Hikâye eski ve bilindik aslında. İki isimden bahsederek bu değişimi anlatacağım. İlki tarihe düz mantık metaforu ile geçen siyaset bilimci Aristo, diğeri ise kitap kapağındaki o görkemli ejderha ile bütünleşen Leviathan'ın yazarı toplumsal sözleşmeci Thomas Hobbes. Aristo, devletin amacını "iyi yaşamayı temin etmek" şeklinde ifade eder, Hobbes'un zihnindeki devletin amacı ise "düzeni korumak" şeklindedir. Ne zaman yenilikten, yeni yönetim modellerinden, değişimden ya da Aristogil ve Hobbesgil ifadeler duysam, görsem, okusam bu iki yaklaşım hem teorik hem de pratik olarak karşıma çıkıyor.
Hikaye eski ve bilindik aslında. 1940'lı yıllarla CHP'nin yönetimindeki huzursuzlukların artması ve buna mukabil 1945 yılında birbiri ardına gelen istifalar hikâyenin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü, o zamanki CHP yönetiminden memnun kalmayıp "iyi yaşamayı temin etmek" amacı ile "düzeni koruma" amacındaki partilerinden istifa etmişlerdir. CHP'den ayrılan bu vekiller yeni bir parti kurma yoluna gitmişler ve 1946 seçimlerine Demokrat Parti ile girmişlerdir.
CHP kurulduğu 9 Eylül 1923'ten sonra yeni bir ulus oluşturma eğilimi içerisine girdi. İmparatorluk normlarından ulus devlet normlarına geçişte bir dizi önlem alan bir devletin yasama organı konumundaydı. Siyasal elitin oluşumunda merkez-çevre arasındaki keskin ayrım halkta huzursuzluğa sebep oluyordu. Öyle ki dünyada meydana gelen ekonomik krizden sonra uygulanan ekonomi politikaları çevre tarafından tasvip edilmemiş ve siyasal elit kavramına karşı bir temsil krizi oluşmuştu.
CHP'deki o zamanlar ki muhalif kanat liberal ekonomiden yana olup, çevrenin de yönetimde söz sahibi olmasını, demokratik kültür ve değerlere dayalı bir yönetimin oluşmasını hedeflemekteydiler. İsteklerini CHP'nin yetkili organlarına bildiren muhalifler CHP yönetimi tarafından tepki görmüşlerdir. İşte Machiavelli'nin "Prens" adlı kitabında söylediği "yenilik kadar bir düzeni rahatsız eden şey yoktur" sözü yerine oturmuş ve değişime karşı direnç vuku bulmuştur. CHP'den ayrılan/ayrılmak zorunda kalan milletvekilleri 1946'da tarihe hileli seçimler olarak geçen seçimlerin ardından 1950'de %52.68'lik oy oranı ile iktidara gelmişlerdir.
Hikaye eski ve bilindik aslında. Dün Adnan Menderes ve arkadaşları bugün Mustafa Sarıgül ve arkadaşları. Yöntem farklı, yol farklı ama hedeflenen aynı. 9 Eylül 1992 yılında Deniz Baykal tarafından ikinci defa kurulan CHP bugün yine yol ayrımına geldi. Bir tarafta Aristogil yaklaşımın "iyi yaşamayı temin etmek" isteyenleri, diğer tarafta ise Hobbesgil yaklaşımın "düzeni koruma" düşüncesinde olanları.
Bugün CHP'de muhaliflere baktığımız da ortak düşüncenin CHP'nin muhalefette etkisiz kaldığı yönünde olduğunu görüyoruz. Mustafa Sarıgül bu noktada daha iddialı bir ifade kullanıyor: CHP iktidarı. Yani CHP, Sarıgül'le birlikte iktidara yürüyecek. Sarıgül'ün iktidara yürüyüşünden en çok rahatsız olan kişi ise Deniz Baykal oldu desek sanırım yanlış bir şey söylemiş olmayız. Medyaya yansıyan cümleler bunu kanıtlar nitelikte. Öyle ki CHP yönetimi Mustafa Sarıgül'ü rüşvet iddiası ile partiden ihracını istedi. Parti disiplin kurulunun bunu reddetmesi CHP'deki parti içi demokrasiden söz edecekken, Baykal'ın bu kararın rüşvetle satın aldığı yolundaki iddiaları, bu parti içi demokrasiyi gölgelemiştir. Geçtiğimiz yaz kurultaya giden CHP'nin, bu karardan sonra yine kurultaya gitmesi düşündürücüdür.
Mustafa Sarıgül'le CHP'nin bir dönüşüm yaşayacağı ya da böyle bir dönüşümün görünüşte algılandığı görülüyor. Sosyal demokrat bir politika izlenimi acaba "CHP'de maya tutar" mı sorusunu gündeme getiriyor. CHP'nin bir türlü halkın arasına karışamaması, Sarıgül'ün ise halkla iç içe olması ya da öyle görünmesi bir zihniyet dönüşümünü bir kimlik değişimini de beraberinde getiriyor.
Hikâyenin bilindik ve eski olması da buradan kaynaklanıyor. 1945'li yıllardaki bölünme her ne kadar tek partili sistemin zorunlu bir kırılması gibi görünse de bugünkü kırılmanın da bu yönde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Sarıgül CHP'den ayrılıp parti kurmak yerine CHP genel başkanlığını hedef seçmiş durumda. Bunun zor ve netameli bir süreci gerektirdiği açık. Özellikle CHP delegelerinin büyük bir bölümünü oluşturan Ankara ve İstanbul örgütlerinin Baykal çizgisinde olduğunu söylersek Sarıgül'ün bu çetin yarıştan başkan olarak çıkması zor görünmektedir. Yine de Sarıgül'ün bu büyük çıkışı CHP'de artık bir şeylerin yolunda gitmediğini ve bir şeylerin değişmesi gerektiğini anlatması bakımından önemlidir. Sosyal demokrasinin yükselişte olduğu bir dönemde içine kapanan bir yönetimin pasif bir muhalefetin iktidarı hedeflemesi zor görünmektedir. Sarıgül'ün en büyük avantajı ise heyecanını yitiren tabanın yeni heyecanı olması. Dün CHP'den ayrılan DP'nin kazandığı başarıyı bugün CHP genel başkanı olarak iktidara yürüme hedefiyle Mustafa Sarıgül istiyor.
Yorumlar
CHP : "Cenab-ı Hakkın Partisi" :))
Çar, 05/01/2005 - 16:23 — Yusuf ArmağanSiyasi yazılarıyla, gündemimize bir şekilde girmiş konuları tüm yönleriyle irdelemeyi büyük ölçüde başardığını gördüğüm E.Fatih Bilge, CHP'nin geçmişini Türk siyasi tarihi perspektifinde değerlendirerek sunuyor bize.
Ama sanırım bence önemli bir noktayı atlayıvermiş. Bu noktayı telaffuz etmek belki yazının ciddiyetine yönelik tehdit oluşturabilir. Ama gelinen noktanın izahında zihnimizi açabileceğini düşünüyorum.
Adalet Partisi (AP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)'nin amansız seçim propagandaları döneminde AP liler kendilerini anadolu insanına Allah'ın Partisi (AP) olarak tanıtırlarken buna mukabil CHP liler kendilerini kabul ettirebilmek için CHP : Cenab-ı Hakkın Partisi'dir karşı tezini geliştirivermişler. Bunlar Türk siyasi hayatında inanması güç ama yaşanmışlıklardır. Her ne kadar garip gelse de... Aslında çok da garip gelmemesi gerekir. Zira bugünlerde bir zamanlar CHP'nin karar mekanizmasının tepesinde yer alan Rahşan Ecevit'in sarfettiği cümleler ve kullandığı üslup bunun çok da dışında değildir. Öyle ya ne demişti Rahşan Hanım : "Din elden gidiyor!"
Siyasetçiler için genelde söylenmesi gereken husus aslında şudur: genel anlamda siyasetçiler ya da politikacılar o an için ne faydalı ise ona yönelirler. Yöneldikleri ya da kendilerine kabullendirdikleri şeyin doğru olmasının bir önemi yoktur. Durum böyle olunca da onların aslında ne olduklarının tespiti de takkdir edersiniz ki mümkün gözükmemektedir. Süleyman Demirel'in dünya siyaset litaatürüne geçebilecek ölçüde veciz sözü bunu doğrulamaz mı : "Dün dündür bugün bugün!"
Ondan sebeb ha Deniz Baykal ha Mustafa Sarıgül ha da bi başkası... Ha Aristogil düşünce ha Hobbesgil... Ha "iyi yaşamayı temin etmek" düşüncesinden hareket edenler, ha "düzeni koruma" düşüncesi temelinde politika yapanlar... Ne farkeder ki zihniyet aynı olduktan sonra. Bunlar üzerinde yürüteceğimiz mülahazaların bize sağlayabileceği katkı ne olabilir bilemiyorum. Bütün bunlar Türkiye'nin gerçekleri olabilir elbette ama benim gerçeklerim asla olamazlar...
Saygılarımla:)
Ortanın Solu
Cum, 07/01/2005 - 15:17 — E.Fatih BilgeSondan başlayarak Yusuf Armağan'ın yorumunu değerlendireyim. Elbette ki herkesin gerçekliği farklıdır, mesela bu anlattığım benim gerçekliğimde değil, benim gerçeklerimin ne olduğunu bir bilsen;)
"Dün dündür bugün bugündür" Süleyman Demirel'e ait aforizma, tabi böyle birkaç tane daha var, "Varsa vardır yoksa yoktur" mesela. Sonra sokaklara dökülerek eylem yapanlara söylemiş olduğu söz "yürümekle yollar aşınmaz" bu da ilginç bir sözdü. Hatta birinci tezkereden sonra bir gazetede "yürümekle yollar aşındı" diye bir söz de görmüştüm.
Rahşan Ecevit CHP'nin karar alma mekanizmasında da yer aldı, Bülent Ecevit İsmet İnönü'yü ekarte ettikten sonra sene 70'lerin başıydı. O zamanlar bir AP rüzgarı vardı, bu yüzden CHP kendisine bir siyasi yol çiziyordu. Ecevit siyasi görüş olarak "ortanın solu"ndayız demişti, buna mukabil Demirel'in hayli ilginç bir tamamlaması olmuştur, "Ortanın solu Moskova'nın yoludur" diye. 1973'te İsmet İnönü vefat etti, 50 yıl iktidar kolay değildi, Ecevit'e vasiyeti ise "Musul'u alın" şeklindeymiş, ve son günlerde Ecevit'in "Musul'u alacağız" sözünün temelinde bu vasiyet varmış. , Akşam gazetesinde okudum bunu. Ayrıca Akşam Gazetesi de "Önce Vatan" sloganıyla milliyetçi muhafazakar metropol gazetesi olacakmış.
...
CHP'Yİ HATIRLAMAK..
Cts, 08/01/2005 - 18:11 — Enes Turgut1970'lerde Üstad Necip Fazıl, CHP'yi, kuru hamasetiyle "herhangi futbol kulübü gibilerden bir şey" olarak tanımlıyordu.Bunu, CHP'nin işlevsizliği olarak algılamamak lazım...Müslümanlar olarak imanımızı gevreten modernizm belasının getirdiği bilgisizleşme ve zihni çoraklaşma, toplumumuza hafıza kaybı ve cehalet olarak yansıdı.Sonuçta pek çok tarihi(olay demiyorum) olguyu hatırlayamaz olduk.Yıllar geçtikçe, bilenler-görenler toprağa düştükçe yakın tarihimiz açısından cahilliğimiz de arttı ve artmaya da devam ediyor.Söz konusu olgulardan Türkiye kadar tarihi olan ve belki de en önemlisi olan Halk Partisi'nin asıl işlevi de burada çıkıyor meydana:Unutmak ve unutturmak!..
Bugün sosyalist-marksist kesimin CHP'den niçin nefret ettiğini sanıyorsunuz? Bunun başlıca sebebi, CHP'nin, sol anlayış'ın asıl mücadele etmesi lazım gelen modern kapital kültürle özdeşleşmesi ve bu yolda milletin kültürünü, tarihini,geleneğini yok saymasıdır.Hobbes'in teziyle de birleştiği gibi, CHP, kurulan düzeni demokratik unsurların katkıları çerçevesinde geliştirmek yerine onu korumaya ve yerini sağlamlaştırmaya adamıştır kendini.CHP'nin bundan sonraki izleyeceği politik çizgi işte sırf bu yüzden önemli:CHP, düzenin bekçiliğini yapmaya devam mı edecek; yoksa milletin selameti için milletin seçtiklerini, en önemlisi demokrasiyi içine sindirebilecek mi?
İsterseniz şimdi de gelin hafıza tazeleme babından tam otuz yıl önce Üstad Necip Fazıl'ın kaleminden çıkan ilgili satırları okuyalım:"Halk partisi, herhangi bir dünya görüşü etrafında teşekkülü mümkün ve tabii bir kuruluş değil de, gelmiş ve gelecek her türlü muhalefetin bizzat nirengi noktasıdır; ve her parti ve nirengi noktasına karşı tez ve antitezlerini tertiplemek zorundadır.
Halk Partisi, maddede kurtardığı Türkün , manada ruh kökünü kurutmak davası yolunda memleket içi bir kıyım ocağı kurmuş ve mazide Haçlıların elde edemediği zaferi, Batı oyuncağı bir iç ajan sıfatıyla becermiştir.
Halk Partisi, Tanzimat'tan beri gelen, Türk'ü kökünden koparma gayretinin, onu dininden, dilinden, ananesinden, tarihinden ve irfan kaynağından ayırmak şeklinde, son abidesi olmuştur.
Halk Partisi , iktidarı kaybetse bile mücerret muhalefet daima ona karşıdır ve onda muhalefeti temsil etmek liyakati bile yoktur.
Halk Partisi'ni herhangi bir teşkilat sanmak değil, oligarşik bir imha teşkilatı bilmek lazımdır.
Eğer bugün onu parti sananlar varsa bilinmelidir ki, bu da yine ona bağlı tertiplerin ve bu arada insan keyfiyetini zedelemiş olmasının neticesidir.O bir samyelidir.Evvela 27, sonra 19 yıl boyunca esmiş ve memlekette, kafa , ruh, anane, irfan,vicdan,ahlak, madde,kıymet ne varsa kurutmuştur.
Onu milletin önüne son zamanlardaki yıkıcılıklarıyla değil, bütün bunların basit bir neticesi olarak kaldığı esasdaki yıkıcılığıyla çıkarmak lazım...Haysiyetli muhalefet, bunu yapabilene yaraşır."*
İşte değişmesini istediğimiz CHP bu..Bakalım ayaklanan muhalifler ne yapabilecek?CHP ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇTE NE KADAR DEĞİŞECEK?
Unutmayalım:CHP'nin değişmesi aslında sistemin kafa yapısının değişmesi demektir.
*Rapor 5,Necip Fazıl KISAKÜREK,büyük doğu:s.14-15
ABD onaylı
Cts, 08/01/2005 - 22:44 — Nuh A. TUNATakip ettiğim kadarıyla..M.sarıgül de USA icazetlilerden oldu..
Verdiği strateji savaşları sonununda Baykal'ı mindere çekmeyi başardı..Bakalım sönenlerden mi yoksa parlayanlardan mı olacak..
Ama Baykal'ı kendi seçtiği Disiplin Kurulunda alt etmesi gerçekten iyi bir kündeydi...
''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''