını bile reddedip “öldüğünü” ilan eden, en iyi ihtimalle O’nu gökyüzüne hapseden bir zihniyet Adem’in çocuklarına musallat olmuştu. Adem’in çocuklarını özgürlüğe, eşitliğe ve kardeşliğe davet ederek, onları yıkım ve acıyla dolu savaşlara zorlayan Tanrı’dan azad etmeyi vaad ediyordu. Bu rüzgara kapılanlar uçurumdan düşmekte olanların hissettiği gibi bir özgürlük hissine kapılıyor ve sadece O’na olan teslimiyetlerinden değil, kendi atalarının icat ettiği her şeyden de vazgeçiyorlardı. Adem’in varisleri ise bu durumdan çifte rahatsızlık duyuyorlardı; hem O’na olan ahitlerinden dönmeye zorlanıyorlar, hem de atalarının değerlerinden koparılıyorlardı. Tek çare olarak direndiler, ve “Allah’ın ipi”ne sımsıkı sarılmaya çalıştılar. Dahası, karşı saldırıya geçmek için fırsat kolladılar. “Bu bizim kimliğimizdir” dediler, “vazgeçmeyiz!” “Özgürleşmişler”in başları fena dönüyordu, ama idrakleri hepten kapanmamıştı; derinlerde gizli bir şeyle karşı karşıya olduklarını hissettiler. “Kadim bir ruh”un nefesini hissettiler, halbuki o ruhun buhar makinelerinin kömür dumanları arasında boğulduğunu zannediyorlardı. Ne var ki ölmemişti işte, Adem’in varislerinde tekrar diriliyordu. Korktular ve Adem’in varislerini suçladılar; “simge!” diyerek. Adem’in varisleri kabul etmedi ve “bu bize miras kaldı” diye itiraz ettiler; halbuki “özgürleşmişler” haklıydı, “kimlik”leşiyordu işte, yani “simge”leşiyordu...
“Özgürleşmişler tiril tiril titriyor, canhıraşça çığlık atıyorlardı. Adem’in varisleri ise “kimlik”lerinin peşine düşmüştü. Atalarının yuvarlak hatlı çizgilerle yazdıklarını çok seviyorlardı; yazıp evlerine astılar, boyunlarına taktılar, mirastan sandılar, mirastan olmadığını hiç düşünmediler. Atalarının yüzlerini süslemekte kullandıklarını çok sevdiler, mirastan saydılar; mirasla ilgili olmadığını düşününce “kimliğimizdir” dediler, kullandılar ve kullanmayanlardan hoşlanmadılar. Atalarının giyinişlerini de çok sevdiler, niye öyle giyindiklerini pek düşünmediler, mirastan saydılar, olmadığını düşündükçe “kimliğimiz” dediler.
Miras ile kimlik birbirine karışmaktaydı, Adem’in varisleri yine simgeleştirmenin tatlı tuzağına düşme tehlikesi içindeydiler. Aralarından bazıları endişeyle dua etmekteydiler: “Allah’ım sen sonumuzu hayreyle”...
Yorumlar
gerçek "put"lar varken...
Per, 05/06/2008 - 08:35 — Ümit Demiryürekleri dağlayan kerbela hadisesini anlatan bir filmden şu sahneyi paylaşmak istiyorum başlıkla alakalı olarak;
"filmin kahramanı kerbelada hazret-i hüseyin efendimize yetişmek üzere yola düşer. yol üzerinde eski putlarla dolu bir noktaya gelir. putların yanında bir adam vardır, kucağındaki sepette de taşlar. sen burada napıyorsun, diye sorar yolcu, adama... "eskiden dedelerim bu putlara hizmet edermiş. ben de bu günahlarıa karşılık burdan geçenlerin ellerine taş veriyorum. ki bu putları taşlasınlar diye" şeklinde cevab verir. peki, der yolcu, "imam bu konuda ne diyor?" şu mealde bir şeyler söyler adam, "imam, hayatta gerçekleri varken bunları taşlamanın gereksiz olduğunu ifade eder!"
elbette puttan kasıt, tağuttur; Allah'tan ve gönderdiği şeriatinden gayrı tabî olunan ilah/kişi(nefs)/sistem/fikir/yoldur!
tüm putlar kırılmadıkça, yerin dibine geçmedikçe rahat yok insanlığa...
_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
Ahmet Cevdet yine yaptı yapacağını...
Pzt, 09/06/2008 - 23:16 — Ömer Talip İlhanAhmet Cevdet yine yaptı yapacağını. Sol gösterirken sağdan vurdu. Oysa ne de güzel gidiyorduk "ümmet(!)" algısında, tek potada eriyerek, sözümona "bir"leşerek...
Azizim, "kimlik" derdiyle "mirasımızı"; "miras" cığırtkanlığımızla da "kimliğimizi" yitirdik vesselam.
Simge ise burada sadece "diyeti" oldu umarsızlığımızın.
Ne diyelim en büyük "putumuz(!)" sonumuzu hayır ile "asl"ımıza çevirsin de mirasın helalliğini kimliklerimiz ifşa eyleyebilsin...
Önce Put(!)u bilmek gerek...
Cum, 25/07/2008 - 20:30 — hüsna hüzünKişi kendini bilmeden putunu(!) bilmez...
Adem as ve ondan sonra gelen ilk nesil putunu(!) bilmiş, ya diğer ademler...
Buna galiba Usul için Aslı kaybetmek denir...
Usul de takılmak, Asıldan kopmak denir...
Nasıl tapacağını ararken neye tapacağını unutmak...
Eskiden miras bırakırken açıklamaya gerek yokmuş zannnımca, şimdi kime neyi neden miras bıraktığını uzun uzun yazmak gerek...
Allah razı olsun...
Önce yüreğe, sonra kaleme sağlık inş...