renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Doğumunun 1310. Yılında İmam Ebu Hanife Üzerinde Yapılan İki Tartışma: Kökeni Meselesi ve Şia Eğilimi

2009 yılı Hanefi mezhebinin kurucusu, İslam fıkhının temellerini atan büyük alim Nu’man b. Sabit Ebu Hanife’nin doğumunun 1310, ölümünün ise 1240 yılına rastlamaktadır. Bu kapsamda ülkemizde ve diğer İslam ülkelerinde konuya ilişkin herhangi bir yazının kaleme alınmadığını belirtmek benim için çok üzücüdür. Şahsım adına ileride gerçekleştirilecek “1310. Yılında İmam Ebu Hanife” başlıklı konferanslar, oturumlar ve araştırmalar kapsamında ilk makaleye imza atmaktan onur duyarım. Biz burada İslam tarihinin ortaya çıkardığı en gözde alimlerden İmam Ebu Hanife üzerine tartışmalı kalan iki mesele üzerinde duracağız:

1. Ebu Hanife’nin kökeni meselesi
2. Ebu Hanife’nin Şia eğilimi

Kökeni Meselesi
Ebu Hanife adıyla bilinen bu ünlü din aliminin yaşamı tam olarak aydınlığa kavuşturulmamıştır. Aslen Kabilşah’ta satın alınmış bir köle olan ve müslüman olarak azad edilen Zuta oğlu Sabit, yani Sabit b. Zuta’nın oğludur. Babası Zuta deveci olmuştur. Köle olduğu sırada da devecilik yapmıştır. Babasının soy kökü Tirmiz’e uzanmaktadır (Halim Sabit Şibay, Ebu Hanife mad, İA, c. IV, s. 20). “Zuta” adı “Tuta/Duta” (Tutak/Dutak?) biçminden Arapça bozulması olduğundan Ebu Hanife’nin Türk asıllı olduğuna inanılabilir. Zira, satın alındığı Kabilşah bölgesi ve hatta Kabilşahlar hanedanı bir Uar/Hun bağlantısına sahipken, Zuta’nın memleketi hesap edilecek Tirmiz, Anbar ve Nisa’da (Orta Asya şehirleri) yoğun bir türk nüfusuna sahip bölgelerdir. “Zutaoğlu” olarak bilinen bu şahıs müslüman olduktan sonra Sabit adını almıştır. Bundan dolayı da Sabit b. Zuta olarak kaynaklarda belirtilmiştir. Ancak, Muhammed b. Yusuf ünlü ‘Ukâd el-Cumân adlı eserinin bir yerinde (bu eserin bir yazması İstanbul Halk Kütüphanesinde No: 5197’de korunmaktadır) Ebu Hanife’nin torunu İsmail b. Hammad’ın dilinden “dedesinin (yani Ebu Hanife’nin) köle olmayıp, bir marzuban ailesine mensup olduğunu” kaydeder. Burada “marzuban”, Pehleviler ve Sasaniler döneminde (m.ö. 250-m. 652) “eyalet hakimleri”nin kullandığı askeri bir terimdir. Bununla İsmail b. Hammad, dedesinin Tirmiz yöresindeki bir hanedanlığa göndermede bulunmuş olabilir. Muhammed b. Yusuf’un bizzat Ebu Hanifenin torununa dayanarak verdiği bu bilgi, diğer kayıtlarca da doğrulanmaktadır.

Zuta (Dutak)’ın ana vatanı olan Tirmiz günümüzde Orta Asya sınırları içinde bulunmaktadır. Burası İslamiyyetten önce Sermencan, Haşimgird ve Tirmiz’le birlikte bir eyalet oluşturmaktaydı. Bu eyaletin merkezi şehri de Tirmiz idi. Burası, hemen Saganiyan (bu eyalet adını İskit/Saklardan alıyordu) eyaletinin yanı başında idi, ki İslam dönemlerinde Saganiyan eyaletinin sınırları içinde gösterilmektedir. Saganiyan ise Maveraünnehr, şimdiki Özbekistan sınırları içindedir. İlk İslam tarihçisi ve coğrafiyacısı Taberi ile Balazuri, İsmail b. Hammad’ın sözlerini doğrular biçimde Tirmiz’de İslamiyetten önce “mahalli bir idarenin” olduğunu ve hükümdarının bulunduğunu belirtirler. Özellikle, Balazuri (öl. 892) ünlü Fütuhü’l-Buldan adlı eserinin bir yerinde Tirmiz hakiminin Türk olduğunu, Sa’id’in burayı fethettiği sırada bölgeyi “Hatun” adlı hükümdarın eşinin yönettiğini zikr eder (Balazuri, Fütuhü’l-Buldan, Tercüme: M. Fayda, Ankara 2002, s. 598). Arap komutanı Sa’id şehri anlaşma yoluyla Emevilere tâbi etmiştir.

Bugün Eski Tirmiz denilen bölge bir harabeliktir. Selçuklu döneminin ünlü müelliflerinden Sem’ani Ensab adlı eserinde Tirmiz’in Tirmiz şehri içinde el-Tirmizi adlı bir mahalle olduğunu belirtir. 1889 yılına ait bölgeni teftiş eden Rus subaylarının tutanaklarında bölge halkının Tirmiz’e Termiz ve Tarmız dedikleri de bilgilerimiz dahilindedir. Şehrin yerini tespit edecek ilk arkeolojik kazıları ise Poslavsky adlı bir Rus arkeolog gerçekleştirmiştir (Barthold V. V, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, Tercüme: H. D. Yıldız, Ankara 1990, s. 78-79, n. 96).

Ancak muhtemelen daha sonra Tirmiz Arapların idaresinden çıkmış ve bu yüzden Horasan valisi Abdullah b. Hazım’ın oğlu Musa b. Abdullah (689-704) Tirmiz’e hücum etmiş, o sırada Tirmiz’in Türk hükümdarı olan Zuta (Dutak) bir avuç askerle şehrden kaçarken ailesi Arapların eline esir düşmüştür. Musa, bölgeye hakim olunca da buradan Ebu Hanife’nin dedesi Zuta’nın ailesi de dahil topladığı çok sayıda köleni Horasan’a aktarmış ve bunlar Horasan köle pazarlarında satılmışlardır (Balazuri, Fütuh, s. 598-599; Barthold, Moğol, s. 199). Muhtemelen, köle olarak satılanlar arasında Ebu Hanife’nin babası Sabit de bulunuyordu. Zira, Ebu Hanife’nin 699 yılında Kufe’de doğduğu göz önüne alınırsa, babasının da on yıl önce (689’da) Tirmiz’de köle edilip Kabilşah’da satıldığı tarih olarak daha inandırıcıdır.

Ebu Hanife’nin babası Sabit’i, Arap kabilesi Bekr b. Va’il’den olan Taymullah b. Sa’laba aşirete bağlı aile satın almıştır. Bizzat Ebu Hanife, Taymullah b. Sa’laba’nın “mevla”sı hesap ediliyordu.

Ebu Hanife’nin babası müslüman olup Sabit adını alınca, Taymullah b. S’alaba aşiretine bağlı ailece azat edilmiş, bunun üzerine Sabit Kufe’ye gelip yerleşmiştir. Nu’man adını taşıyan Ebu Hanife Kufe’de hicri 80 (m. 699) yılında doğmuştur.

Böylece, tarihçilikte yer alan Ebu Hanife’nin İranlı “Faris oğullarından” olduğuna ilişkin yaygın kanı temelsiz bulunmaktadır. Zira, hiçbir ana kaynakta ona “Farisî” adı isnat edilmemiş, ayrıca, tarihçileri yanılgıya düşüren gerekçe onun babasının köle olarak satıldığı Kabil asıllı hesap edilmesi olmuştur. Şayet, bu böyle olsa bile, yani Ebu Hanife’nin dedesini Kabil hükümdar ailesinden kabul etsek dahi, Kabilşahlar denilen hanedanın da Uar/Hun asıllı bir topluluk olduğu ortadadır. Nitekim, Çin ve Eski Hint kayıtlarına göre, kaynaklarda Uar-Hun’lar olarak belirtilen Avarlar 350 yılında Horasan’da ortaya çıkmış burada Ak-hun Devleti kurmuşlardır (Bu konunu biz daha önce Türkmenistanlı bir tarihçiyle ortak hazırladığımız bir kitabımızda enine boyuna tartışmıştık. Bkz. Necef E. N – Anaberdiyev A, Hazar Ötesi Türkmenleri, İstanbul 2003, s. 91-102). Roma dönemi kaynaklarında “Kermichion/Karmin Hyon” adıyla geçen “Kırmızı Hunlar”dan Zavul isimli bir boy Kabil bölgesine inmiş (Kabil adı da bu boyun adı olan Zavul’dan gelmektedir) ve burada Arap kaynaklarında Kabilşahlar olarak belirtilen bir beylik kurmuşlardır. Eski Hint kayıtlarında ise bunlara “Huna” adı verilmektedir (Çin ve Hint kayıtları için bkz. Czegledy K, Turan Kavimlerinin Göçü, Tercüme: G. Karaağaç, İstanbul 1999, s. 48-57; Taşağıl A, Çin Kaynakalrına Göre Eski Türk Boyları, Ankara 2004, s. 48). Yani, bizim görüşümüzün karşısında yer alan Avrupa ve bazı İslam arştırmacılarının Ebu Hanife’nin soyunu Kabil’deki “Farisî”lere bağlamak iddiaları da verdiğimiz son açıklama ile tutarsızdır.

Neticede, Kufe’de Araplar arasına yerleşen Sabit ve burada doğan oğlu Ebu Hanife Arapça konuşan bir muhite sahiptir. Nitekim, eğitimini de bu dilde almış ve ünlü vaazlarını da bu dilde vermiştir. Ancak, köken itibariyle bir Türk hükümdar ailesinden gelmektedir.

Ebu Hanife’nin Şia Eğilimi

Ebu Hanife’nin sıkça vurgulanan Şia’nın altıncı imamı Ca’fer-i Sadık’tan da dersler aldığı bilinmektedir. Halim Sabit Şibay, Ebu Hanife üzerine yazdığı İslam ansklopedisindeki maddede, ona “Ehl-i beyte bağlılık ve dinde ihlas”ın anne ve babasından tevarüs ettiğini söyler (Ebu Hanife, s. 20). Zira, Kufe çevresi de buna müsaittir. Bilindiği gibi, Kufe, Hz. Ali yanlılarının sonraki dönemlerde yoğunlukta oldukları bir bölge olmuştur.

Ebu Hanife ilk eğitimini Kufe’de almıştır. Burada sırasıyla Kur’anı hatmetmiş, ardından Arapçanın sarf ve nahvini öğrenmiştir. Devamında ise Kufe, Basra ve Irak’ı dolaşan ünlü alimlerden hadis dinlemiştir. Kufe ile Basra’nın en önemli özelliği cedel ile kelam sahasında çok gelişmiş olmalarıdır. Dönemin Kufe’sinin en önemli bilgini Ebu Amr Emir Şa’bî’den (h. 20-104) dersler alan Ebu Hanife, yine onun teşvikiyle ilime yönelmiştir. Gençliğinde bir ara ticaretle uğraşsa da bilginlerin sohbetlerine katılmaktan kendisini alıkoymamıştır. Bir rivayete göre, Ebu Hanife 4000 civarnda din aliminden hadis dinlemiştir.

Ebu Hanife’nin hocaları arasında Ca’fer-i Sadık b. Muhammed de bulunuyordu. Hz. Ali’ye ve Şia siyasi söylemine karşı ilgisinin pekişmesi de O`nun sayesinde olmuştur. Ama, O`ndaki Şia eğiliminde Ca’fer-i Sadık’ın bir başka etkisi daha bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Ebu Hanife, Irak’ın en ünlü alimlerinden Hammad b. Ebu Süleyman’ın Kufe camisinde oluşturduğu halkasına, hocasının ölümüne kadar katılmıştır. Onun ölümünden sonra ise bir süre boş kalan Hammad’ın kürsüsüne yine Hamamd’ın tilmizlerinin teşvikiyle oturmuş ve böylece Hanefilik olarak tanımlanacak kendi öğretisini bu sohbetlerinde oluşturmuştur. Ebu Hanife bu göreve geldiğinde yaklaşık olarak 40 küsur yaşlarında idi. Buradan da onun aradaki Mekke’de bulunduğu sürgün hayatı göz önüne alınmaz ise 30 yıl süre ile Kufe camiinde dersler verdiği anlaşılıyor.

Ebu Hanife, İslam’da fıkhın bir ilim haline gelmesini sağlamış ve onun yöntemlerini de belirlemiştir. Ünü İslam dünyasına yayılınca, yönteminden dolayı şiddetli eleştirilere maruz kalmıştır. Bunun üzerine Ca’fer-i Sadık başkanlığında Mekke’den gelen bir ilim heyeti Kufe’de Ebu Hanife’yi imtahan etmişlerdir. Ardından da başta Ca’fer-i Sadık olmak üzere heyet Ebu Hanife’nin yöntem ve metodunu olumlu bulmuştur. İşte bu olay, Ebu Hanife’nin Ca’fer-i Sadık’a olan bağlılığını daha da artırmıştır.

Ama, Ebu Hanife’nin Şia eğilimine olan bağlılığını ortaya koyacak bunun dışında daha net bilgiler de bulunmaktadır. Emevilerin son dönemlerinde Şia ile Abbasi daileri birlikte Emevilere karşı mücadele ediyorlardı. İşte bu dönemde Ebu Hanife’de Kufe’de Emevilere karşı gizliden gizliye Hz. Ali yanlıları lehine vaazlar vermekteydi. Bunu, Irak’taki Emevi otoritesinin sarsıldığını gören vali Yezid b. Hübeyre’nin toplum arasında tanınmış din adamlarını devletin safına çekmek siyaseti sırasında Ebu Hanife’ye de yüksek bir makam önermesinden de anlıyoruz. Ama Ebu Hanife bu önerini geri çevirince işkence ve takiplerden kurtulmak için Kufe’desi derslerini bırakıp hicri 130 yılında Mekke’ye kaçmıştır (Ebu Hanife, s. 24).

750 yılında Ebu Müslim ayaklanması ile yönetimi ellerine geçiren Abbasiler, Şia ile yollarını ayırınca Ebu Hanife de Abbasilere karşı tutum sergilemiştir. Mahmud Zamahşerî el-Keşşaf adlı eserinde Abbasi halifesi Ebu Ca’fer el-Mansur döneminde Şiilerin Abbasilere karşı ayaklanmasında Ebu Hanife’nin fetva verdiğini belirtir. Bunun en bariz örneğini, Halife Ebu Ca’fer döneminde, yani hicri 145 senesinde Basra’da İbrahim b. Abdullah b. Hasan önderliğinde başlatılan Şii ayaklanmasında Ebu Hanife`nin Kufe camiinde açıkça halkı Şiilere yardıma çağırması oluşturmaktadır. İsyan Abbasilerce bastırıldıktan sonra, isyanın teşvik edicilerinin takibi kapsamında göz altına alınanlar arasında Ebu Hanife de bulunmaktaydı. Hicri 150 (m.769) yılında tutuklanan Ebu Hanife 15 gün gözaltında kalmış ve bazı kaynakların verdiği bilgiye göre 70 yaşında gördüğü işkenceler yüzünden zindanda ölmüştür. El-Namarî el-İntika adlı eserinde onun hapiste zehirlenerek öldüğünü belirtmektedir. Tüm bunlar Ebu Hanife’nin siyaseten Şia söylemini desteklediğini ortaya koymaktadır (Ebu Hanife, s. 25).

Ancak, bu Ebu Hanife’nin Şia söylemlerini fıkhen kabul ettiği anlamına gelmez. Zira, bu dönemde Şia da bir mezhep olarak tam biçimde oluşmamıştır. Muhtemelen, Ebu Hanife, Emevi ve Abbasi yönetimlerinin despot yönetimi karşısında toplum açısından Şia siyasetini daha olumlu bulmuş ve desteklemiştir. Nitekim, Şia’ya verdiği açıktan açığıa bu destek onun yaşamına malolmuştur.

n_marmara

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yeni bir çarpıtma örneği.Amaç ne? Şiî(şiâ) misyonerliği mi?

Kûfe,dönemin ilim merkezi.Yahudilerden tutunda haricilere kadar, her türlü fikri savunan destekleyen bir çok insan var.İlim merkezi olduğu için de İmam-ı Âzam kendisini burada yetiştirebilmiştir.Orada olmasının Şia ile ilgisi yoktur.

Yukarıdaki yazıda Bu değerli İmam'ın ısrarla uzak durduğu bir iddiadan bahsediliyor. İmam'ın Hz.Peygamberin kızından torunlarına karşı girişilen soykırımı yanlış bulduğunu ve bu yüzden dönemin efendilerine karşı tavır koyduğunu biliyoruz. Ancak bu tavır koymanın temelinde, dönemin en yetkin düşünürü olan EBu Hanife'nin eli beyte yapılan zülme tarafsız kalması,sessiz olması ve böylelikle bu zülmu onaylamış olması gibi bir emevi baskısına maruz kaldığı çok açık delillerle kaynaklarda bulunabilir. Bknz.Muhammed Ebu Zehra'nın Ebu Hanife adlı kitabı)Kuşkusuz ehli beyte mensup şahısların emevilerle iktidar mücadelesinin en şiddetli olduğu dönemler. Ve emeviler baskın gelmek için dönemin en ünlü ilim adamını taraf olarak yanına çekmek istiyor. Ebu Hanife bundna uzak duruyor. Hiç değilse,eleştirmemesi isteniyor. O bir süre,bazı şartla ileri sürerek eleştirmiyor emevileri.Ancak onlar azınca,eleştirilerine devam ediyor.Ehli beyte yapılan zulmü eleştiriyor. Ve bu hususta taraf olacağını beyan ediyor.

Şimdi; bu zulme hepimizin karşılaştığında vereceği tepki aynıdır.Ebu Hanife,samimi bir düşünür olarak hayatı pahasına bu tavrını ortaya koymuştur. Peki şimdi biz kalkıp,onun bu saygın tutumunu temelde hak görmediği şia mezhebine eğilim olarak mı göreceğiz?. İslamda yahudilerin oluşturmak istediği bölünmede bu büyük insanın taraf olamayacağı açıktır. ki o dönemde henüz şia kurumsallaşmış değildir ve bağların tümü ehli beyte karşı duygusal türdendir.
İşe o dönemin gerçeği;

"Kerbelâ'da katliamdan kurtulan Ali b. Hüseyin, Medine'ye intikal ettikten sonra siyasetten tamamen uzaklasarak ölümüne kadar (95/713) ilimle mesgul oldu ve çevresindeki insanlari yetistirmeye gayret etti. Daha sonra imâmeti devam ettiren büyük oglu Muhammed el-Bâkir ölümüne kadar (114/733) babasinin prensiplerini izleyerek ilmî konularla mesgul oldu ve çevresindeki mensuplarini korumak için siyasetten uzak kalmaya çaba sarfetti. Altinci Imam Ca'fer es-Sâdik gerçekten alim ve faziletli bir kisidir (bk. Mustafa Öz, "Ca'fer es-Sadik", TDV Islâm Ansiklopedisi, VII, I, 3). Devrinde birçok kimse kendisinden istifâde etmistir. Bu imamin devrinde, Islâm tarihinde, Hz. Hüseyin'in sehadetinden sonra Emevilere karsi, Ehl-i Beyt adina ilk defa ayaklanan Zeyd b. Zeynü'l-Abidin'dir."

Babası şehit edilen Ali Bin Hüseyin bile parçalanmaya mani olmak için kan davası gütmemiş ilim ve irfanla meşgul olmuştur. İslam'ın özüne yönelik saldırıların sürdüğü ve parçalanmaların başladığı o dönemde,aklı başında hiç kimse haksızlık karşıtlığı dışında bir tepki vermemiş ve taraf olacak bir tutum sergilememiştir.O dönemde şia henüz ortada yoktur ve Bu büyük İmam'ın şiaya eğilimli dolduğuna dair bir iddianın ileri sürülmesi mantık dışıdır.Onun Cafer Es sadık'tan ders alması da böyle saçma bir iddaya delil gösterilmesi akılla izah edilemez.

O halde amaç nedir? Uyduruk ve temelsiz iddialarla Büyük bir düşünüre iftira atmak veya onu şiaya eğilimli hale getirmekten maksat nedir?Bu çarpıtmanın hedefi nedir? Şiilik ve Sunnilik gibi iki büyük bölünmeden sonra oluşturulmak istenen nedir? Sunniliğin en büyük alimlerinden birinin kafasını şiiliğin altına tutmak neye hizmet eder? Sunniliği ortadan kaldırıp şiiliği mi yaymak istiyorsunuz?Bu yeni bir yöntem mi? Yine siyasete araç mı edeceksiniz herşeyi?

Alper SELÇUK

Yorum mu?

Genelde yazdığım yazı neyse odur. Bunun irdelemesini yapmam. Sayın yorumcu lütfedip okuma gereği duymuşsa teşekkür ediyorum. Yaptığı açıklama, kendisi bağlar.

Birkaç hususa değinmek isterim:

Ben, Ebu Hahife şii'dir demedim. Siyaseten şia ile bağlantısına yer verdim. Ve bunun da kaynağına yer verdim. Bu açıdan Muhammed Ebu Zehra ve Mustafa Öz'ün yazdıkları ne denli kaynak hükmündeyse Halim Sabit Şibay'ın İslam Ansklopedisinin IV. cilt, sayfa 20-28-de yazdıkları da o denli kaynak hükmündedir. Öte yandan en önemli İslam tarihçisi hesap edilen Ebu Cerir et-Taberî'nin "Tarih-i er-Resul ve'l-müluk" adlı eserinin 9. cildinde sadece Ebu Hanife'nin değil, onun mevlası olduğu Bekr b. Va'il kabilesi ile imamın ailesinin de Şia'ya bağlandığını vurgulamaktadır. Çok daha önemlisi hicri 145 yılında Basrada Abbasilere karşı isyan eden İbnrahim b. Abdullah b. Hasan önderliğindeki şiilerin ayaklanmasında Ebu Hanifenin fetvasından söz etmektedir. Buna gerek Zamahşehri "el-Keşşaf", gerekse de en-Namari "el-İntika" eserinde yer vermektedir.

Muhammed Ebu Zehra "Ebu Hanife" üzerine yazdığı biyografisinde Taberi'nin Tarihini kullandığı halde sözü edilen bilgini görmemezlikden gelmişse bu benim hatam değildir. Şimdi bu durumda ben İslamın en temel kaynaklarında yer alan bilgini ortaya çıkardığım için "şii misyoneri" oluyorsam, o zaman benimle birlikte Taberi, Zamahşehri, en-Namiri, H. S. Şibay da benzer yargılamadan nasibini almaktadır demektir.

Benim, yorumcuya önerim, en azından MEB İA'de yer alan Şibay'ın da "Ebu Hanife" üzerine maddesini okuduktan sonra konuyu tartışmaya açalım.

Ayrıca, sayın yorumcudan ricam belirttiğim kaynaklarda yer alan bilgilerin eleştirisi yaparak alternatifini göstermek üzere açıklamasıdır. Aksi taktirde, yorumunun sonunda sarfettiği soruların benim açımdan hiçbir hükmü olmadığını kendi adıma belirtmek isterim.

yalanın sebebi ne?

Ortada olmayan bir mezhebe bağlılık ne oluyor?Diğer yazılarınızla da şiiliği yüceltiyorsunuz.Ayrıca bu benim için sorun değil. Ama Ebu Hanife'nin şia'ya bağlı olduğu gibi büyük bir hükmü hangi yalan için uyduruyorsunuz?Ne demek oluyor yani"Muhammed Ebu Zehra "Ebu Hanife" üzerine yazdığı biyografisinde Taberi'nin Tarihini kullandığı halde sözü edilen bilgini görmemezlikden gelmişse bu benim hatam değildir" demek?Eğer makale yazmak gibi bir boyunuzu aşan işe kalkışıyorsanız,saptırma yapamazsınız.Yalanlarınız açığa çıkınca da bu benim hatam değildir,diyemezsiniz.

Alper SELÇUK

Kaybolacağınız Ormana Girmeyin...

Hâlâ sayın yorumcu, gördüğünüz gibi, sizin slogansı söylemlerinize sükunetle yanıt vermeğe çalışıyorum. Sanırım ne Taberini okudunuz, ne de benim sizden ısrarla rica ettiğim H. S.Şibay'ın İA'daki makalesini.

Ben size bişey demedim. Size sözünü ettiğim kaynaklara bakın, onun üzerine tartışalım dedim. Kötü, ahlaksız, hatta sizin hakarete varan sözlerinize neden olacak bir şey dediğimi de sanmıyorum. Ebu Hanife'ni savunma anlayışınız buysa, asıl bu yaptıklarınız onun adına halel getirmektedir.

Muhammed Ebu Zehra son dönemlerin önemli bir fıkh bilgini ve bir akademisyen. Yanlış hatırlamıyorsam 1974-yılında vefat etmiş ve el-Ezher'de ve Kahirede görev yapıyordu. Ayrıca İslam Araştırmaları enstitüsünün de kurucularındandır. Türkiye'de fıkh alanında bir çok öğrencisi de bulunuyor. Sadece Ebu Hanife değil, Cafer-i Sadık, İbn Teymiyye ved. üzerine de biyografileri vardır. Rahmetli Muhammed Ebu Zehranın kitap yazarken hangi bilgini alıp, hangisini almayacağı kendi takdirdir. Buna ben karar vermem. Ama madem siz bundan rahatsızsanız, beni yalancılıkla suçlayacağınıza neden Taberi'nin Tarih-i er-Resul ve'l-Müluk eserini açıp okuma lüftunda bulunmuyorsunuz.

Diğer yazılarımda da "şiiliği yücelttiğime" dair rahatıszlığınızı anlayamadım. Sanırım her halde "Meşhed"le ilgili yazımdan söz ediyorsunuz. Açıkcası ben bir şeyi yüceltmek veya yermek kaygısı gütmüyorum. Yo, araştırma mantığınız buysa, paşa gönlünüz bilir. Söylediklerimin karşısına bir şey çıkaracaksanız buyur ve her şeyden önce sokak ağzını bırakın.

Öte yandan ben bir şeyi iddia edemez miyim? Yani, Ebu Hanife'nin siyaseten şia ile bağlantısını söyleyince, imanımızdan bir şey mi eksilir? Örneğin benim bir sonraki yazım, Şia'nın en büyük alimi İbn İdris Hillî üzerinedir. O yazımda da, Hillî'nin Ebu Hanife'nin fıkh üsulunda kullandığı "akıl" yorumunu Şia fıkhına kazandırdığını söylüyorum. Sizin mantığınıza göre, şimdi de Şia'nın fıkh üsulu olarak Ahbarilik ve Hanefilikten hareket ettiğini belirtmekle bu defa "sünni misyoneri"liği mi yapmış olacağız. Size önerim, şimdiden Hillî'nin "Sera'ir" eserini edinin ve okumaya başlayın ki, diğer yazımda aynı çılgınlığı göstermeyesiniz. Çok daha önemlisi, Ebu Hanife ilk İslam fıkhcısı olarak "mantığı" kullanmıştır. Ve kullandığı mantık Aristocu bir mantıktır. Bunun üzerinde dursaydım, her halde o zamanda "Yunan misyoneri" olurdum.

siz hangi doğrunun yatsıya yetişen mumusunuz?

selamun aleyküm

bu sitede mezhepler üzerinden ''en iyi müslüman benim'' veya ''yoktur bizden başka salihler topluluğu'' misali güzellemeler döşemek popüler olmaya başladı.
''ama o şii'' diyerek sünnilik taslamayı mış'layan altaylı'lar aklıma geldi. sözü ''ama o şii'' sen sünnisin demeye getirerek dış kapının tokmağının bile umurunda olmayan altaylı'lar diasporasıyla akrabalık bağlarınız olabilirmi bayım?
şimdi bu yazdıklarımdan sizi tekfir ettiğimi çıkarmayın. nasıl olsa nezdinizde bir ''imansız'' ve ''sapık'' olabileceğim gerçeğine doğru koşmaktayım. onun için tekfir topunuzu alamam.
korkmayın lütfen.
nede olsa en müslüman en bilen en salih ve en sünni sizsiniz.
ne haddimize elinize nehirleri boşaltmak.
kirletmeyelim güzel elinizi. karartmayalım pak kalbinizi. nede olsa kararmış kalplerin perdelenmiş gözlerin dinindeyiz bizler.
ne haddimize temizlerin diyarına hicretimiz.
biz kim sizler kim?
her doğrunun mürekkebi kalbinizden akar sizin. eminim buna. hayır iltifat değl bu bir gerçek. gerçeğin ta kendisi.
öyle ''ortada olmayan bir mezhebe bağlılık''ta neyin nesi?
birisi bu soruyu fadlallah'a sorabilir.
cevabı neyse altına imzalar benden.
sözünden dönenin çenesi kırılsın. dili yamulsun. beli bükülsün.
daha ne diyeyim a dostlar.
''ama o şii'' diyenlere bir sözümüz yoktur.
yoktur da size ne demeli?
nereye koyalım bunca kininizi, tekfirleme tekmelerinizi. sünniliğinize sunilik katan bu eyleminiz boştur ve hoş değildir.
yalanlar ve yılanlar diyarına sokup çıkaramadıklarınız sizin kardeşleriniz.
ve ben şii değilim.
ve ebu hanife sizin gibi sünni hiç değildi.
sizin gibi sünni olsaydı devrinin iktidar sahiplerine yapışırdıda ondan.
o iktidar sahipleri en az sizin kadar şia'ya düşmandıda ondan.
iktidarın düşmanlarına dostluk mesajları yollayan, onları seven ebu hanife'ye siz dostmusunuz?
dostsanız niçin onun dostalarına diş bileyip kin güdüyorsunuz?
niçin onun sevdiklerine ''iftira'' markasının patentini yapıştırıyorsunuz?
nedir derdiniz?
bu düşmanlık neden?
bu kin neden?
bu ''baltalar ve saplar'' neden?
bu tekelcilik neden?
bu mış mış lık neden?
bu gözükaralık neden?
bu tekfirküpücülük neden?
neden. neden. nedennnnnnnnnnnnnn

şia düşmanlığı kimi ehli sünnet yapar

selamun aleyküm

''...Büyük bir düşünüre iftira atmak veya onu şiaya eğilimli hale getirmekten maksat nedir?''
siz kardeşlerinizi iftira ile mi tanımlıyorsunuz.
yani bir ''sünni'' alime birileri ''şia'' dediğinde veya ''şia ile hareket etti'' dediğinde bu o alime iftiramı oluyor.
peki burada kimi kime karşı koruyorsunuz.
hem ne demek iftira.
şia sapık ve sapkınmıki iftira heybesi olsun.
ne yani birisini iftira atmak için ''ama o şii''mi diyelim.
bu ayıp beyler.
çok çok ayıp.
ipin ucu size kadar dolanırsa haliniz nice olur.
kimsenin ''şia misyonerliği'' yaptığı yok.
hem şia ve misyoner kelimesini yanyana dizmek çok ayıp ve çirkin.
şia birileri için islam dışı bir mezhepmidir.
bu olmadı.
çok ayıp ettiniz.
şii olmayan biri olarak çok üzüldüm.
bu sünnet ehlinin işi olmamalı.
özür borcunuz var.

Düşmanlık da Nerden Çıktı

Okuduğunuzu anlamıyor musunuz? Bir dezenformasyon var ortada. Bir büyük İmam'a atılan iftira var.Dursun herkes durduğu yerde. Ne bu münasebetsizlik?

Alper SELÇUK

Sukunet

Öncelikle bir yanlış anlaşılma var. Makaleyi yazan arkadaşın bahsettiği dönemdeki şia ile bizim anladığımız şia arasında fark yorumlayan arkadaşların gözünden kaçmış olmalı. Evet o dönemde emeviler tarafından baskı gören ehli beytten yana olan ve ehli beyt alimlerinden ders alan imamı azam vardır. Evet ozaman o zümreye şia denmektedir. Herhalde o dönemdeki şia alimleri şuanki yada abdullah dıhlevinin oğlu Abdulaziz dıhlevi(1159-1259)nin yazmak zorunda kaldığı Tuhfetü'l-isnâ-aşeriyye isimli eserindeki şia fıkhı gibi düşünmemektir. Kaldi ki o kitapta yazılan bile çok kuvvetli şii alimlerin ictihatları olmasına rağmen o dönemde şii alimler içersinde tartışılan konulardır. Gelelim bütün bu tartışmanın içersinde gözlemlediğim başka bir konuya. İmamı azamı kusursuz görme gayreti. Ne yazıkki bu gayret bana şiilikteki imamın masumluğu meselesini hatırlatmıştır ki buda har halde bazı arkadaşların hiçte istemedikleri bir durumdur.

Fazla uzatmadan son olarak şunu söylemek istiyorum. Lütfen güzel güzel tartışmak varken hakaret vari atışmalar içersine girmeyelim.

Merhaba

Ebu Ali Cübbai, Vasıl b. Ata'nın öğrencisidir; ama Mu'tezile'den ayrılmıştır, İmam Eş'ari de Mu'tezile'den ayrılmıştır. Mu'tezile'nin kurucusu Vasıl b. Ata ise Hasan el-Basri'nin öğrencisidr. Ve fakat o da hocasından ayrılarak yeni bir yol tutmuştur. Parantez: Yaşar Nuri Öztürk de Cemil Meriç'den dersler almış biridir. Bu örnekleri ne kadar çoğaltabileceğimizi tahmin edersiniz.

Meseleye dönecek olursak bir insanı ders halkasına oturduğu ekolün adamı olarak etiketlemek pek kolay olmayacaktır. İmam Ebu Hanife'nin kökeni ile ve köle veya hür olmasıyla hiç ilgilenmedim; ilgilenmiyorum da... Ebu hanife'nin, Emevi yönetimine karşı Şia'nın yanında yer alması ise tamamen dinden kaynaklı siyasi endişelerin sonucudur. Ebu Hanife'nin zulüm yapan Sünni de olsa onun yanında yer alması düşünülemez. O hep doğrunun ve ezilenin yanında zalimin ise karşısındadır. Yönetimin Abbasiler'e geçmesiyle mantalitenin değişmediğini görünce bu sefer de bir Abbasi muhalifi olmuştur. Mesele budur.

Sünni Müslümanların tamamı İmam Cafer'e saygı ve muhabbet duyar; ben de duyuyorum. Fakat bu beni hayatımın hiçbir döneminde Şii yapmadı. İmam Ebu Hanife'nin Şiiliği bu anlamda benden veya diğer Sünni Müslümanlardan bir adım dahi olsa önde değildir.

Tarihten bir bilgi bulma gayretinize diyecek bir lafım yok. Ancak daha yola çıkarken maksatlı olmamakta fayda var diye düşünüyorum.