renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İslami Camiaya Karşı Kedi Nankörlüğü

“Kedi nimeti Hak’tan bilir ve yiyeceğini önüne koyanı önemsemez; ondan dolayı nankördür. Köpek ise nimeti sahibinden bilir; bu sebeple sahibine karşı çok vefakârdır..."

İçinde bulunduğumuz çağın pek çok noktadan üzerinde durulması gerekiyor. Fakat bununla beraber, karşılaştığımız olayları yorumlamadan evvel bir anlayışı yani bir referans noktasını kabul etmek zorunlu. Zira aksi oldukda yorumlamaya çalıştıklarımız anlamsızlaşmaktan öteye geçemeyecek.

Son günlerde kafamı oldukça kurcalayan bir mesele üzerinde durmak gayem: Davranış ve tutumlarımızdaki rahatsız edici çelişki. Mâlum olduğu üzere, davranış, tutumun vücutlaşmış hâli, bir bakıma izdüşümü olmak lazım gelir. Yani davranışı şekillendiren ve ona yön veren hayat algımızdır, tutumlarımızdır. Davranışın izini sürdüğünüz vakit o sizi, arkasında apriori var olana götürmeli. Meğer ki, tutum ve davranış birbirlerine mutabık gelmiyor, o halde ayrı ayrı tutum ve davranış incelenmek gerekecek.

Tarihî süreçte çok küçük sayılabilecek olaylar sebep oldukları etkiler dikkate alındığında Dünya’yı etkileyen nadir olaylar arasına giriverirler. Mesela, 28 Haziran 1914’te Avusturya Veliahdı’nın, Saraybosna’da milliyetçi bir Sırp talebesi tarafından öldürülmesiyle I.Dünya harbine giden yol sonuna kadar açılmış oldu. Sonrası mâlum.

Yahut, büyük sultan Bâyezid, Ankara savaşında Timur’a yenilmemiş olsa idi, Osmanlı Tarihi diye okuduklarımız şu ankinden ne kadar farklı olacaktı. Meçhûl.

Yukarıda milletlerin tarihi ile ilgili verilen örneklerde görece küçük sayılabilecek olaylar, oluşturdukları tesir neticesinde “dönüm noktası” olarak ele alınırlar. Bu yaklaşım genel çerçevede milletler için geçerli olduğu gibi fertler için de carîdir.

Bu satırları okuyan pek çokları, kendi şahsî tarihlerinde bunun gibi pek çok olaya şahit olmuşlardır. Bu bakımdan psikolojik birey incelemesini nasıl ki böyle görece-küçük etkenler üzerinden yürütebiliyorsak, sosyolojik düşünceleri ve saptamaları da toplum içerisinde şahit olunan küçük olayları referans alarak gerçekleştirebiliriz.

Bizler “tutarsızlığın” çocuklarıyız. Talim-terbiyemizden, yapıp-ettiklerimize kadar her yanımızda çelişkiler kol geziyor. Sağlam bir mevzi sahibi değiliz, üzerinde dimdik duracak. Fakat buna karşılık dikleniyoruz sadece. Bilinir ki, büyük medeniyetler, küçük davranışlar üzerine bina edilirler. Osman Gazi’nin Furkan’a olan iki gecelik(!) saygısı, onu alem içerisinde fark ettirmiş, koca bir coğrafyaya hâkim kılmıştır. İlaveten, susuzluk çeken köpeğe kuyudan su çekerek köpeğin susuzluğunu gideren o günahkâr kadını hatırlayın. Küçücük yardımı günahlarına kefaret oluyor.

Yukarıda verilen küçük(!) misallere, kapı deliği nevinden bir göz ucuyla bakıldığı vakit, anlaşılır ki arkasında uzanan geniş ilim-irfan-hikmete pencere açıyor. İşte tam da bu sebepten ister bir “medeniyeti” yargılayalım ister yalnızca bir “medeni”yi sigaya çekelim, görece küçük hadiseler bize yol gösterecek.

Bu noktadan içinde bulunduğumuz çağda, bizim, infak anlayışımızdan, vakıf algımıza; iktisad düşüncemizden, îdare kabiliyetimize, sosyal hayatımızdan özel hayatımıza kadar temas ettiğimiz her nesne, özne, kavram ısrarla ve titizlikle tekrar tekrar incelenmeli, üzerlerinde kafa yorulmalı. Zira dedik ya, biz tutarsızlığın çocuklarıyız.

Yıllarca yüzümüzü Batı’ya değil Doğu’ya dönmemiz salık verildi bize. Oysa ki henüz biz yüzlerimizi birbirimize dönebilmeyi başaramamışken. Öyle olmuş olaydı güneşin Batı’dan yahut Doğu’dan doğacak olması bizi yalnızca “ahde vefa” noktasından sevindirecek, imanımız perçinlenecekti. Ya şimdi, her köşe başında “Mehdi”yi bekliyor olduk.

Üzerimizde çok büyük yılgınlık var. Tez üretemiyor, zihnimizi bizi tutarlı kılacak şekilde “hayat”ımız üzerine yoramıyoruz. Sağdan soldan gelen tezlere anti-tezler üretmekle kimlik edinme telaşındayız çok zaman.

Giyim-kuşamdan tutun da eğitim hayatımıza kadar hangi alana el atsanız muhakkak bir anti-tez ile yüz yüze geleceksiniz. Anlayacağınız durduğumuz ve duracağımız yeri kaybettik dostlar.

Hayatın üç ana koludur “iş, eş, arkadaş” onu ayakta tutan ve dahi ona anlamlı yön veren. Eğitim hayatımızda yüzleştiğimiz çelişkiler iş hayatımızda yüzlerce çatışmanın sebebi oluyor. Kendi şahsiyetine göre yetiştiremediğimiz binlerce genç, görece anlamsız iş(ler)inde ömür törpülemek zorunda kalıyor. Yeteneğine uygun, hayatındaki misyonuna mutabık meslek erbabı yetiştiremiyoruz. Boşluk doldurmak, yama yapmakla geçiyor pek çok ömürler. Sahibi gözükmeyen pek çok “kimlik”, “statü” kol geziyor etrafta: mühendislerimiz, ekonomistlerimiz, sosyal bilimcilerimiz, tıpçılarımız… Sonuç: maalesef zarardayız.

Bilgili, bilinçli gençlerimiz harikulade eğitimimiz ile yetiştikten sonra, evveliyatında “şahsiyetine” uygun eş tavsiye edilirken kendilerine, şimdi derin bilgi ve görgülerinden dolayı kendileri eşlerini buluyorlar, vice versa. O gece evveliyatında binlerce perde cafe köşelerinde, sohbet minderlerinde, STK salonlarında birbiri ardına kalkıyor. Hasretin ve vuslatın beraberce pekiştirdiği ayn-sin-kaf, yukarıda anılan sebepten darmadağın oluyor, birliğini yitiriyor, kesrete gark oluyor. Böylelikle bilerek sağlıksız evliliklerin tohumları serpiştiriliyor tüm gönüllere.

İşin en ilginç yanı ise sürekli “verici” kabul etmemiz kendimizi. Dikkatinizi çekti mi bilmem, yukarıda bir fotoğraf çekerken dahi, bu satırların yazarı kendisine “yetiştiremiyoruz” fiilini tercih etmiştir. Bu etken fiil bir bakıma haddini aşmakla beraber diğer yandan böyle bir konjonktürde inisiyatifin “ele alınması” gerektiğini salık vermek içindir. Zira pek çokları büyüklerinden “biz yaptık, siz yapmayın” temennisini(!) işitmişlerdir. Oysa ki, hem bu satırların yazarı ve dahi okuyucuları bu temennileri çevresine çoktan dağıtmaya başlamıştır.

O halde, eşeğin düştüğü kuyudan alınan abdest caiz olur mu tartışmalarından evvela bu toplum içerisinde tabu kabul edilen pek çok konu açıkça ve usulüne uygun konuşulmalı, tartışılmalıdır. Aksi taktirde, Allah muhafaza, yakın zamanda işini az buçuk bilen fakat “ruh hastası” insanlar ile muhatab olmak zorunda kalacağız. Bunların içerisinde de yekunu büyük oranda “müsbet kesim” oluşturacak. Sebep gayet açık: hassas olunan konulara rağmen fıtrî yönden doğal olarak yapılan “yanlışların” vicdan azabı ve mahvettiği hayatlar…

İnisiyatifi bu bağlamda ele almak aslında yapılanı reddetmek ve onu tasdik etmemek demektir. Tasdik edilmeyen de inkâr edilenden başkası değildir. İçinde yaşadığımız dönemin İslam yorumu yukarıda pek çok yerde anıldığı üzere tutarsızlıklar içeriyor. Belki buna İslam yorumu değil “Müslüman” yorumu demek daha makul olacak. Zira Müslümanlar İslamı sadece retorikte kullanmak zorunda(!) kalıyorlar. Böyle oldukda “davranış ve tutum” çelişkiden ve dahi çatışmadan kendini kurtaramıyor.

Bu minvalde “inkâr - tasdik” kavramları üzerinde durulmayı hak ediyor. İslami camia içerisinde yapılan “yardımlar” günümüzde genelde tek yönlü algılanıyor maalesef. Oysa ki İslam “yardımlaşmayı” salık verir. Yani karşılıklı olanını. Tüm bunlara rağmen “yardım alan” yardım gördüğünün büyüklüğünü “tasdik”e zorlanır. Fakat bu ikinci şahsın “doğal” düşüncesi-inancı noktasından olmaz, “konjonktür” gereği bu şekilde davranır. İşte tam da bunun adı “menfaattir”, yoksa “yardım edenin” o ulvî gayesinden kaynaklanıyor değildir.

Tam da bu nedenlerden dolayı, Müslüman bireylerin ve böylelikle Müslüman toplumların sağlıklı olabilmesi için ilk yapılacak olan yardım edenin “yardımını” inkâr etmeyi öğrenmektir. Yani İslami Camiaya karşı kedi nankörlüğünü yapabilmektir. İnkâr edemeyen tasdik edemez ve dahi bu bağlamda nankör olmayan Allah’a vefalı olamaz.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Aslında kedi özelliklerimiz var

Tutarsızlığı görüyorsunuz ve çok haklısınız ne yazık ki. Gerçekten üretilememiş bir hayatı yaşamak durumundayız. Çok küçük üretimlerden bahsetmek istemiyorum zira tablo tam da sizin çizdiğiniz gibi.
Bir kedi çevikliği ile önümüze atılan her nesneye koşuyoruz.
Durduğumuz zemin çoktan kaymış durumda. Antitez üretmekten yorgun düşmüş sığ bir yapı var karşımızda.
Üzülerek takip etmek zorunda kalıyoruz. Sorduğumuz sorular bile derinliğini yitirdi.
İslami camiaya olan bağlılığımız nerede isek oranın fanatiği olmanın ötesine geçemiyor. Yani oraya bile bağlanmanın adabı karışmış durumda. Siz de dersiniz ki nimetin farkına varalım, eğilmeden dosdoğru gidelim. İyi dersiniz hoş dersiniz de dosdoğru gidenlere rastlamak pek mümkün olamıyor. Allah dostu olma potansiyelini taşıyan niceleri bir fanatik eda ile bulunduğu camianın bayrağını sallıyor. Üstelik başka bayrak sallamamaya da yeminli. Başka bayrak sallayanlara da kızgın. Allah sonumuzu hayr eylesin. Yar ve yardımcımız olsun.

belki de...

Sakine hanım işin aslı ne yazık ki "nimetin farkına varalım, eğilmeden dosdoğru gidelim" diyemiyorum. Çünkü nimeti farkedene "söz gerekmez". Diyorum ki; "islam" kılıfı altına "benliğimizi" gizleyerek uçmayalım göklerde. Ayaklarımız yere bassın, konuşalım, tartışalım ve dahi bir an olsun ne yazık ki "ara form" insan olduğumuzun farkına varalım. Araform yahut sallantıda olduğumuzu görelim. Çünkü ne "diğerleri" gibi "yanlışları" yaparken samimiyiz ne de bunların kabulündeyiz.

Biz şaşılası şekilde hep "iddia" sahibiyiz; neyin iddiasındayız onu bilelim. hiç olmadı susalım.

Aslında cesaret edip diyemedim. Demek istediğim tek cümle ile şudur ki: Malesef bugünün müslümanları bir vakit Allah'ı unutmadan "islam" kalamayacaklar.

kedidir kedi

Daha çocukken bir öpücük için oyuncakla kandırılarak başlamaz mıyız kediden korkmaya? Üstelik evi terk eden kedimizin ardından savururuz ilk küfrümüzü.

Bununla beraber Ömer Talip Bey kabul ederse söyleyecek birkaç sözüm daha var: Yazının kaygısını tam olarak anlayabilmek için bir kaç defa okumam gerekti. Galiba asıl konuya girizgah biraz uzun soluklu olmuş. Gerçi öyle bir hâldir ki detayları restore etmek için evveliyatında konstrüksiyonu ve kaba işçiliği göstermek icap ediyor. Bu açıdan düşünüldüğünde kendisi haklıdır. Zira infak algısının yeniden ele alınışı beni dahi çocukluğuma götürmüştür.

Teşekkür ederim.

Kedi, Kedidir...

Evet belki de Kedi, kedidir diyerek başlamalı ve bitirmeliydi yazıyı; lakin bizler "parmak ayı gösterdiği vakit, aya değil parmağa bakan" cinsten olduğumuzdan kaynaklansa gerek kaba işçilik ve konstrüksiyon olmadan "ay havada kalıyor".

Bunu da nereden mi biliyorum? Ay bilmem kaç bin yıldır hâla havada...

Küçük büyüktür, büyük de küçük...

Ne güzel dediniz Ömer Talip bey, o kadar dengesiziz ki, eşek ölüsünün düştüğü kuyunun suyuyla abdest alınıp alınamayacağı gibi, yüzbinde bir ihtimal karşılaşılacak şeylere kafa yoracak kadar "ayrıntı"ya düşkün dindarlar, yeri geldi mi bireylerin kendilerini hiçe sayacak kadar "ümmet merkezli" düşünmekten geri durmazlar, sanki ümmet bireylerden bağımsız bir varlıkmışçasına.
Filistin'in İslam dünyasının aynası olduğunu söyleyenler haklı aslında: Filistinliler İslam adına masum insanları öldürmeyi kabullenerek Siyonistlere benzemekten kaçınmayıp, diğer bazı Müslüman toplumlar da bunu "şehadet eylemi" diye kutsamaktan vazgeçmedikçe; gayrimüslime benzememek çabasıyla kendilerini toplumdan dışlayan asosyallere dönüşürken rahatsız olmayıp, yaptıklarıyla "modern"lerden farksız olduklarını düşünmedikçe bu iş sürer gider.
Şeytan ayrıntıda gizlidir, ama melekler de genelde oralarda biryerdedirler...

ha gayret

selam ve dua ile;
"Filistinliler İslam adına masum insanları öldürmeyi kabullenerek"

kimdir bu öldürülen masumlar? bir oldu bittiyle toprakları evleri işgal edilen insanların topraklarında oturanlar, evlerinde oturanlar nasıl masum oluyor? hem bilmiyor musunuz israilli kadın ve erkeklerin hepsinin asker olduğunu? bunu kendileri söylüyor.. yurtları işgal edilenler işgalcileri nasıl masum görecek? bunun izahı var mı? kasaplarını masum ilan etmesini nasıl beklersiniz?
efendiler filistinliler bir cephe savaşı vermiyor.. yok edilmek, ülkelerinden sürülmek istenen bir halkın kendilerini yok etme, ülkelerinden sürme gayretindekilere karşı yaşama savaşı veriyor.. bunu gerçekten görmüyor musunuz? bm kararlarıyla onanmış bir işgalin ve kurulmuş bir devletin masum bireyleri de mi oluyor? masumiyet nedir? bir izah edilsin de öğrenelim.. yoksa zaten orada bir israil devleti vardı da filistinliler oyun bozanlık mı ediyor? ha gayret belki öyledir..hürmetlerimle..
c.ç

Açıklama gayreti

Doğrusu şaşırmadım; konu Filistin'e bir ucundan dokunur dokunmaz ateşli duygular yükseliveriyor, yine öyle olmuş.

Öldürülen masumlar onlardır ki, onlar ellerinde silahla savaşıyor olmadığı halde, silahla öldürülürler; bunların dinlerinin, milletlerinin bir önemi olmadığı gibi, öldüren taraftan en ileri derecede nefret ediyor olmalarının bile anlamı yoktur. En azından o anda sizinle savaşmakta değillerdir; -ki bunu mutlak gerçeklikmiş gibi sunduğunuz "İsrailli kadın ve erkeklerin hepsinin asker olduğu" fikrini doğru kabul ederek söylüyorum- onlara silahla saldırmaya "hak"kınız yoktur. Her ne konumda olursanız olun, nasıl asimetrik bir savaş pozisyonunda bırakılmış olursanız olun, "müslüman" iseniz, "İslam'ı temsil etme" durumundaysanız, bunun gereğince davranmayı her koşulda sürdürmelisiniz. Yok olmadı yapamadıydanız da, kalkıp yaptıklarınızı kutsamaya kalkışmamalısınız. Burada kimsenin, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere, Filistinlilerle bir alıp veremediği yok, zulme maruz kalmadıklarını iddia etmiyor hiç kimse; ama aynıyla değilse bile farklı yollardan benzer bir zulmü siz yapıyor ve üstelik bunu kutsallaştırıyorsanız, masumiyetiniz lekelenir. Siyonistlerin milliyetçi dürtülerle, "ulusal çıkarları" için yaptıkları gibi hak hukuk tanımaz iseniz, kendiniz haklıyken haksız duruma düşersiniz. "Modern"ler gibi toplumları toptan yargılama alışkanlığına kapılınırsa, bir gün zafer kazanacak olursanız elinizde savunduğunuz hiç bir şey kalmamış olur. İsrail vatandaşı bütün Yahudileri lanetlenmiş şeytani yaratıklar olarak tanımlamak onlardan çok sizin, hem de "öteye dönük" haklılığınıza zarar verir. Konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olan herkes iyi bilir ki, kuşkusuz siz de biliyorsunuzdur, bölgeye göç etmiş Yahudilerin önemli bir kısmı siyonist ideallerle değil, çeşitli zorlamaların dürtüsüyle gitmeyi tercih ettiler. Dahası bugün o göçü hiç yaşamamış, dolayısıyla en az Filistinliler kadar o ülkenin yerlisi olan bir genç Yahudi nüfusu da var, ki bunların da -en azından bir kısmının- hiç de idealist siyonistler olmadığı aşikardır. Demek istediğim, ister anayasasında yazsın her İsraillinin asker olduğu, yine de bunu toplumu toptan mutlak düşman ilan etmek için kullanmamalısınız. Masum bir Yahudinin ölmesi, Masum bir Filistinlinin ölmesinden daha az adaletsizce değildir.

Bu ateşli konuda, Filistinlilerin maruz kaldıkları zulmü asla onaylamadığımı bir kez daha vurguluyarak, şunu belirtmeliyim: Filistinlileri sırf Müslümandır diye değil, mazlum oldukları için desteklerim; ben "Müslümanların" değil, haklı olanların, mazlum olanların mutlak taraftarıyım. Müslümanlıkla haklılık yahut mazlumluğun örtüşmediği durumlarda tarafım bellidir ve -"Dost acı söyler" hesabı- Müslümanın gördüğüm yanlışını ona hatırlatmayı borç bilirim. Devlet, millet, ulusal çıkarlar, vatan vs. gibi hiçbir şey "hak"tan daha değerli değildir bence, ve eminim sizin için de öyledir.

Selam ile...

ha gayret

selam ve dua ile;
ben kimseyi lanetlemiyorum.. kimseyi dininden, ırkından, cinsinden ötürü bu yaşıma kadar -47- lanetlemedim.. inşallah lanetlemeyeceğim.. Allah'ın lanetledikleri dışında..
filistin konusu başkadır birader.. filistin bir oldu bitti ile yaşama hakkı elinden alınmış bir topluluktur. müslüman olmasalar da aynı duyarlılığı gösterirdim. filistinliler ne yapsınlar? toprak falan hikâye diyelim.. filistinliler ne yapsın? madem buralar işgal edildi ve madem yaşlısıyla-genciyle kadınıyla insanların evinin başına çöreklendiler kabul edip bir başka toprağa mı gitsinler? ne yapsınlar? evleri yıkılanlar ne yapsınlar? evlerini yıkanlara, evlerini gasp edip oturan sivillere(!) gözyaşı dökerek mi cevap versinler? evlerini yıkanlar silah kuşanmış askerler mi? şu "yerleşimci" denilenler kimlerdir?
filistinliler ne yapsın sahi? hakkı üstün tutsunlar da bu hak ne? filistinliler hangi ad adı altında olursa olsun bir ülkeyi işgale gitmiş değiller ki bağından kopardıkları üzümün elmanın parasını yerine koysunlar.. bostanını çiğnedikleri yaşlıya tazminat versinler.. filistin bir cephede savaşmıyor ki.. filistin bir cephe savaşıyla karşı karşıya değil ki.. yok sa öyle mi? sahi filistinliler şu toprak inadından vazgeçip zavallı israillilerin(!) huzur içinde yaşamalarına fırsat verseler ne iyi olur? ah o ulusal çıkar, o vatancılık fetişizmi gariban israillilere huzurlu bir yaşamı ne diye çok görür şu kalın kafalı, inatçı filistinliler(!).. vahşette sınır tanımaz filistinliler(!).. sahi filistinliler ne yapsın? bir insanın yaşama hakkı elinden alınmaya çalışılıyor ve alınılıyorsa geriye hangi "hak" haklar kalır.. en iyisi mi filistinli oturup ağlasın.. sina çölüne çekilip çadırlarda yaşamaya ve ağlamaya devam etsinler.. belki gariban israilliler(!) merhamete gelir de en azından "bm"nin aldığı kararları uygular ve yeni mazlum yerleşim alanları(!) açmazlar.. kimbilir..
c.ç

Bu ne zavallı çelişki?!

"Filistinliler İslam adına masum insanları öldürmeyi kabullenerek Siyonistlere benzemekten kaçınmayıp, diğer bazı Müslüman toplumlar da bunu "şehadet eylemi" diye kutsamaktan vazgeçmedikçe..." demiş arkadaş... Daha sonra "Filistinlilerin maruz kaldıkları zulmü asla onaylamadığımı..." şeklinde başlayan bir cümlenin ucundan tutmuş. Lutfetmiş... Mutlu olduk (!)... Demek "cemaat" içinde böyle kafalar da varmış.
Bence bu zihniyet, enternasyonel ve dahi interreligion kardeşlik ve diyalog şarkıları söylemeye devam etsin. Nasılsa reel-politik, egemen söylem, hakim kirli kültürün estiği doğrultuda evrilmek acayip bir hayat ve kafa konforu sağlıyor insana...
İstişhad operasyonları gibi meseleler hakkında böyle ileri geri konuşmak düpedüz bir had bilmemezliktir.
Şimdi bir şiiri hatırlamanın tam zamanı:

"Bırak karışmayıp seyredeni
sıcak odalardan seyretsin soğuktan ciğeri delinenleri
açları, çıplakları
unutsun ipe çekilenleri, kurşunlananları
malı azalmasın onun, teni incinmesin tek"

Yahudiler için yaptigi empatinin yarisini Filistinli şehitlerden esirgeyen, Filistinli müslümanların durumunu Rachel Corrie kadar anlayamayan bu karartıya saygı duymuyorum.

"Sular" bahsini bilmek herkese farzdır.

...
eşek ölüsünün düştüğü kuyunun suyuyla abdest alınıp alınamayacağı gibi, yüzbinde bir ihtimal karşılaşılacak şeylere kafa yoracak kadar "ayrıntı"ya düşkün dindarlar...

Ayrıntıya düşkünlük diye tabir ettiğiniz konu "SULAR" ana başlığı altında incelenir ve ilmihal ve fıkıh kitaplarının ilk ve temel konularındandır.

Kuyuya eşek düşmesi ihtimali zaten sizi ne ilgilendirir ki. Şehirde yaşıyorsunuz, çeşmeleri kullanıyorsunuz. Ne kuyuyla ne suyuyla bir işiniz olmadığı için sizin için tali bir konu olarak görünebilir. Ama kırsal kesimde, özellikle su imkanlarının çok çok kısıtlı olduğu bölgelerde kuyu, dere, göl veya su birikintileri temel su kaynaklarıdır. Açık alanlardaki su kaynaklarına da çeşitli hayvanların düşmesi de her an muhtemeldir. Bu bölgelerde yaşayan müslümanlar, abdest almak veya temizlik için kullanmak istediklerinde suyun temiz olup olmadığı da tali bir konu olarak görülebilir mi?

Namaz, abdest, gusül, taharet gibi farz olan ibadetler için gerekli olan sular hakkındaki bilgileri "ayrıntı" olarak görmek çok yanlıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi sular hakkındaki bilgiler ilmihallerlin temel konularındandır ve farz-ı ayn ilimlerdendir. Yani herkesin bilmesi üzerine farz olan bilgiler.

söze ne hacet,

Ercan Bey, yoruma eklediğiniz bilgilerin değerini taktir ettiğimizi peşin peşin söylemeli.

Buna kaşılık,"islami camiaya karşı kedi nankörlüğü" yazımızda derdimizi "tutarsızlık" üzerine bina etmeye çalıştık. Eşeğin düştüğü kuyudan abdest almak caiz mi meselesini tartışmaktan evvela bu camianın üzerinde durması daha ehemmiyetli mevzular var.

yıkılan evin karşısında "yeni yapı" ile ilgili konuşmak öncelikle gerekirken yeni evde kullanılacak "çeşmelerin markaları" üzerinde kafa yormak sadece "allaha karşı komisyonculuk" yapmaktan öte bir anlam ifade etmeyecek.

Elbette "sular" mevzuu ilk ve en önemli meseledir, zira İslam(!) temizlik dinidir...

Fakat burada anlatılmak istenen camilerde ayak kokusu varken buna çözüm ayaklara geçirilecek bir çift galoşun rengini ve markasını tartışmaktansa "temizlik" inancı (!) ile "pislik" gerçeğinin "tutarsızlığı" üzerinde kafa yormaktır yada yormaya çalışmaktır.

Tebessümü sadaka ilân eden bir dinin mensupları asık suratla dolaşmaya başlıyorsa, el-emin sıfatı ile anılan bir peygamberin ümmeti sözüne sadakatte dahi keyfî davranıyorsa, yaptığı işi en güzeliyle yapması tavsiye edilen müslümanlar(!), işini savsaklamakta en ileriye gidenler oluyorsa, evlenen kişinin imanını yarı ettiği iddia edilen bir din mensupları gençlerin önüne bin bir türlü engel çıkarıyorsa, tarttığınız zaman doğru tartın eksik tartmayın diyen bir kitaba iman edenler "vergi" mevzuunda "darul harbten" bahsediyorsa.... dikkat ediniz yukarıda sadece "kul hakkı ile ilgili meseleler" üzerine "tutarsızlıklar" örneklendirilmiştir.

"komisyonculuktan" kasıt ise şudur: hakikaten biz birazcık iman ediyorsak yukarıdaki meseleler üzerine kafa yorulmalı, yoksa sahip olmadıklarımızla "sevap" kazanma gayreti içerisinde bulacağız kendimizi...

Şimdi böyle bir durumda, eğer "kul hakkı affedilmeyecek" fakat Allah'a karşı yaptıklarınızda allah merhamet sahibidire biz hakikaten "iman" ediyorsak bu durumda elbette "yukarıda anılan eşek meselesi" ayrıntıdır ve daha o meseleler üzerine konuşmayı tartışmayı hak etmemişiz demektir.

Ömer Faruk Demirel kardeşimizin son yazısında çok güzel dediği gibi "Evlilik çağında bir gencin bekâr gezmesinin vebalindeki toplum, flört hakkında net yargılara sahip olabiliyor".

İşte şu an toplumlda şiddetle carî olan hadiseleri ve algıları bir kenara bırakıp "yüzbinde bir ihtimal" ile karşılaşabileceğimiz bir mesele elbette ayrıntı kabul edilmelidir...

İstişhadi Eylemler

...
Filistinliler İslam adına masum insanları öldürmeyi kabullenerek Siyonistlere benzemekten kaçınmayıp, diğer bazı Müslüman toplumlar da bunu "şehadet eylemi" diye kutsamaktan vazgeçmedikçe
...

Hemen her konuda işkembeden konuşmaya, ahkam kesmeye alışmış bir zihniyetten her türlü fikri marazın doğması çok tabiidir. Filistin cihadı Şeyh İzzeddin -el Kassam, Şeyh Ahmed Yasin gibi alimlerin önderliğinde kurulmuş bir harekettir. Bugün bu hareketi Hamas temsil etmekte ve cihad yine ulemanın rehberiyetinde devam etmektedir.

Öncelikle bu açıklamaları cihadı siyonist zulmüne benzeten bir zihniyet için yapmıyorum. Bu konuda kafasında soru işareti olan veya bilgi sahibi olmayanlar için yapıyorum.

Filistin'deki İstişhad operasyonları için bir çok ilmi heyetin fetvası mevcuttur.

Prof. Dr. Hemmam Said, Prof. Dr. Yasin Deradine, Prof. Dr. Muhammed Amr, Prof. Salah Abdulfettah el-Halidi, Prof. Dr. Muhammed Uveyde, Prof. Dr. Mahmud Salih Cabir, Prof. Dr. Rasih el-Kurdi gibi tanınmış ilim adamları başta olmak üzere şeriat ilimlerinde otorite sayılan onlarca ilim adamının imzasını taşıyan, "Şeriat alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti hakkındaki fetvaları" başlıklı bir fetvada da şöyle denmektedir:

"İlim adamlarının ileri gelenleri tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarında bir kişinin şehid olmayı göze alarak kalabalık bir düşman kitlesine saldırmasının caiz olduğuna ve bu eylemiyle Allah'ın rızasını, düşmana zarar vermeyi gaye edinmesi, niyetini de halis tutması halinde eylem esnasında şehid olmasının saygın bir şehadet olduğuna hükmetmişlerdir."

Ezher Alimleri Cephesi'nin fetvasında da şöyle denmektedir: "Bu itibarla, Filistin'de ve daha başka yerlerde, Allah'ın kendi üzerindeki hakkını ve Müslümanların haklarını düşünerek kendilerini ölüme atanlar, Allah'ın izniyle, şehadet sevabından mahrum olmayacaklardır... Filistin toprağı canların ve malların uğrunda feda edilmesine en layık topraklardandır. Dolayısıyla, orası için şehid olanlar inşallah şehitlerin en üstünlerinden olacaklardır. Ahmed ibnu Hanbel, Müsned'inde Ebu Umame'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Ümmetimden bir grup sürekli hak üzere hareket edecek, düşmanlarına üstün geleceklerdir. Allah'ın emri gelinceye kadar (onların bu cihadları devam eder), kendilerine muhalefet edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermez." "Onlar nerededirler ey Resulullah?" diye soruldu. O da şöyle buyurdu: "Beyti Makdis'de (Kudüs'te) ve Beyti Makdis'in (Kudüs'ün) çevresindeki bölgelerde."...

Açıklama gayreti

Öncelikle "Filistinliler hata yapıyor" diyerek en azılı bir siyoniste dönüşmüş olduğumu(!) öğrenmiş bulunuyorum. "Cemaat içindeki böyle kafalar"dan biri olduğum için, söylediklerimde hemen bir art niyetlilik, bir hainlik, bir kafirlik eğilimi aranmalı ve ona göre hitap edilmelidir zaten, değil mi?

Burada "hak" gibi "basit" bir meseleden bahsedilirken, öne sürdüklerimi tartışarak, delil getirerek vs. çürütmeye çalışmak yerine; bunları klişeleşmiş "Müslüman" söylemleriyle, "enternasyonelcilik, diyalogculuk" vs. gibi yaftalarla, "işkembeden konuşma, bilmeden ahkam kesme" gibi ithamlarla "tek kalemde" silip atma yaklaşımına da saygı duyuyorum.(!) Buyurunuz devam ediniz, bu yaklaşım da oldukça konforlu zaten...

Cemal bey, Filistinlilerin bir cephe savaşı yürütmedikleri, evet, zaten çok açık ve üstelik hiç kimse de Filistinlilere yaşadıklarının ardından eli kolu bağlı oturup göz yaşı dökmekle yetinmelerini salık veriyor değil. "Hak" çerçevesinde her zaman bir yol bulunabilir; kaldı ki "hak" çerçevesinde böyle bir mücadele yolu yoksa -ki eminim vardır-, o halde, evet, Filistinliler teslim olmalıdır.

Her ne kadar Ercan bey "benim zihniyetimdekiler" için açıklamamışsa da, ben yine de naçizane fikirlerimi belirtmek zorunda hissediyorum: Fetvalardan ilkinde "kalabalık bir düşman kitlesi" ifadesi dikkat çekiyor; "düşman" kelimesi "sokaktan geçen herhangi bir Yahudi kitlesi" anlamına gelmediği sürece -ki gelmiyor-, bu fetva "şehadet eylemleri"ni doğrular gözükmemekte. Ezher'deki fetvada da, bu tür eylemleri -yeterince açık değil miyim yoksa, "intihar saldırıları"nı kastediyorum-doğrulayan bir ifade yok, Filistinlilerin -yahut başkalarının- silahlı mücadeleleri sonucu şehid olmaları destekleniyor ve övülüyor yalnızca. Zaten benim peşinde olduğum şey de Filistinlilerin hiç bir silahlı eyleme girişmemesi değil, silahlı olmayan grupların, kişilerin bu eylemlerin hedefinde olmaması, Siyonist uygulamalara benzenmemesi. Bu fetvalarda olağanüstü bir yön yok ve söylediklerimi çürütmüş de gözükmüyor...

Selam ile...