Hicret; genellikle bir yeri, yurdu, mekânı terk etmek olarak bilinir. Gerçekten öyle midir? Biraz düşünmeye; birlikte düşünmeye ne dersiniz?
Moda tabirle beyin fırtınası yapabilir miyiz?...
İnsanlar bazen bulundukları ortamda, konumda, sıkıştırıldıklarını, ellerinin ayaklarının bağlandığını, hiçbir şey yapamaz hale geldiklerini hissederler. Bu durum karşısında hissedilen çaresizlik ve bunalımlar, kimi zaman insanları, bulundukları mekândan uzaklaşmaya ve
konumlarını terk etmeye zorlar.
Bu yapılan gerçekten çok zor bir iştir. Çünkü çoğu insan sahip olduklarıyla hayata tutunur. Bulunduğu mevki, statü onu değerli kılar. Onlarla değerli olduğunu hisseder. Bir anda bütün sahip olduklarından vazgeçmek, onlarsız da yaşayabileceğine karar vermek, her babayiğidin kârı değildir. Bu kararı verebilenler çok daha üstün bir amaç uğruna her şeylerinden vazgeçebilir, mevkilerini, makamlarını terk edebilirler.
Tarihte yaşananları bir öykü gibi algılamak, kendini onların yerine koymamak, kavramları yüzeysel algılama sonucunu doğurur. Bu yanlış algılamaların sonucudur ki, hicret denilince yalnızca Hz. Peygamberin göçü akla gelmekte… Bir yerden başka bir yere göç anlaşılmakta…
Peygamber göç ederken terk etmiş miydi? Ya da şöyle soracak olursak; temelli mi terk etmişti? Yahut bizler neyi temelli terk etmeliyiz? Bazı şeyleri geçici bir süre terk etmek, gerçekten terk etmek mânasına gelir mi?
Peki, Hz. Peygamber ve müminler terk etmek zorunda mı bırakılmışlardı, yani yurtlarından çıkarılmışlar mıydı? Yoksa gerçekten nefes alamaz, yaşayamaz duruma mı gelmişlerdi?
Onlar toplumsal baskının en şiddetlisini yaşamalarına rağmen kendilerini ifade edebilmek, haklı davalarını anlatmak için uygun zaman ve zemini bulmak için olağanüstü bir çaba gösteriyorlardı.
…
Bütün bu çabalar, müminlerin ellerini ayaklarını bağlayan prangalara dönüşüyor; haklıyken haksız duruma düşüyorlardı.
Yalnızca fiziksel baskı değildi onları, yurtlarını terk etmek zorunda bırakan. Yalanlamalar, iftiralar, fitne kampanyaları…
Peki biz aynı konumda olsak aynı şeyi yapabilir miydik? Hiç kendimizi onların yerine koyduk mu?...Onca baskıya göğüs gerebilir miydik?
Yeri ve zamanı geldiğinde terk edebilmenin de onurlu bir duruş olduğunu gösterebilir miydik dosta düşmana?
Kolay mı; anadan, babadan, yardan, serden vazgeçmek… Hiçe saymak bir ömrü… maldan, mülkten, dostlardan ayrı düşmek kolay mı? Şair onun için sormuştur şu soruyu: “Gitmek mi zor, kalmak mı?”…
Ya geride bıraktıkları… Onlar da gidememenin, geride kalmanın derin acısını yaşamamışlar mıdır?
Gidenlere gam,tasa kaynağı olmanın burukluğunu hissetmemişler midir?
Öyle ya… Yüreklerinin bir parçası arkada kalmışken nasıl mücadele etme gücü bulur insan kendinde…
Vatan, yurt insan için hava gibidir, su gibidir. Onsuz insan, sudan çıkmış balığa döner. Ayrı kaldığında kokusunu bile özler yurdunun. Sizler de aynı hislere kapılır mısınız bilmem… Kimi zaman bazı esintiler, duyduğunuz sesler, burnunuza çarpan kokular sizi alır mâzideki anılara götürür. Bir şeyleri çağrıştırır. Yüreğinizin derinliğinde saklı anılar demeti bir bir canlanır, hayâlinizi süsler.
İşte yurt, vatan öyle kolay terk edilebilecek bir yer değildir. Nereye giderseniz gidin, yüreğinizi kuşatan anıları da beraberinizde götürürsünüz gittiğiniz yere…
Bunlara rağmen yerini, yurdunu tüm sevdiklerini terk edip gidenlerin yüreklerine kutsal/büyük bir sevdanın ateşi düşmüştür. Ve bir gün eski yurtlarına tekrar kavuşacaklarının umudunu taşırlar.
Kutlu bir dâvânın sevdasıyla yanıp tutuşanlar; sahip oldukları mala, mülke, mevki, makam ve statüye aldırmazlar.
Kimi zaman sevdiklerini terk etmenin sızısını duysalar da içten içe, buruk bir sevinç dolar yüreklerine…
İşte o zaman hasret yüklü memleket türküleri yakılır; en içten duygularla… Yeni doğan çocuklara hüzünlü ayrılık hikâyeleri anlatılır… Çekilen acılar şiir olur, mısralara dökülür şairlerin kaleminden…
Ne ki, bir davanın neferi olmak daha önce sahip olduklarından daha önemlidir onlar için…
Güç toplamak, ayağa kalkmak, yeniden dirilişi gerçekleştirmek için yurtlarını terk ederler… Küsmezler vatanlarına, yüzüstü bırakmazlar… Hele de nankörlerin ellerine geçmelerine asla gönülleri razı olmaz…
Hak ve hakikat ortaya çıksın, daha güçlü bir şekilde geriye dönülebilinsin diye, geçici olarak hicrete koyulurlar…
Paylarına düşen bedeli ödemek için…
Evet… Bizler de aynı duygularla bezendik mi, onların yerine kendimizi koyabildik mi acaba?...
Neler yapabildik bu uğurda?..
Hz. Asiye gibi Allah’a sığınıp O’ndan yardım dileyebildik mi? Hz. Meryem gibi umutsuzluğa düştüğümüz bir an, “Keşke unutulup gitseydim” dediğimiz oldu mu? Hz. Musa gibi, “Allah’ım! Senden gelecek her hayra muhtacım” diyecek kadar bîçare kaldık mı? Hz. Yunus gibi balığın karnında, “Allah’ım kendime zulmettim. Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diyerek, kurtuluşumuz için niyazda bulunabildik mi? Hz. Yakup gibi yaşlı gözlerle, gönlünün elemini, acısını yudumlayarak, “Ben hüznümü yalnızca Allah’a arz ediyorum” diyecek kadar yanıp kavrulduk mu? Bizi anlayabilecek, bizi duyacak hiç kimsenin kalmadığını düşünerek Hz. Muhammed (sav) gibi, bir mağaraya çekilerek yalnızlık girdabında/dehlizinde tefekküre dalabildik mi?...
Bütün bunları yaşamadan/ hissetmeden öz yurdumuzda parya muâmelesi gördüğümüzü, bir köşeye sıkıştırıldığımızı mı düşünüyoruz, ne dersiniz?
Ya bütün yaşadığımız acılar, sıkıntılar, sürgünler kendi sanal âlemimizde oluşturduğumuz birer düş ise…
Sahiden pişmemize sebep olacak çile yükünü omuzladığımızı sanıyor ve kendi kendimize ürettiğimiz prangalara teslim oluyor isek…
Tıpkı şairin şu mısrasında olduğu gibi, “Bağlansa da elim ayağım, bağlanmaz ki yüreğim” sözünü hatırlamadan edemiyorum.
Evet, galiba yüreğimiz bağlandı bizim…
Yüreklerinden ve zihinlerinden bağlananlar serbest bırakılsalar da bunun farkına varamayacak kadar derin uykudadırlar/gaflet içindedirler.
Onlar hâlâ bir kurtarıcı bekleye dursunlar…
Asıl terk edilmesi gerekenleri terk edebilenler, felâha ermenin reçetesini de, selâm yurdunun anahtarını da bulmuşlardır…
Ne mutlu onlara… Kutlu yolun yolcusu olabilenlere…
Yorumlar
"seyyah"
Per, 28/08/2008 - 02:08 — emre dinç"bir garip seyyahım amma
kendime göçerim..."
Nihal hanım, hicret üzerine güzel bir değinide bulunmuş. yazıyı okuduğumda yukarıya alıntıladığım Murat Çelik'e ait bir şarkının sözleri geldi.
kendisi Efendimiz ve Değerlerimizden yola çıkarak bir takım çıkarımlarda bulunmuş... eyvallah, başımız üstüne...
fakat bir takım şeylerin ucu açık kalmış (yahut kasten bırakılmış). bazı şeyler atlanmış. hızlı bir girişle Efendimizin mağaraya çekilişi vahiyden öncedir. hicret'le beraber başlayan süreçse başka bir şeydir. bu noktada söylenebilecek bir sürü cümle var. yazarsam söylemek istediklerimden uzaklaşacağım... o yüzden burayı es geçiyorum...
belirteceğim ufak bir anekdot, "hicret" kelimesi herhangi bir ortamda geçtiğinde "her hicret, bir inkılâptır" diyen ve aynı adlı kitabı bulunan Ali Şeriati geliyor. ki yazdığı kitabın okunması elzem bir durumdur.
böyle bir girizgahtan sonra söylemek istediğim yere geleyim. Türkiye'nin en metropol bölgesinde yaşıyorum. ülkemizin merkezi İstanbul. malum bu şehrin en metropol bölümlerinden biri de Şişli. insan bu kadar beton yığını arasında sığınabileceği bir mağara arıyor. en azından insan kendi içinde sığınabileceği bir mağara arıyor. sanırım böyle bir yerde bu duruma bir çözüm bulmak çok zor...
"beni gasp edilmemiş bir toprak parçasına gömün" diye vasiyet eden İmam'dan (ebu hanife) sonra sanırım dünya da öyle gidip hicret edebileceğimiz bir toprak parçası da yok.
esasen söylemek isetdiklerimin hiç birini söyleyemedim. bir sürü şey yazıp sildim. gecenin bir vakti ne demeye çalışsam başka bir yere vardım. "hicret" deyince anladım ki insan biraz daha sakin bir kafayla ilgilenmeli bu konuyla. birşey söyleyecekse de, üzerine düşünecekse de. şimdi buradan bir kıvraklık yapıp, murat çelik'in seyyah adlı şarkısına yaslanarak yorumu tamamlayayım;
"bir garip seyyahım amma
kendime göçerim..."
____________________________________________________
tefekkür kalbin kandilidir, o giderse karanlıkta kalırsın.-mustafa kutlu
Hicret
Cum, 29/08/2008 - 15:04 — Yasin ErtürkHicret bir kaçış değildir."Geri dönüş ve hesap sorma eylemidir" hicret.
Evet, ilk önce nefislerimizdeki her türlü gayri İslami anlayış ve duygulardan arınmak, amellerimize yerleşen gayri İslami davranış ve alışkanlıkları terk etmektir.
Hicret;bedel ödemektir.ve bedelde değerli olan için ödenir.eğer ödediğimiz bedeller değerli zannettiğimiz dünyalık nesneler içinse bu bedel değil aldanıştır.günümüzde öyle değilmidirki kişi dünyevi rahatı için saatlerini,günlerini ,haftalarını,aylarını harcarda rabbi için vereceği bir dakikanın hesabını yapar.hiç şüphesiz bu aldanışın sebebi dünyevi tutkularıdır.rabbe yönelmek için önce aklımıza hicret ettirmeliyiz.yani aklımızdaki zihnimizdeki değerlerimizin değersizliğini anlamalı fark etmeliyiz.önce aklımızı hicret ettirmeliyiz çünkü akıl secde etmeden nefis secde etmez.aklımızda ki zihnimizdeki bu arınma kalbimize zuhur ettiğinde şirkten hicret gerçekleşecektir.ve bu azalarımızda kendini gösterecektir.çok kazançla rahat etme düşüncesiyle harama uzanan eller az olsun helal olsun şuuruyla helale yönelecektir.dünyalık hırslar için deli divaneye dönen gözler artık alllah için ağlayacaktır.yeni çıkan araba,mobilya veya futbol takımına transer edilen futbolcunun hayatının en ince ayrıntılarını anlatmak için dönen dillerimiz artık allah ve rasulu için dönecektir.^^hicret içte başlamadan dışta süremez^^
rabbim samimiyetle kendisine hicret eden kullarından olmayı nasip etsin.
Hikmeti bilmek hikmet gerektirir.DİNLEYİCİ SAGIRSA MÜZİGİN ANLAMI YOKTUR!