renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Türkiye’de Burjuvazi Var Mı?

Türkiye’de yaşanan değişimi anlamak için bazı kavramlar üzerinden yeni tanımlamalar yapmak gerekir. Bu değişimi yönlendiren batılı kavramlar şu anda hayatın her alanında etkisini göstermektedir. Demokrasi, laiklik, reform, ulusçuluk, insan hakları, anayasa ve hukuk gibi birçok kavramın Türkiye gibi bu geleneğin dışında olan ülkelerde tanımı ve izdüşümü farklı farklıdır. Geleceğini bu değişimde arayan Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük projelerinden biri olan Avrupa Birliği bu sürecin somutlaşmış ifadelerinden biridir. Batı kültür dinamiklerinin ortaya çıkardığı ve Türkiye’de de halen nerede ve nasıl durduğu tartışmalı olan belirgin kavramlarından biri de burjuvazidir.

“Burjuvazi, Toplum Bilimlerinde, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran, geçimlerini el emeği ile sağlamayan ve iktidarların karar me¬kanizmalarını etkileme gücüne sahip olan ser¬mayedarları içine alan sosyo ekonomik sınıf. XIII. yüzyıldan itibaren kullanılmağa başlayan "burjuvazi" teriminin kökü "bourg" (şehir) ke¬limesinden gelmekte olup şehir ve kasabalar¬da oturan ve geçimini zanaat veya ticaretten sağlayan kişilere "burgensis" denmiştir. Za¬manla kent ve kasabalarda yaşayan ve geçimi¬ni ticaret ve zanaatla sağlayan bağımsız top¬lumsal gruplar "burjuvazi" terimi ile ifade edil¬meye başlanmıştır. Ortaçağın sonlarına doğru kasabalar ve kentler gelişmiş ve burada yaşa¬yan insanlar arasında sınıf bilinci uyanmıştır. Kilisenin ve feodal senyörlerin yönetiminde ve hukukî hâkimiyetinde bulunan kentlerde, tüccar, esnaf, zanaatkâr ve gayrimenkul sahip¬leri, aristokratların ve senyörlerin baskısından ve etkilerinden kurtulabilmek için mücadele vermişlerdir. Feodalitenin çözülmesi ile ba¬ğımsız kalan şehirlerin yönetimine, tüccar, es¬naf, zanaatkâr ve gayrimenkul sahiplerinden oluşan "burjuvazi" sınıfı üstlenmiş ve bu sınıf giderek Batılı toplumlarında güçlenmiştir. XIV. yüzyıldan itibaren burjuvazi, belirli bir re¬fah içerisinde yaşayan, taşınır ve taşınmaz mal¬lara sahip olan ve bunların verdiği güçle top¬lumsal-siyasal hayatta belli haklar elde eden bir sınıf ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

Burjuvazi kendisine özgü dünya görüşünü, kültürünü ve yaşama biçimini geliştirmiştir. Kapitalizmin kuruluşunda burjuva dünya gö¬rüşünün büyük rolü olmuştur. Tasarruf, kâr güdüsü ve kişisel kazanç artırmayı amaçlayan akılcı davranış ve rasyonel hareket, bu dünya görüşünün başlıca vasıfları olarak ortaya çıkmıştır.

Burjuvazi¬n kanun önünde eşitlik, kişi hak ve özgürlüğü, kişi dokunulmazlığı, mülkiyete saygı gibi çağdaş demokrasinin belli başlı te¬mel ilkeleri savunmaya çalışmıştır” (Davut Dursun, Sosyal Bilimler Sözlüğü)

Osmanlı İmparatorluğunda ticaret ve sanayi erbabı genelde gayri müslimler olduğu için ve siyasal- sosyal sistem böyle bir zeminde olmadığı için burjuvaziden bahsetmek güçtür. Bürokrasi temelli Osmanlı yapılanmasında belli bir sınıfın ön plana çıkması ve yönlendirmesi engellenmiştir. Ulema ve askeri sınıf bazen bunu denemişse de sistem tarafından operasyona maruz kalarak tasfiye edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde ayanlar bulundukları konum itibariyle şehirli- zengin- yönetici bir profil çizse de varlığı ve gücü padişaha bağlı olduğu için bağımsız bir çizgi oluşturamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte değişimin en önemli argümanlarından olan burjuvazi sınıfının yaratılması için çalışılmıştır.

Saltanat ve hilafetin tasfiyesi, cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte batıdaki değişimleri bu topraklara nüfuz ettirmek için yalpan çalışmalardan biri de burjuvazi sınıfının teşekkül ettirilmeye çalışılması olmuştur. Batıda burjuvazi sınıfını ortaya çıkaran etkenler bu topraklarda olmadığı halde bütün değişim sürecinde olduğu gibi hazır ve basmakalıp bir düşüncenin ürünü olan adımlar atılmaktan da geri kalınmamıştır. Şehirli ve kentli zengin sınıf Cumhuriyet Halk Partisi etrafında kümelenmiştir. İlk dönemde başka bir alternatifi de yoktur. Tek parti döneminde bütün etki ve yönlendirmelerin CHP merkezinde şekillenmesinden dolayı burada kümelenme başlamıştır. Devlet merkezli ekonomi politikaları ve geç sanayileşmenin getirdiği etkenlerle devlet içi çalışan bürokrata yakın bir konumu vardır. Devlet bir taraftan ekonomiyi kendi eliyle inşa etmeye çalışırken diğer taraftan hazır imkânlar ve sunduğu sonsuz fırsatlarla yeni bir zengin sınıfın oluşmasına gayret etmiştir. 1950’li yıllara kadar zengin sınıf devlet ideolojisinin destekçisidir. Bu sürece itiraz edecek ne iradesi ne de gücü vardır.

Devletin uluslar arası sistemin zorlaması ve iç dinamiklerin sıkıştırmasından dolayı Adalet Partisi’nin kuruluşuna izin vermesi ile birlikte oluşmaya başlayan kentli zengin esnaf sınıfın kendini ifade edeceği bir zemin belirmeye başlamıştı. Bu sistemin kontrolünde gelişmişse de tarihsel zorlayıcılıktan dolayı ayrışma oluşmaya başlamıştır. Her darbe döneminde kendi içine kapanan ve hiçbir muhalefet belirtisi göstermeyen, ayrıca bu sürecin en çok kazananlarından olmayı başaran bir zeminde büyümeye devam etmiştir.

1980 sonrası dünya konjonktürü ile tanışan bu sınıf kendi kültür ve ilişkilerini de oluşturmaya başlamıştır. Teşvik politikaları, banka kredileri ve ihaleler ile zenginliğine zenginlik katmış diğer taraftan siyasal aktör olarak ta artık kendini ifade etmeye başlamıştır. Tüsiad merkezli yapılanmada Türkiye’nin batılılaşma sürecinde yaşadığı kırılmalarda ordu ve devlet merkezli görüşlerin ve tekliflerin odağı olmuştur. Hiçbir muhalif bir bakış açısı geliştirmemiştir. Bununla birlikte halka dayanan ve 2. yol olarak var olmayan çalışan Anadolu sermayesi öykünmeciliğe girmiş, onların devleti sömürme yoluyla bulduğu çıkışı onlar halkın sermayesini sömürmek yoluyla yapmaya çalışmışlardır. Devlet ile sorunu olmadığını her defasında belirtmekten geri durmamış ve bunu kanıtlamak için girmediği kılık kalmamış, istene değişim rüzgârından etkilendiğini göstermeye çalışmıştır. Her geçen gün gücün artıran Anadolu sermayesi dediğimiz güç, dışlanmışlıktan kurtulmak ve kendini kabul ettirmek noktasında belli bir yere gelmiş olmakla birlikte sistem- halk- özgürlükler noktasında Tüsiad’tan farkı bulunmamaktadır. “Bıyıklı ve başörtülü işçi çalıştırmam” diyen zihniyetin benzerini söylem düzeyinde değil ama pratikte benzer davranışlara tevessül etmeye devam etmektedir.

İlk kuruluş yıllarında köy nüfusunun %70’lerde seyrettiği ülkemizde zengin sınıf köylerde toprak ağalığı, şehirlerde rant- ihale merkezli varlığı vardır. 1960’lardan itibaren artan Anadolu- Kafkas ve Rumeli’den meydana gelen göç ile birlikte bu psikolojinin getirdiği tedirginlik ön plana gelmiştir. Yeni geldiği mekânda- coğrafyada tutunmak, var olma çabası aceleciliği ve garanti arama çabası, sürekli kazanma hırsı ve buradan kopma korkusu ile her türlü bağdan- ahlaktan kopuk bir gelişim olmuştur.

Cumhuriyet döneminde devletten beslenen, ihalecilik ile ranta dayalı zenginliği ön plana getiren, bu toprakların birikimini geliştiremeyen, bayicilikten öteye gidemeyen, küçük şehirde kurduğu dar alanda başkalarına yer vermeyen bir yapıdadır. Batıdaki gibi özgürlükleri destekleyen, demokratik değerleri yerleşmesine yardımcı olan değil devletin ideolojik payandalığını aşamayan bir haldedir.

Eğitim, kültür, sanat adına hiçbir refleks geliştiremeyen, bu unsurların şehir hayatına ve kültürel dönüşüme katkıda bulunması için çalışmayan ve var olan bu türden aktiviteleri de önemsemeyen, ilgilenmeyen bir çerçevede hareket edilmiştir. Şehirde genel anlamda bir kültür inşa edemediği için kültürde taşıyamamıştır. Son yıllarda artan özel okul- üniversite merkezli çalışmalarda gözettiği hedef ise kendi şirketlerine kalifiye eleman yetiştirmek, batı kültürünün empozesinden öteye gidememektedir. Bu okullarda düşünce, bilim ortaya çıkmamakta, özgürlükler noktasında devlet üniversitelerinden farkı bulunmamaktadır.

Demokratik değerleri özümseyen ve bunların inşa edilmesine çalışan unsurları çok az taşımaktadır. İnsan hakları ve özgürlükler noktasında talepleri bulunmaz. Ekonomik yönden kısa yoldan köşe dönme alışkanlığını aşacak bir temele sahip olamamıştır. Dışardan yatırım yapanlar ise şehre tanışıklıkları yoktur. Şehir ile aidiyet ve sorumluluk hissini geliştirememişlerdir. Ayrışma değil uyum, kopma değil bütüncül, sömüren değil değer katan, tüketen değil üreten, bencilleştiren değil paylaşan bir algılayışa ihtiyaç vardır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Aile şirketlerinde keçilerin türküsü / Mustafa Özel

Trajedi insanlığa eski Yunan'ın mirası. Tragos keçi demek, oidie ise türkü. Trajedi, keçilerin türküsü. Keçi, inatçı hayvan. Hayat sahası düz ovalar değil, sarp kayalıklar. Trajedide iki insanın temsil ettiği iki ana değer çatışır ve oyun acıklı bir sonla noktalanır.

Sofokles'in ünlü trajedisi Antigone'u ele alalım. Kahramanımız oyunda dayısı (Teb kralı) Kreon'un buyruğu ile kendi vicdanı (yahut dinî inancı) arasında bir tercih yapmaya zorlanır: Kreon şehre egemen olma savaşında, Antigone'nun kardeşini öldürmekle kalmaz, ayrıca cesedinin gömülmesine de izin vermez. İnanca göre, insanı ebediyen cehenneme terk etmek demektir bu. Bir yanda tanrılara ve kardeşine karşı görevini yerine getirme arzusu, diğer yanda (yurttaş sıfatıyla) kralın buyruğuna uyma zorunluluğu. Antigone'un ruhunda bu iki değer çatışıyor. Sonunda dinî inancı (ve kardeş sevgisi) ağır basıyor; ölümü göze alarak kardeşini gömüyor.

Bütün bunlardan aile şirketlerine ne? Cevabı yaşayan bilir; ben sadece 'çıplak bir uyarıcı'yım: Aile şirketlerimizin çoğunda aile değerleri (bazen çıkarları) ile işletme değerleri (ve çıkarları) çatışıyor. Bu çatışmanın mahiyetini doğru kavrayıp gereğince davrananlar hem aileyi kurtarıyor, hem şirketi.

...

Yazının tamamına ulaşmak için

Aile şirketlerinde keçilerin türküsü