“Toprak olmayan hayaller adına
Bana bir ölüm düşle…”

I. Toprak Olmayan Hayaller Adına
Uzun zaman sonra gülüşlerinle yüzyüzeyim… sesinin içtenlikli yankısı kulaklarımı tırmalıyor. Tüylerim diken diken. Bir yandan soğuk vuruyor göğsüme… titriyorum. Diğer yandan gökyüzü kararıyor… karanlıktan da korkuyorum. Titremelerim artıyor. Yokluğunda iyice savunmasızım…
Kimsenin gözlerine bakamıyorum, her cümleme bir şey katıyorsun kendinden… ben suskun ve çaresiz terk ediyorum kurulduğum sofraları. Sana elimde biraz suyla geliyorum… belki dindirir hasretimizi düşüncesiyle…
Yeni bir hikâyenin kahramanı olma derdindeyim. Yokluğunda kahramanlık hevesi sardı beni. Yanıp tutuşuyorum, acaba kahramanın olsam bir defalık mucize hakkım olur mu? Yeniden buluşabilir miyiz sakin bir göl kenarında? İçim paramparça, sesim soluğum titrek çıkıyor, tedirginim. Gökyüzünün maviliğine bile kuşkulu bakıyorum. Güneş hiç doğmayacakmış gibi ölmeyeceğimi düşünüyorum. Her gün “içinde sen olan yeni bir rüyayla uyanabilir miyim?” Umuduyla yaşıyorum.
Karanlık bastırdıkça korkularım artıyor. Soğuk bir mevsim gibi rahatsız ediyorum insanları… kınayıcı bakışlar hep üstümde ve gözlerim sana dönük. Nedense senden tek bir cevap alamıyorum. Kırılıyorum, direncim kırılıyor. “nerede kaldı? Hiç böyle olmazdı…” diyorum kendi kendime… yitiriyorum elimde kalan ümitleri. Tükenen bir kalemle kaderimi yazıyorum… kalem gibi tükenirken üstelik. Soluklarım biraz daha sen oluyor… her kadın biraz daha sen oluyor ben bakarken… çıldırıyorum…
Sokağa çıkıyorum bazı akşamlar. Hafif rüzgârlı olan bütün akşamlar sanki seni estiriyor ruhuma. Ebru yapmak için toprak ezişlerin… topraktan yeni bir dünyaya adım atmak için verdiğin uğraş… Balkonda ebru yaparkenki soluğun geliyor rüzgârla, kapıyorum gözlerimi… biraz daha, birkaç adım ötesi ya da… tutup ellerimi koşmanı istiyorum… ruhumda bir aymazlık, hala seni hissediyor. Gözlerimi açıyorum, o rüzgâr gidiyor, ebruya kendini nakşeden soluğun gidiyor, toprak ayaklarımın altından kayıyor.
Sen gidiyorsun. Şimdi hiçbir çiçeğin öyküsünü yazmanın anlamı yok. Senle baktığım güzellikler sensizken kayboluyor. Bir sinema salonunun gösterilen filmden sonra birden boşalması gibi… kimsenin üzerinde bir acı kalmadan salonu terk etmesi gibi… öyle umarsız, öyle etkileşimsizce kayboluyor bütün güzellikler… artık ne başka bir şehir ne gökyüzü seni soluyor… rüzgâr etkileşimini kaybediyor, toprak ayaklarımdan çekiliyor, gözlerim derin bir boşlukta, ruhuma “el-veda” diyorsun…
Sonra bir kâbusun içinde, derin, koyu, karanlık ve dipsiz bir kuyunun içinde buluyorum kendimi. Birden güneş ışığı… ellerimle birazcık toprak atıyorum üstüne. Ellerimle birazcık daha toprak atıyorum üstüne… ellerimle daha fazla toprak atıyorum üstüne…
Sonradan, çok sonradan anladım… hayallerimi toprakla süslediğimi… ebru boyaları da topraktı değil mi?! Sadakatine hayrandım... Sözünde durup bana ebru yapabilmeyi de öğrettin…
Allah’ım! bu toprak… bu toprak… bu toprak…
II. Bana Bir Ölüm Düşle
İçseslerim boğucu. Kurgulanamayacak kadar kötü senaryolar geçiyor aklımdan. Uzattığı tırnağıyla intiharı deneyen mahkûm kadar sıkışmışım hayatın içine. Ne kadar çözüm olacağını kestiremiyorum. Ama şu an denenmemiş bir çözüm, bir yol gibi ortada duruyor.
Pes ediyorum. Hislerimi kelimelere dökmek imkânsız. Yine de; sevgilim diyorum, her yağmurda dışarıda olalım. Aynı anda ıslanalım. Ölmek kadar bu da ortak bir eylem olmaz mı ikimiz için? Daha önce de söylemiştim, tekrar söyleyeceğim. Aynı gökyüzünün altındayız, güneş ikimiz için de doğuyor. Ama her gelen bahar ilkbahar değil. Her baharda çiçekler açmıyor. Söylemiştim, aynı yağmura sığınırsak ikimiz içinde iyi olacak.
Biliyorsun, güç durumlar hep olacak. Bakışların her zaman fark edilmeyecek. Usulca anlatmaya çalıştığın tanrının dilinden anlamayacaklar. Sen çocuklara yeni oyunlar öğretirken çocuklardan sıkıldıklarını söyleyecekler. Bir günahın pişmanlığını yaşarken yeni günahların lezzetlerinden iştahla konuşacaklar. Midenin ağrıları devam ediyor, biliyorum. Biliyorum, çünkü toprak çok soğuk. Çünkü ne zaman toprağa dokunsam hep o soğukluğu hissediyorum.
Siyah elbiselerimi kaldırdım. Kitapları… çiçekleri… oyuncakları… Anahtarı, sevdiğimiz şairin kitabının içine koydum. Bulunması imkânsız. Kapadım; açık pencereleri, odanın ışığını, perdeleri. Biliyorum, bu perdeler istediğimiz gibi olmamıştı… O perdelerin gölgesine oturup ölüm düşledim, seninle birlikte. Bir senaryo daha kurguladım, üstelik Werther’in acılarını geride bırakacak kadar istekli. Bu kadar gerilimin elektrik hatlarında bile olduğunu düşünmüyorum. Unutmadan, bu senaryodan kimsenin haberi yok. Günahı ifşa etmenin günah olduğunu da biliyorum.
Hatırlarsın, göl kenarında çok zaman geçirdik. Sudaki aksimiz bizi hep heyecanlandırdı. Ara sıra, en azından yılda bir kere göl kenarında buluşabilir miyiz? İnsan, heyecan duygusunu bu kadar özel yaşayamıyor. Bu iyi bir örneklik olur mu?
İtiraf etmeliyim, kırlangıçları özlüyorum. O keskin kavisli dönüşleri hala çok canlı duruyor zihnimde. Anlayamıyorum, anlamlandıramadım. Neden keskin bir dönüş yapamadığını gittiğin yoldan? Oysa birçok dönüş vardı yol boyunca. Beni bırakmaya da bilirdin. Açık konuşayım; diyorum ki, yağmurları seviyorum, evet. Yalnız ıslanmak biraz tuhaf ama… Tuhaf çünkü yağmurlarda sensizlik var.
Sevgilim, üzerini toprakla mı örttün?!
Yorumlar
Ay Hala Dolunay
Cts, 26/07/2008 - 00:58 — Mehmet ALTUNBir nefasetin kör mağarasında elini uzatmaya başlamışken hayat, karanlığın tek aydınlatıcısı olmuştur özlem. Yorgun çırpınışlar adı konulmuşları değiştirmeyecek asla. Ve artık umut yerini çoktan terketmiş olsada umutsuzluğa, inkar edilemeyecek bir yarının ardında duruyordur başka kapılar. Hergün biraz daha eksiltsede benliğini benliğinden yitirilmişler umutlar, birgün en umulmadık yerden doğacaktır güneş. Susma öylece şimdi adını haykır dağlara, kimse duymasada gökyüzü şahit olacaktır bu çağrıya. Yankılansın sesin kulaklarında, bak gökyüzüne ay hala dolunay.....
"Sevgilim, üzerini toprakla mı örttün?"
Salı, 29/07/2008 - 13:22 — Said ERCAN (doğrulanmadı)"Sevgilim, üzerini toprakla mı örttün?"
evet işte bu yazı,
sarsılmayı, tüylerimin diken diken olmasını ne çok özlemişim.
bu mübarek kandil günü iki kişilik göl ısmarlıyorum sana.
maaşallah maaşallah.
tüm diyeceklerimi susarak
Çar, 30/07/2008 - 22:56 — Mümine Senasen benimle öleceksin ölürken
seninle yaşayacağım oysa ben
tutarak bir ucundan sabahın
yıldız yıldız geçeceğim geceden
serin seher bir rüzgarla yüzüne değeceğim
gözlerinle göreceğim ben de o mutlu günü
budur beni çocuk gibi avutan
şarapneller uçururken yüzümü
mecit ünal
ah! derinlerimde -ta kalbimin ücra köşelerinde- ha geldi ha gelecek
"çığlık çığlığa" bir bekleyiş
keder/gözyaşı/umut
tüm diyeceklerimi susarak, selamlıyorum yazarı...
"Otuzuncuharf"