
I. Cihan Savaşı sırasında Amerikan senatörü Hiram Warren Johnson’un “savaşın ilk kurbanı hakikattir” dediği rivayet edilir - ki 1918 de henüz bu günkü kadar tekâmül etmiş bir psikolojik savaş yoktu ve hali ile ne siyasi doğruculuk ne de dezenformasyon bu günkü kadar geniş kullanımda değildi. Türkiye’de taraflar için bir var oluş mücadelesi olma istidadı gösteren rejim tartışmalarının aldığı hali savaş olarak tanımlamanın hiç te abartma olmayacağı ve bu savaşın öncelikle psikolojik metotlarla yürütüldüğü gerçeğini kimsenin yadsıyacağını sanmıyorum. Bu psikolojik savaşın yarattığı fikir ortamı kirliliği maalesef faziletli motifler ile işe başlamış olanların dahi zamanla ayakta kalmak için veya stratejik yöntem olarak siyasi doğruculuğu ahlaki doğruculuğa tercih etmeleri olayına sıkça şahit oluyoruz.
Zira faziletli gayeler için yalnızca faziletli vasıtaları kullanmak, doğruculuktan, ahlaki ilkelerden taviz vermeden siyasi, entelektüel arenada faaliyet göstermek herkesin fosur fosur sigara içtiği bir odada ciğerleri koruyabilmek veya hormonlu toprakta organik sebze üretmek kadar zor iş. Bu kirli atmosfer içerisinde sunulacak doğruların “Establishment” veya “mainstream”’ in (ikisinin de tam Türkçe karşılığı yok, ‘kurulu düzen’ ve ‘ana damar’ tercümeleri tam oturmuyor) spesifik yargıları olmasa da “esas kuralları” dışına çıkmamanın “altın kural” olduğunu öğrenirler ayakta kalmak, marjinalize olmak istemeyen siyasetçiler, entelektüeller. Batı’da bu kavram için PC (“political correctness” , siyasi doğruculuk) denir. “Doğruyu bilip te söylemeyen dilsiz şeytan” olabilir ama “her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini” bilir “stratejik” düşünenler. Bu sadece bizde değil her yerde böyledir. Entelektüel şantaj, “vur abalıya” sendromu hatta gene Batı terimi olan “entelektüel fahişelik”, bu kirli havanın “iyi niyetler” barındıran zihinlerin dahi muaf olmadığı tahribat tezahürleridir.
Bu siyasi doğruculuk ve stratejik kaygılarla “hakikati kurban etme” pratiğinin pek çok örneklerini görürüz her gün medyada. Aklıma gelen bir örnek Ak Parti Milletvekili Hüsnü Tuna bir konferansta “kamu çalışanları için de baş örtme insan hakkıdır” mealinde, aslında mevcut kanunların teyidi olan bir ifade kullandığında da partisi dâhil kimse “bunda ne var, kanunlarda kimse için böyle bir yasak yok” diyemedi. Zira herkes “bu konjunkturde” böyle şeyleri söylemenin yanlış olduğunu biliyor idi.
Vakit’in yayınladığı Ağlama Duvarı’nda Kara Kuvvetleri Komutanı (KKK) İlker Başbuğ haberine verilen tepkilerde gördük bu hakikatin gerektiğinde siyasi mülahazalar ile kurban verileceği prensibini. Bu yazının yazarı da Vakit Gazetesi’nin yayın politikalarını geçmişte sorgulamış biridir (hayır, “aşırılık” suçlaması değil di benimkisi, böyle bir kıstas bilmem) fakat konumuz değil.
Önce olaya bir medya etiği meselesi olarak bakalım. Basın hür dünyanın her yerinde görevini “halkı olaylar hakkında bilgilendirmek” olarak tanımlar. Bu görevin farkında bir basın kuruluşu eline bir haber veya ipucu geçtiğinde soracağı iki temel sorulardan biri “doğrumudur” ikincisi “haber değeri var mıdır” sorusudur. “Bilgi medya ahlakına uygun yöntemlerle mi elde edildi” sorusu da vardır ama bu ancak edinilen bilginin arz ettiği öneme karşı değerlendirilir. Unutmayalım, Watergate’in bilgileri de “basın etiğine” uygun yöntemlerle elde edilmedi. Toplum manipülasyonu, siyaset alanının tanzimi, vatan kurtarma gibi görevleri yoktur ne medyanın ne de yargının. En azından böyle derler medyanın en saygın ağızları ve gazetecilik okullarında bu öğretilir.
Murat Belge gibi darbecilerin her gün yeni bir kirli çamaşırını ifşa eden ve bu özelliği ile aslında Vakit’ten çok farklı bir işlev görmeyen gazetenin yeni başyazarı dahi “iftira” damgasını yapıştırdı bu “ağlama duvarı” fotoğrafına. Bazı demokrat, liberal hatta dindar yazar dahi ‘vur abalıya’ kervanına katıldı.
Murat Belge’nin “İftira! “ başlığı Başbuğ’un Yahudi olduğu iddiası üzerine kurulu idi. Oysa Vakit haberinde böyle bir iddia yok; en fazla ima var denebilir. Velev ki var böyle bir iddia, hem ‘Yahudi olmakta ne var” deyip hem bu imayı “iftira” kabul etmek te kendi içinde mantıki çelişki barındırıyor ama esas sorun bu değil. Kendisinin Radikal’den ayrılmasını, ‘eski solculuğunu’ sorgulayan ve bunu “artık içtihat oluştu, ben de hoşuma gitmeyen yazarı kovarım” sonucunu çıkaran (sanki daha önce yokmuş böyle bir içtihat andıç medyasında) Ertuğrul Özkök’e dahi çok ölçülü bir cevap vermeyi yeğleyen Murat Belge’nin aslında kendisinin de karşı olduğu askeri vesayet sisteminin bir baş aktörü ile ilgili bir haberinden dolayı Vakit Gazetesi için “iftira” “pislik kategorisi”, “haysiyeti yok” turu hakaretamiz kelimeleri kullanmayı yeğlemesi de meşru bir sorgulama konusudur. Zira Belge’nin yaptığı da neticede “haberin” ne kadar hakikat içerdiği veya haber değeri olduğu değil, haberi yapanın niyetinin, zihin yapısının analizidir.
Belge’den daha temiz ama barındırdığı ithamlar bakımından ondan hiç te geri kalmayan eleştiri de gene askeri vesayet muhalifi, demokrat entelektüel, Zaman yazarı Mümtazer Türköne’den geldi. Türköne’ye göre “Yapılan işin iadeli taahhütlü bir sipariş olduğu ortada. Hedef ise ulusalcılar ile muhafazakârların kesişen dünyası. "Dünyayı ABD, onları da Yahudiler yönetiyor" varsayımı üzerine, karşımıza çıkan her olayın inşa edilmesi.” Türköne’nin yazısının kalanında bu kadar iddialı ve kesin hükümlerin mesnetlerini bulamadım şahsen; hatta böylesi bir gayret te görmedim “Oysa benim savunduğum tez şudur: Genelkurmay başkanlarının kişilikleri fazla önemli değildir; elbette birinden diğerine üslup değişir, ama öz değişmez. Önemli olan kurumsal kimliktir. Yaşar Paşa'nın kişiliğine dönük yıpratma kampanyası ülke yararına değil” sübjektif görüşü dışında.
Star yazarı Mustafa Akyol ilk ikiye nazaran daha insaflı, daha ölçülü bir üslup kullanmış ama yazısındaki hâkim mantık ta yukarda tarif ettiğim “siyasi doğruculuk” kokuyor neresinden bakarsanız bakın. O dahi Vakit gazetesinin haberindeki problemi “bir sahsı yalnız ve yalnızca Yahudi olmasından dolayı” husumet besleme yani “antisemitizm” olarak tanımlamış. Bu kelime hiç te yabancı gelmez fakire. Zira Washington’daki başarılı kariyerime son vermemde, bir radyo istasyonuna yazdığım e-postada “antisemit” ifadeler kullanmış olmam iddiası ile hakkımda açılan soruşturma büyük rol oynamış idi.
Akyol diğerlerine kıyasla daha objektif olmaya çalışmış ve bu haberin yapılmasındaki “zihniyete” damga vurmadan önce eldeki verileri analiz etme zahmetine girmiş. Ona göre
"Tüm bunlarda içiçe geçmiş bir dizi yanlış zihniyet var. En başta, Yahudi olmayı bir suç veya ayıp gibi gören antisemit düşünce geliyor. Her iki generalin de “Yahudi”likle uzaktan yakından ilgili olduklarını sanmıyorum; ama olsalar ne olur? ……Aslında eğer Musevi bir vatandaşımız Genel Kurmay’ın zirvesine kadar çıkabiliyorsa, bu Türk demokrasisi için ancak bir kazanç olabilir.
Diğer bir yanlış zihniyet, bir Müslümanın başka bir dinin kutsal mabedini ziyaret etmesinin garip karşılanması. Oysa bunda ne var? Yabancılar bizim ülkemize gelince camileri ziyaret etmiyorlar mı? Bu mabedlere girdiklerinde oranın adabına uygun davranmıyorlar mı? İngiltere Kraliçesi daha geçenlerde başını örtüp Kur’an-ı Kerim dinlemedi mi? “.
Artık laikçi-darbeperver medyanın ne dediğinden bahsetmeyi dahi gereksiz. Bir iki başlık dışında okumadım dahi, ama bildik Vakit şahsında “dinciler”, “dinci gazetelere” hakaretler, Ak Parti’yle ilişkilendirme ve “işte bunlar böyle” teraneleri olduğuna bahse girerim.
Biz bu üç yazarın üzerinde birleştikleri temel argümanları biraz mercek altına alalım müsaadenizle. Belge’nin de Akyol’un da Türköne’nin de argümanlarında bir ahlaki ilke var ve samimiyetlerini sorgulamak için neden yok. Evet, ideal bir dünyada halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede dahi bir gayrimüslimin GK Başkanı olmasında teorik olarak bir mahsur olmaması gerekir. Öyle ya para ile imanın ve ülkeye sadakatin kimde olduğu bilinmeyeceğine göre Yahudi olması, dönme olması veya Yahudi’ye sempati duyması başlı başına o kişinin ülkeye sadakatini sorgulama sebebi olmaz. Nitekim ideal olmayan, yani gerçek dünyamızda da pek çok ülkede Yahudi Başkanlar, Başbakanlar, savunma bakanları yok mu? Japon anne baba çocuğu Alberto Fujimori Peru’da devlet başkanı olur, bir ABD’li emekli general bağımsız Ukrayna’nın ordusun kurmakla görevlendirildiği dünyada Müslüman ülkede neden benzerleri olmasın? Ve vardır da. Yakınlarda bir Yahudi hanim Bahreyn’in Washington Büyükelçisi oldu. Osmanlı’nın bu konuda zamanının çok ötesinde bir tolerans ve farklılığa saygı kültürünü geliştirdiği de bütün objektif tarihçilerin mutabık olduğu bir gerçektir.
Soyut bazda gayet mantıki evrensel ahlakçı bir argüman veya temenni bu. Yalnız soyut dünyada değil gerçek dünyada yaşıyorsanız bir kaç problem var bu yaklaşım ile.
Mesela:
ABD, Fransa, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Belçika gibi halkının ezici çoğunluğu en azından nominal Hıristiyan olan pek çok Bati ülkesinde geçmişte ve bu gün Yahudiler Başbakan, Devlet Başkanı Bakan, Merkez Bankası Başkanı gibi çok önemli mevkileri işgal edebiliyorlar. Bunların birçoğu da o toplumların oyları ile seçiliyor. Doğru. Ama ayni ülkelerde Müslümanlar da ayni muameleyi gördüklerini söyleyebilir misiniz? ABD’de son seçimlere kadar Kongre’de tek bir Müslüman yoktu. Simdi bir veya iki tane var. Onlar da İslami davalara sahip çıkmak söyle dursun, Müslüman ülkeler, İslami hareketler hatta ABD’deki İslami örgütler ile aralarına mesafe koymak ve “establishment” e sadakatlerini göstermek için azami gayret sarf etmeleri sayesinde oralara gelmelerine izin verilen tipler. Obama’nin Hıristiyan olması dahi yeterli gelmedi pek çok Amerikalı için. ABD, Fransa veya Almanya’da İsrail’in Filistin politikalarını şiddetle eleştiren birinin GK Başkanı olabileceğine inanıyorsanız uygun fiyata satılık birkaç tane köprüm var sizin için. Bırakın GK Başkanı’nı, Arafat’la görüşmek dahi geçmişte Kongre üyeleri için ölüm öpücüğü olmuştur ABD siyasetçileri için. Sorun Charles Percy, Paul Findley, Paul McKloskey ve James A. Trafficant, Jr. gibi daha nice siyaset çöplüğündeki siyasilere. Obama’nın seçim danışmanları onun başörtülü kızlarla aynı karede görünmesini sakıncalı bulmaları ne ki? Geçmişte, Senato kampanyası sırasında Hillary Clinton, American Muslim Council adında fakir dâhil pek çok Müslüman’ın fazla ılımlı bulduğu bir örgütün kampanya bağışını iade etti ve “biz çekteki “Muslim” kelimesini “Museum” olarak okuduğumuz için bağışı yanlışlıkla kabul ettik diyerek Amerikalılardan özür diledi! Gene de rakibi Rick Lazio onu “Müslümanlarla dost olmakla” (!) suçladı.
Meselenin adını koyalım. Dünyada “Yahudi Komplosu” diye bir olgu yokumudur? Jewish Conspiracy ifadesini literatüre Vakit ve benzeri birkaç ”Müslüman marjinal” mi sokmuştur? Bizzat ABD ve Batılı süper güçler kontrolündeki Birleşmiş Milletler “Siyonizm = Irkçılık” denklemi kararını çıkarıp ta bir kaç ay sonra işin ‘doğrusunu’ öğrenip “pardon, biz aslında ‘Siyonizm = ırkçılık demek ırkçılık’ demek istemiştik demesini yok mu sayalım? “Kimse kimseye karşı komplo kurmaz. Komplo teorilerinin hepsi çöpe atılmalıdır” diye bir kuramı mı savunuyorlar bu değerli yazarlar? Çatlak Profesör Yalçın Küçük ve Ergenekon çetesi mensubuna yazdırılan kitaplardaki gibi “Abdullah Gül, Recep Tayip ve Emine Erdoğan’ın Yahudi olduğu, herkes bu ülkenin ve “bize “ ait her şeyin düşmanıdır gibi bir paranoya veya kasıtlı dezenformasyon kampanyası ile “komplo diyenlerin hepsi ya gerzektir, ya kötü niyetlidir” yargısı arasında objektif gerçeğin barındığı bir alan olmak lazım.
Gerçek dünya” nın aidiyet konusuna nasıl yaklaştığı konusunda yukarda verdiklerime benzer binlerce örnek bulmak mümkün.
Bu dünya yıkılıp yeni bir dünya kurulur ve o dünyada İslam - Batı ve daha geniş olarak kültürlerarası, medeniyetlerarasi, aidiyetlerarasi ilişkiler de bu değerli insancıl yazarların arzuladığı ütopik bir paradigma üzerine oturur veya aidiyetlerin hepsi kompozit bir karakter kazanıp evrensel kültür içerisinde yok olur ise, diledikleri ölçüler hâkim olabilir ama bu gün “GK Başkanı Yahudi olsa ne olur” demek, üzerinde durulmayacak kadar sığ bir polyannacılıktır. Şahsen bu derece bir insancıllık, ön yargısızlığın kendilerinde olduğunu da sanmıyorum; temennileri olabilir en fazla.
Zira aidiyetlerin bulunulan makama mütenasip olup olmadığı, görünen yüzün samimiyeti, aidiyet kaynaklı şüphecilik, sadakat sorgulama olayı sadece Vakit veya “muhafazakârlara” mahsus bir olgu da değil; hatta insanlık tarihi kadar eskidir desek abartma olmaz. Bizde de muhtelif azınlık mensuplarının Osmanlı’nın çöküşünde oynadıkları rol üzerine ciltlerce eser yazılmıştır. Türköne buna biraz değinmiş. Osmanlı döneminde de mesela İttihat Terakkicilerin aidiyetleri değil kurumsal kimliğinin önemli olduğu ve kurumsal siyaset ile kimlik arasında lineer bir bağlantı kurulamayacağı doğrudur. Lakin kurumların da kişilerden oluştuğunu ve kurumlarda söz sahibi kişiler değişince kurumların da kimliklerinin değiştiği gerçeği de yadsınamaz.
Connect the 7-dots oyunu
Üzgünüm, “Vakit’in haberini sadece vakum içerisinde bir ‘Yahudi olduğu suçlamasına’ indirgeyenler ya kasıtlı demagoji yapıyorlar ya da mantıkları çarpık” hükmüne varmak zorunda olduğum için. Gerek Vakit yazarları gerek fakir dâhil pek çok vatandaşın kafasında şüpheler oluşturan tek bir fotoğraf değil ki. Bu yazının yazarı, bir mühendis, yani olaylara eldeki verileri tek tek inceleyerek tüme varım yapan, objektif tahlil disiplininden gelme biri olarak haberde öne çıkan şüpheciliğin birçok bileşenin bir arada bulunmasının ürünü olabileceği kanaatindedir. O zaman gelin beraber “noktaları birleştirme” oyunu oynayalım ve çıkan büyük resme bakalım.
Birinci nokta:
Ağlama duvarındaki fotoğraf
Evet, sadece bu noktadan oluşmuyor resim. Bu sadece bir noktadır. Diğer noktalar olmadığında başlı başına ne ifade edeceği konusunda Akyol, Türköne ve Belge’ye katılabilirim.
Ortada sadece Vakit gazetesinde çıkan Paşa’nın ağlama duvarında çekilmiş resmi olsa idi belki derdik ki “ eh ne olmuş yani; muhtemelen resmi ziyaret protokolünde duvara el sürüp orada dua etmek gibi bir Yahudi ibadetini yapmak zorunda olmadığını bilmiyor idi. Ev sahiplerine kibar bir jest olur diye düşünmüştür. Olur, böyle şeyler. İsrail’i ziyaret eden Batılı devlet başkanları Ağlama Duvarını ziyaret etmekle kalmaz, kippa giyerek Yahudi dini törenlerine de katılırlar. Gerçi bizim ülkemizi ziyaret eden yabancılar için cami ziyareti zorunlu falan olmadığı, sadece Anıt Kabir ziyaretinin ise devlet başkanları protokolü zorunluluğu olduğu gerçeği de var ama atla deve değil mesele - ki Vakit’in söylediği gibi Ağlama Duvarı’na el sürüp dua etmenin İslam muadili namaz kılmaktır; camide başına eşarp giymek, ayakkabı çıkarmak veya herkes gibi elini kaldırmak değil.
Ikinci nokta:
Büyük Kulüp üyeliği
Aynı şahıs hakkında İngilizlerin pek çok Lawrence’ları Osmanlı’yı içerden çökertme faaliyetine girdiği bir dönemde, zamanin Ingliz Sefiri’nin kurduğu, üyeleri arasında çok sayıda Mason bulunduran Büyük Kulüp üyeliğine 2 yıl önce kabul edildiği bilgisini de koyun bunun yanına. Bu prestijli Kulüp’ün seviyesi ile ilgili bilgi bu haberle ilgili olarak Vakit ve dindarlar hakkındaki düşüncelerini BAĞIRA BAĞIRA bildiren bildiriden aşikâr (internette gereksiz büyük harf kullanmaya ‘bağırma’ denir ama onlar bunu yeteli görmeyip bir de harflerin ölçülerini büyütme ve koyulaştırma gereği duymuşlar).
Üçüncü nokta:
İlker Başbuğ’un antidemokratik, anti-İslami duruşu
Başbuğ Paşa Ordu’nun diğer paşaları gibi aynı zamanda laikçi, askeri vesayet rejiminin idamesini isteyen, dindar insanları da seküler insanları da barındıran, demokratik olarak seçilmiş partinin kapatılmasını arzuladığı, bırakın Taraf, Vakit’in ortaya çıkardığı gizli planları, kendi demeçleri ile gün yüzü kadar ortada olan bir şahindir. Hilmi Özkök’ten bahsetmiyoruz burada. İslam’a, Müslüman’a toleransı çok az olan, laikliği Yargıtay Bas savcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesindeki gibi yani toplumun dinden (pardon İslam’dan) uzaklaşması olarak anlayan bir zihniyet sahibidir.
Dördüncü nokta:
En hakiki Mürşit ilim ise bu ne aziz peder?
Bu kurumun da diğer Cumhuriyetçi, çağdaş kuruluşlar gibi Atatürk’e atfedilen “en hakiki mürşit ilimdir” pozitivist dogmayı yorumlayıp çıkardığı sonucu topluma dayattığını gerçeğine de bu üç yazarın da itiraz etmediğini biliyoruz yazılarından. Türkiye’de kendini ateist olarak tanımlayan birçoklarının Bati dinlerine çok daha saygılı, toleranslı davrandığı gerçeğini de göz ardı etmemek lazımdır. Onlar için “insanlığın afyonu” herhangi bir din değil İslam’dır.
Hal böyle olunca en Kemalist ulusalcılardan Nur Serter’in Beyti Dostluğu da Muhammet isminden nefret eden, “masalar üzerinde namaz kılana kadar bale yapılsın” ve “bu ülkede bizim istemediğimiz olmaz” diyen İngiliz kızı Türkan Saylan’ın, Kitab-i mukaddes dağıtan ÇEV (Çağdaş Eğitim Vakfı) gibi, misyoner Kemalistlerin ve bütün bu güruh ile pek te içli dışlı ilişkiler içerisinde olan, darbeperver kuruluşlarda, onlarla beraber hareket eden Ordumuzun üst kademelerindeki komutanların mürşidinin gerçekten ilim mi yoksa başkası mı olduğu sorgulaması da mesnetsiz değildir. Bu tespitimi bağlamından çıkarıp antmisyonerlik, yabancı düşmanlığı vb seklinde yaftalayabilecekleri peşinen haksız, ucuz demagoji ile itham ediyorum on tedbir olarak.
Beşinci nokta:
Darbecilerin dış desteklerinin hemen hepsi İsrail’e yakındır.
Washington’da dış ve güvenlik politikalarını şekillendiren gücün kaynağını bu değerli yazarların bilmiyor olacağını düşünmek birikimlerine saygısızlık olur. En cahilimiz dahi en azından Dehşet Senaryosu ve birkaç ayda bir Asker veya darbeperver bir diğer kuruluşun konferansında boy gösteren Michael Rubin adlı Siyonist genç sayesinde Washington siyasi haritası hakkında bir nebze birikim sahibi oldu. Örneğin Mustafa Bey’in özellikle Washington düşünce kuruluşlarında kim kimdir konusunda epeyce birikim sahibi olduğunu biliyorum. Belki o, bu kişiler ve mihrakları sadece neocon olarak biliyor idi ve dinlerini, sadakatlerini, İsrail bağlantılarını sorgulamanın “antisemitik” olacağını düşünüyor idi. Olabilir. Biz sadece Ordu’nun ABD’deki neoconlar ile iyi ilişkiler ötesinde siyasi alanı tanzim konusundur eşgüdüm içerisinde olduğunu ve neoconların da İran’ı bombalamaya can atan, Irak işgalini planlayıp Bush’a satan, İslam dünyasına topyekûn savaş ilan eden şahsiyetler olduğunu da not edelim.
Altıncı nokta:
Askerin ulusalcılığı
Muhtelif şahsiyetleri, sivil toplum kuruluşlarını, dindar kesimleri, cemaatlerin vatan sevgisini, aidiyetini, kökenini sorgulayan, detaylı fişlemelere tabii tutan bir kurumun başındakilerin kendilerinin bu kategorilerde değerlendirmeye tabii tutulmasında da yadırganacak bir şey olmamalı. Komşunuzun meyhane işletip işletmediği sizi ilgilendirmeyebilir ama aynı komşunuz mahallenizin ahlak polisi olmaya soyunduğunda?
Eğer TSK, İsveç veya Yeni Zelanda silahlı kuvvetleri olsa idi biz de onlar kadar “insancıl” yaklaşabilirdik mevzuya. Öncelikle bizzat bu paşalar bize hatırlatıyorlar, “Atatürk milliyetçiliğinin” Türkiye’nin resmi ideolojisinin ana unsuru olduğunu, “Türk’ün Türk’ten başka dostu” olmadığını. “Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi” olduğu gibi hamasi sloganların, milliyetçi/ulusalcı ideolojinin üreticileri de dikte ettiricileri de öz-be-öz Türk olmayana güvenilmeyeceğini, iç ve dış düşmanlara karşı ebedi teyakkuz halinde olmamız gerektiğini de en çok vurgulayan Paşalarımız ve Vatansever Kuvvetler Güç Birliği, Türk Solu gibi emekli subayların liderliğini üstlendiği örgütler değil mi? Bizzat GK ve Paşalar değil mi sıkça yayınladıkları bildiriler, muhtıralar, medyaya verdikleri demeçler ile kimin vatansever kimin ard niyetli veya hain olduğunu belirleyen, tüyler ürperten darbe ve “toplumu hizaya sokma” planları ortaya çıktığında bu kamu görevini yapan gazetecileri, siyasi cinayetler işlendiğinde savcı Ferhat Sarıkaya’ları hain ilan edip hayatlarını karartan? Eh herkese sıkça ülkeye, millete sadakat testine tabii tutan kuruluşun başındakilerin ne kadar “öz be öz Türk” olduğu veya ulusa sadakatini sorgulamakta yadırganacak ne var ki? “Ama bunu yaptığınızda onlarla ayni kategoriye düşersiniz” argümanı temelsiz değildir ama burada bizzat milletin millete sadakatini sorgulayan kurum için bu sorgulama yapılıyor, herhangi biri için değil.
Yedinci nokta:
Asker – Yahudi ilişkileri
“Dehşet Senaryosu” ndan tutun (hani şu GK’i temsil eden generalin “Irak’taki terörist liderleri Türkiye’ye vermeyin, bu AKP’nin işine yarar” dediği fikir toplantısı var ya, işte o), sıkça Türkiye’ye, milletin kesesinden çağırdıkları “karanlıklar prensi” Richard Perle, onun pitbull köpeklerinden Michael Rubin, “Islamofaşizm” yaygarasının imalatçısı, Frank Gaffney, Jr. PNAC (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) mimarları William Kristol, Paul Wolfowitz, Douglas Feith, “neoconların ponpon kızı” Zeyno Baran’ın Hudson’daki kuklacıları, AEI, JINSA, AIPAC gibi düşünce kuruluşları Bush yönetimine darbeye destek olması için lobi yapan ve Washington’un demokrasi konusundaki ikircikli tavrının müsebbibi örgütlerin hepsi de Yahudi kontrolündeki kuruluşlardır. Daha önce 11 Eylül ile ilgili yazı dizisinde ve blogumda yayınladığım birçok yazıda bahsettim “neocon” ( yeni muhafazakâr) kelimesinin Yahudi dememek için icad edilen bir gizleme olduğunu. Bütün fikir babaları, mimarları, operatörleri Yahudi olan bu harekete “neoconlar” ismin verilmesi onların Yahudi olduğunu ve İsrail bağlantısını saklamak içindir. Bunun nasıl işlediğini açıklamak biraz zaman alır; konudan çıkmayayım. Bizim medyada bazıları, örneğin Fehmi Koru bu isimlerden bahseder zaman zaman ama o dahi sadece bunların “Cheney takımından” veya neocon diye tarif eder. Kimse bu eşhas veya mensubu oldukları kuruluşların “dini ve etnik” kimliğini yazmaz. Oyunun kuralını öğrenmiş olanlar “Yahudi” kelimesinin otomatikman “antisemit” yaftasını ve beraberinde marjinalleşmeyi getireceğini iyi bilir. Bir soru: 28 Şubat’ın bas kumandanlarından BÇG’nun kurucusu Çevik Bir (tesadüf bu ya o da Büyük Loca üyesi imiş) kimden yılın adamı ödülü aldı? İpucu: Yok, ADD vb yerli örgütlerden bahsetmiyorum. ABD’de ve kısa adı JINSA. Tesadüf? Sanmam. Bu kadar bilgi bu noktayı tanılamaya yeterlidir.
Ve bu yedi nokta da görme kabiliyeti, sürüden ayrılma, hatta marjinalleşme pahasına gördüğü resmin adını koyacak omurga sahibi olanlar için yeter de artar.
Şimdi bu resme bakıp ta şüpheler ifade eden mi sığ düşünceli, edenleri “sığ, antisemit, müfteri” vb suçlamaları yöneltenler mi? Şahsen bu tür eleştirileri getirenlerin birçoklarının motiflerinin safiyane olduğunu düşündüğüm için “sığ” kelimesi ile iktifa ediyorum; zira alternatif sıfat daha hafif olmaz. Bu notalardan bahsettiğim yazarlar böyle bir resim çıkarmayabilir. Noktaları alakasız bulabilir veya noktaların hakikatini sorgulayabilir. Ama bu zahmete girmeden karşıdaki argümanı sadece “sığ, zenofobik, antisemitik” vb ile suçlama ucuz günah keçiciliğidir. Bu tür haberleri yapan Vakit olduğu için tahlili gereksiz gördüler ise onlara kötü bir haberim var: Aynı tür sorgulama Harvard’da da yapılıyor, Texas Üniversitesi’nde de Oxford’da da; hem de yapanların birçoğu Yahudi. Dilerler ise isimler, referanslar var.
Bu durumda, bir de Hüseyin Üzmez vakıası ile İslami cenahta dahi kimsenin savunmayı siyaseten doğru bulmadığı, Vakit Gazetesi’ne vurmanın “dayanılmaz hafifliği” suçlaması da mümkündür. Unutmayın bu gazete aynı zamanda “onbaşı olmayacakların general olduğu ülke” yazısından dolayı yaşayan emekli ve muvazzaf 312 generalin her birine tazminat ödemeye mahkûm edilmiş ve Elif Şafak, Orhan Pamuk’un ifade hürriyeti için bayrak açan demokratların kılının kıpırdamadığı bir gazete olma ayrıcalığını da taşır.
Yazıyı burada bitirecek iken Büyük Kulüp’ün sitesinde Vakit Gazetesi hakkında suç duyurusunda bulunduğu, Vakit’i mahkemeye vereceği ve kişisel dava açmak isteyen üyelerin masraflarını karşılayacağı, hukuki destek vereceği duyurusu yapıldı. O duyuruda Vakit Gazetesi’nin Kulüp hakkında yaptığı iddialar birer birer teyit ediliyor, “Derneğimizin amacı, LAİK, DEMOKRATİK, ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL DEĞERLERİNİ KORUMAK, ATATÜRK İLKE VE İDEALLERİNİN ÜLKEMİZDE SONSUZA DEK YAŞATILMASI İÇİN FİKİR VE HİZMET ÜRETMEK (koyulaştırmalar ve büyük harflere bana ait değil) ve “ her ne şekilde olursa olsun siyasetle uğraşamayacağı ve derneğe ait mekânlarda siyasi toplantılar düzenlenemeyeceği de Tüzük hükmüdür” (bana ait) deniyor, lakin neden dolayı suç duyurusu yapıldığı bildirilmiyor. İnsan “öyleyse Atatürk niye Mason Locaları’nı kapattı ki” demekten kendini alamıyor.
Son yorumlar
2 sa. 23 dk. önce
14 sa. 15 dk. önce
16 sa. 39 dk. önce
20 sa. 5 dk. önce
22 sa. 9 dk. önce
23 sa. 37 dk. önce
1 gün 47 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 4 sa. önce