renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Metamorfoz/Değişim

Değişim! son zamanların en popüler tabirlerinden biri. Hep bir ağızdan terennüm edilen senkronik bir nakarat gibi. Esrik orkestra şefinin salladığı çubuğu takip eden müzisyenler ve kendisini senfoninin büyülü kollarına salıverenler. Çabuk etkilenenler.. duruma vaziyet edenler.. ortama ayak uyduranlar.. ve bir beklentisi olanların halaskarı değişim! Değişmeliyiz. Yerinde durmak olmaz.. koşmalı ve asri medeniyetler seviyesine yükselmeliyiz! Kulağa hoş geldiğini itiraf etmek gerek. Ve tam da bu nedenle, koşup yorulmadan önce şöyle bir durup düşünmek ve sorgulamak. Hoş görünmesine rağmen, hiç de "hoş gelmediği" için bu gün bu halde değil miyiz? Kulağa hoş gelen bir değişim.. ve netameli bir muasır medeniyetler söylemi. Değişmiş olmamıza rağmen vardığımız yerden memnun değilsek şayet, o halde neden hala aynı sloganı kullanıyor ve değişimden bahsediyoruz! Değişiklik olsun diye ya da sıkıldığımız için mi? Hayır! Müreffeh! olmak için.

Ve bu sloganın karşısında yükselen en gür seda genel itibariyle gelenekçi kanattan yükselmekte. Ne demekteler? "hainler"!. Bu kadar mı? üç aşağı beş yukarı.Yani ciddi bir itiraz ortaya koyan yok.. daha ziyade tepkisel yaklaşımlar. AB'ye giriş serencamı dolayısı ile İslamcı ve şovenist kanadın sesini de duymazdan gelemeyiz.

Hissiyat ve ihtirasları bir kenara bırakarak, hassasiyet ile meseleyi bir de biz ele almaya çalışalım;

Pek çok hususta olduğu gibi, değişim dendiğinde yine şu iki soru geliyor aklımıza. Neden ve nasıl? Gerçeğe ulaşmak için en mantıklı ve etkili yol, soru sormaktan geçiyor. Neden değişmeliyiz.. ve nasıl değişmeliyiz? Değişmeye gerek duymak için mevcut halden şikayetçi olunması.. onda bir nahifliğin ya da menfi kabul edilecek hususların bulunması gerekir. Eski halinizden ve durduğunuz yerden memnun değilsiniz o halde? Evet.. müşteki olmakta bence de haklısınız. Eski halinden hiç kimse memnun olmamalı ayrıca. Yerinde saymamalı ve eski haliyle yetinmemeli insan. Bu günü bir öncekinden daha iyi olmalı. Ancak, anladığım kadarıyla durum daha vahim! Yerinde saymanın oluşturduğu rehavet ve kasvet bir yana, geriye doğru gidiş olduğunu dahi düşünüyorsunuz. Bu nedenle, değişerek amaçlarınıza ulaşmak istiyorsunuz. Ancak bu sloganın sizi varmak istediğiniz yere götüreceği hususunda ciddi endişelere sahibim. Hatta biraz daha ileri giderek, telaffuz edilen bu sloganın bizi amaçladığımız yere götürmeyeceğini iddia edebilirim. Bence hiç bir yere gitmemeli ve olduğunuz yerde kalmalısınız. Problemin kaynağı durduğunuz yerde değil, varmak istediğimiz yerde asıl. Ne sloganımız uygun, ne de amaçlarımız. Biz size, yerinizi değiştirmeyin diyor ve aynı yerde kalarak değişmeyi değil "gelişmeyi" tavsiye ediyoruz. Değişim olmadan, gelişimin de olmayacağını düşünebilirsiniz! Bu rölatif olduğu kadar, bize yol gösterenlerin aldatmacası. Hem sloganik hem müphem. Namütenahi bir değişimi yaşıyor olmamıza rağmen amaçlarımıza ulaşamadığımızı sizler de bilmektesiniz. Asli unsurlarımıza yönelik bir değişim olgusuyla karşı karşıya bırakılıyoruz hemen her seferinde. Ve -en azından şu an için- asli değerlerimizin amaçlarımıza ulaşmak hususunda bize ket vurduğunu söylemem mümkün değil. Vardığımız yerin hiç de iç açıcı olmadığını takdir edersiniz. Tebdili mekan, ferahlık getirmemiştir. Değişim denen mücerret sloganın müphemliğinden ötürü, yapılan estetik ameliyatın nihayetinde güzel bir yüze kavuşmanız mümkün olmayabilir. Faraza, kavuştuğunuzu varsaydığımız, göze güzel görünen yüzün size yarayıp yaramayacağı da muammadır. Franz Kafka'nın Değişim isimli romanından işte bundan bahsedilir. Kendinizi ve yaptıklarınızı sorgulamazsanız şayet, bir gün yatağınızdan kalktığınızda kendinizi bir böceğe ya da sefih bir yaratığa dönüşmüş olarak bulabilirsiniz. Hayatı, mefhumları, olguları sorgulamalı, kendiniz için daha ulvi amaç ve hedefler belirleyerek, nereye gittiğinize ve neye benzediğinize dikkat etmelisiniz. İşte bu nedenle, maksadımı ifade için, bir sabah uyandığında karnında oluşmuş kıllı bacakları fark eden Gregor Samsa'yı örnek gösterebilirim size. Siz de bana, fizyolojik olarak böyle bir şeyin imkansız olduğunu ifade edebilir ve bu nedenle beni gerçekçi olmaya davet edebilirsiniz. İnsan soyunun verdiği en büyük mücadele yine insan olmak üzerinedir ve insan, fizyolojisi değişmeden de insanlıktan çıkabilir. Kendi soyumuza yakışır surette hareket etmeyenleri " insan ol biraz" diye ikaz edişimiz tam da bu sebepledir. İnsan olmak ve insan olmanın gereklerini muhafaza etmek dünyanın en zorlu, ancak en anlamlı ve önemli işidir. Refaha ulaşmak, hatta ortada asra yakışır bir numune yokken muasır medeniyetler seviyesine yükselmek ile dahi kıyas edilmeyecek mertebededir.

Gregor Samsa gibi metamorfoza uğramayabilirsiniz. Ancak bu durum bize, aynada gördüğümüz yüzden tiksinmeyeceğimizin garantisini vermez. Faraza, bu da olmadı diyelim. Bu sefer de, başkalarının hakkımızda böyle düşünmeyeceğinden emin olamayız. Bizim beğendiğimiz yüz, yine o yüzü beğenmesi gerekenler tarafından nefret edilir bir halde görülebilir. Ya da bedenimiz metaformoza uğramadığı halde, birileri bizden bahsederken "sefil yaratık, pis böcek" tabirini kullanabilir.

Birilerini karalamak derdinde değilim. Bunu yapmam. Sadece kaygılarımı dile getiriyorum. Değişimin olgusunun müphem ve belirsizlikle illetli olduğunu söylüyorum. Gelişim, nitelik belirtme hususunda değişim mefhumuna nazaran daha güven verici ve dolgundur. Eski yerinizden rahatsız oluyorsunuz ve biz bunu anlıyoruz. Ancak bunu duygusal bir özenti ve ezilmişlik psikolojisi ile, ne idüğü belirsiz asri medeniyetlerin seviyesine ulaşmak ve müreffeh olmak gibi kaygılara yaslarsanız şayet hata edersiniz. Siz böyle yaparsanız, elbet biz de, Peyami Safa'nın "Fatih-Harbiye"sindeki Nebahat Hanım'dan bahsederiz. O'nun, Fatih'te temaşa ettiği manzaradan mustarip olduğu için sık sık Beyoğlu'nda soluk alışından.. ve nihayetinde aradığını orada da -asri medeniyetlerde- bulamayışından.

O halde varalım amaçlarımızı yeniden gözden geçirelim ve hiçbir yere gitmeyelim: Şu değişim tabirini de terk ederek sadece gelişmekten bahsedelim.

"Efendim! lütfen gözlerimizi açalım ve Fatih semtinin, Sn. Ali Ayçil'in 'Sur kenti hikayeleri'nde' bahsettiği kasvetli iklimi ve kendi içinde sarmallaşan kısır döngüyü görelim. Hayırlı bir harekete, tazelenmeye ve özündeki ana ilkelere bağlı kalmak kaydı şartı ile yenilenmeye ihtiyaç vardır. Beyoğlu'nun parıltılarına ve müreffeh hayatına özendiğimiz yoktur! Refah bizim amacımız değil, aracımızdır" diyorsanız şayet, işte buna karşı söylenecek pek bir sözümüz olmaz elbet. Nitekim gelişimin karşısında olan bir kimse bulamazsınız. Bulduğunuz kimse de, zannettiğiniz yerde değildir zaten. Lakin gelişirken neyi amaçladığımız ve nasıl davrandığımız önemlidir. Mesele, Harbiye'ye özenmek ya da oraya gitmek değil, Fatih'i aslına uygun olarak geliştirip düzenlemekten ibarettir.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yenilik Üstüne.

"İnsan soyunun verdiği en büyük mücadele yine insan olmak üzerinedir ve insan, fizyolojisi değişmeden de insanlıktan çıkabilir."

Sağlam istinad noktalarıyla bezenmiş, sürükleyici bir yazı olmuş. Kendi adıma çok istifade ettim. Özellikle alıntı yapmış olduğum cümle, şiirlerde mütemadiyen yer alan "mısra-ı berceste" kıymetinde bir âhenge ve hükme sahip. Takdir ve tebrik ediyorum.

Değişim, diğer bir deyimle "yenilik" hususuna gelince : Her yenilik hamlesinin bir üretim safhası vardır. Üretim, beraberinde adaptasyonu da getirmelidir. Zira üretim safhasında elde edilenler, toplumun gelenekleri ve inançlarıyla örtüşmeyebilir, ki bu da üretilen sistemin ya da olgunun ya da "yeniliğin" kırpılması anlamına gelir. Ve en sonunda, topluma adapte edilen yenilik, topluma takdim edilir. Bu üç safhadan, bilhassa adaptasyon safhasında, birinde gerçekleşen bir arıza, bu yeniliğin beyinlerde herc ü merc olması demektir.

Ayrıca, gelişim ve değişim kavramlarının ayrım noktalarını ve kanalize olması gereken yönleri dile getirmesi açısından da, aydınlatıcı bir yazı olmuş. Peki gelişim için en gerekir? Risk ve yenilik. Zaten risk almadan yenilik ortaya çıkmaz. Ve yenilik olmadan da gelişim olmaz. Bu sebeple, gelişim için risk almak gerekir kanaatindeyim.

Güzel bir yazı olmuş Selim Ağabey.

Umutla.

Değişmezleri Olan Bir Değişim

Selim Şevkioğlu Metamorfoz/Değişim adlı yazısında Franz Kafka'nın Dönüşüm diye Türkçe literatüre kazandırılan eserindeki Gregor Samsa'nın fiziksel formda metafiziksel olarak beklenmeyen ve sebebi anlaşılamayan bir dönüşümü, toplumsal hafızamızdaki yerini mülahaza ederek anlatmaya çalışmış. Değişim dendiğinde akla gelen iki soru olarak, "neden" ve "nasıl"ı (5N 1K'nın iki argümanı)kullanıyor ve değişim olarak sunduğu argümanı desteklemek için Ali Ayçil'in Sur Kenti Hikayeleri ve Peyami Safa'nın Fatih Harbiye'si destekleyici argüman olarak sunulmuş. Buraya kadar herşey güzel aslında. AB'den dem vurulmuş, müreffeh olmak için değişenlerden ve tebdili mekanın ferahlık getirmediğini anlatıyor.

Lakin değişimi biraz fazla eleştiriyor sanırım. Kafka "dönüşüm", Althusser "kopuş", Hegel "aşma", Marx "geçiş" kavramlarıyla açıklamaya çalışmışlardır. Saint Exupery değişimden ve değişenden nefret etmiştir. Marx'ın "değişmeyen tekşey herşeyin değiştiği gerçeğidir" sözü meşhurdur. Değişim: Hoşnut olunmayan bir durumdan daha iyi bir duruma geçiş demektir. (Cevdet Said) Bu benim anladığım kavramın terim manasıdır. Sözlüklerde ise; başkalaşma, bir halden bir hale geçme, takas etme şeklinde geçmektedir. Değişim kavramı üzerinde, tarih boyunca, her kesimden insanın pek çok görüşleri ve araştırmaları olmuştur. Şu bir gerçek ki, hemen hemen her alanda bir değişimden söz etmek mümkündür. Çünkü yasalar gereği bir durağanlık ve mevcut yapıyı korumak imkansızdır. Yasalara karşı gelmek ise yokoluşu kabul etmek demektir.

Seyyid Kutub ise değişmezleri olan bir değişimi sürekli vurgular. Sanırım önemli olan budur.

'Surat asmak hakkımız' İsmet Özel

İşte bu.. "Değişmezleri olan bir değişim". Bu sözü şayet bilseydim, ifade ettikleri üzerinde de dururdum.

Değişime karşı kaşlarımı çattığım doğru. Özellikle son bir asırdaki çarpık değişim tasavvurunu gözönüne alarak, İsmet Özel'in tabiriyle, ona karşı surat asmaya hakkımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü, bizdeki değişimin adresi, gelişimden ziyade, Franz Kafka'nın muhayyilesindeki metaforfoza/dönüşüme işaret ediyor. Yanlış İslam algısından kaynaklanan marjinal görüşlerin devrinin kapanması dolayısı ile diğer uçtan bahsetmeye gerek dahi duymuyorum artık. Son tahlilde, değişim kavramını müphem bulduğum için kaşlarımı çatıyor ve onun yerine değişim olgusuna tebessüm ediyor olmama rağmen; birilerinin değişim ismini verdiği vasıta, bizi düştüğümüz kuyudan çıkarıp ikbalimize ulaştıracaksa, kim ona neden karşı olsun ki.

Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları

Cevdet Said, Şam'da bir mağaranın eteklerinde yaşar. Son zamanlarda en çok ilgimi çeken kişidir. Toplumdan sıkılıp dağın eteğinde ineğiyle yaşadığı rivayet edilir. Yozlaşma -ki hal tespitidir bu- en çok Cevdet Said'in ifadeleriyle anlam buluyor bende. Toplumdan sıkılırsın ve değişimi görmek istemezsin. Selim Şevkioğlu'nun söyledikleri de bu minvalde doğru oluyor. Çarpık değişim tasavvuru bu manada doğru.

Ah be cemaat.com üyelerinden birisi Rasim Özdenören'in "Gül Yetiştiren Adam" adlı kitabını okusa da, bu noktada bir çalışma yapsa da biz de söze buradan devam etsek...

Gül Yetiştiren Adam

"Gül yetiştiren adam". Evet, son derece haklısınız. Çarpık değişimi yanyana sunduğu iki ve ikircil pencereden son derece sarih bir şekilde ayan ediyor Rasim Hoca.

Bir de kullandığım başlık hakkında küçük bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Değişim ve metamorfoz terimlerini birbirinin muadili olarak değil, iki farklı başlık seceneği olsun için sundum.

Bakkala Gidiyorum

Ben öylesi sosyojik tahlillerden filan pek anlamam. Değişimi önce şehirde gördüm. Sonra. Sonra görmediğim alan kalmadı ve fakat benim "sivil yüreğim" Ahmet Hamdi'nin Huzur'unda, Peyami Safa'nın "Fatih Harbiye"sinde, Felatun Beyle Rakım Efendi'de, Araba Sevdası'nda ya da Gül Yetiştiren Adam'da... çözümsüzlük buldu. Hep konuşulanlar tespitte kaldı ve Huzur'un Nuran'ı bizi daim ofsaytta bıraktı. Ben anlamam böylesi sosyolojik tahlillerden filan. Şehir nasıl değişti, ben neredeyim, değişimin neyine direnmekteyim onunla hemhalim. Cehlime verin.

-- Bakkala Gidiyorum --

ben
bisikletle gideceğim
çekil kardeşim
metrolar, tramvaylar senin için
hipermarketler, galerialar sana
alma denilen benim
al denilenler sana
çekil kardeşim
ben, bakkala gidiyorum

Zihni ve fikri alt yapı!

Efendim bahsiniz, şahsi direnişinizi ifade eder. Asla ve kat'a küçümsenmeyecek derecede kıymetlidir. Ben'i, işine geldiği yerde değil de, işine gelmediği yerde öne sürenlerdir muaffak olanlar ve zincirleri kırmaya ben'inden başlayanlar. Bu ben ki, enaniyetin tersinden mağlup edilmesidir, ne ki; bu sefer gayemiz şahsi gayretlerden ziyade, bir olgunun mütalaasıdır.

Sayha kardeşim, bu ülkede yaşanan çarpık değişim serencamını anlatan romanlarımızda çözüm değil çözümsüzlük bulduğunu ifade etmiş. İmdi, kitapların telif tarihlerini dikkate aldığımızda bunun dahi hayırlı bir amel olduğunu ifade etmem gerekir. Her şeye rağmen müşteki olduğu hususta haklıdır kendisi. Bu kitaplarda "Avrupa'nın bilimini ve teknolojisini alalım, gerisi bizden olsun" meşhur saptamasının dışında bir şey bulmak pek mümkün olmaz. Pekala çözüm bu kadar basit midir? Gelişen ve değişen şartlar karşısında ezberlenen bu söylemle mi direnip gelişeceğiz. Elbette hayır. Üreteceğiz. Bizim fikri ve teknolojik durağanlığımızın karşısına Avrupa, beğenmesek bile kelimelerini süsleyerek ve üreterek çıktı. İlerlemesinde, etiksiz ve ilkesiz olmasının payını da göz ardı etmemek gerekir elbet. Şartlarımız hiçbir zaman eşit değildi. Avrupa, arkasına aldığı rüzgarla bu güne değin geldi. Allah günleri aramızda dolaştırarak bizleri imtihan eder. Bu böyledir. Bir de, Allah çalışana verir. Bizler genel itibariyle, bir süreden beri hayırlı babasının zenginliğini Avrupa'nın meyhanelerinde yiyip tükettiği halde, meyhaneyi öven ve babasına söven hayırsız evlat mesabesindeyiz. İlim elinin altında ve bol olmasına karşın, onu kısmen fıkıh kitapları ile sınırlandırdığımız, kısmen de kıymetini bilmeyip yüzüne bakmadığımız için fikri açmazlarımız oluştu. Ancak şu an itibariyle bu sorunun ortadan kalktığını düşünüyorum. Çağı okumadan hiçbir şey üretemezsiniz. Artık üretiyoruz.. çağımızı daha iyi okuyabiliyoruz. Öyle, süslü cümlelere pabuç bıraktığımız dönemleri geride kaldı. Aradığımız ve ihtiyaç duyduğumuz her şeyin, kendi öz kıymetlerimiz arasında zaten olduğunu biliyoruz! Kısır döngülere iltifat etmeyerek, kendi değerlerimizle gün yüzüne/ insan içine göğsümüzü gere gerek çıkacağız. Aydınlarımız, çözümü aramak için yüzlerini Batı'ya çevirmek yerine, kendi değerlerine dönseydi şayet bunları yaşamak zorunda kalmazdık, ne ki; hayıflanma devrini biz geride bıraktık ve yüzümüzü kendi kalplerimize çevirerek gözlerimizi ikbale dikdik. Harbiye, çan sesleri eşliğinde ve tüm parıltılı işıkların altında şehvetli bir kadın olarak orada varsın dursun. Bizim yüreğimiz hala bu şehri fetheden komutanın yattığı Fatih'te atmakta.

Soh tahlilde ifade etmek gerekirse. İş bu yazı, mevzuyu gündeme getirmenin/tutmanın ötesinde bir iddiaya sahip değildir. Öyle iki sahifelik karalama ile, yekünu birkaç asırla ifade edilebilecek değişim/dönüşüm mevzuunu ne ifade etmek ne de izalesi için çözüm sunmak mümkündür. Fil hakika, haddimiz olmamasına rağmen bir takım işaretler vermediğimiz de söylenemez. Belki fikri açmazlarımızdan ötürü, yüzümüzü kendi öz değerlerimize çevirmemiz gerektiği söylemi yakın zamana kadar sloganik durmaktaydı ancak bu gün için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum. Hem bize hem de batıya ait değerleri şumulu ile bilip değerlendiren zihinlerin sayısı ziyadeleşmiştir. Yaşanan fikri ve bedeni durağanlıktan hızla sıyrılmaktayız. Zihni hazırlıklar tamamlanmak üzeredir. Ardından fiili üretim devresine geçilecektir. Gönüllerini Harbiye'ye kaptırdığımız insanlarımız, yeniden düzenlenen Fatih'in kıymetini ve güzelliğini farkedecektir.

Not; Bu mevzu gündeme getirilirken, sizlerin yapacağı her türlü katkı ziyadesiyle önemsenmişti. Bu vesile ile yorum yapan arkadaşlarıma teşekkür etmek isterim.

Değişim Üzerine Birkaç Söz

Değişim ve dönüşüm arasında ciddi farklar vardır.Öncelikle bunu saptamak gerekir.Değişim herhangi bir şeyin bir düzeyden başka bir düzeye ge(tiri)lmesi , dönüşüm ise bir durumdan başka bir duruma geçiş / bir durumdan daha üst ya da daha yetkin bir duruma geçiş olarak tanımlanır. Değişim de fiziki dinamiklerin dönüşüm de fıtri/kimyasal faktörlerin baskın olduğu görülürür. Daha da derine bir misalle inebiliriz ;buzun kırılması değişim iken buzun erimesi bir dönüşüm faaliyetidir. Değişimi de kendi içinde ikiye ayıralabiliriz ; ani,radikal değişim ve sürekli yavaş değişim.Tanım itibariyle her iki kavrama uyuyor görünse de dönüşüm yakın bir ifadeyle evrilme/evrim sürekli ve yavaş bir değişimdir. Bu sebepledir ki Kafka'nın eserinin ismini Değişim yerine Dönüşüm olarak tercüme etmişlerdir.

Her değişim beraberinde direnci getirir.Gösterilen mukavemeti kırmak için zihinsel altyapının değişmesi şartttır.Eğer değişim bu fiilin nesnesi insan, tarafından desteklenebiliyorsa o zaman başarılı olma ihtimalı de yükseşecektir.

Bizdeki değişimlere gelince.Yıllarca göçebe yaşamış insanlar yerleşik hayata henüz alışmışken modern yönetim teknikleriyle karşılaşmış rey,sandık,seçmen,parlamento,mebus,nazır,reis-i cumhur, gibi kavramlarla karşı karşıya kalmış ne yöne gideceklerini kestirememiş , yıllarca tek partili bir demokrasiyle(!) sonrasında çok partili bol darbeli oligarşilerle hep ezilmiştir.Alim olan bir gece de harf inkılabı ile cahil duruma düşmüştür.Ne gariptir ki uğruna kellerin gittiği şapka hâlâ yürürlükteki bir kanun olmasına karşın, kamu dairelerinde ya da seçim dönemlerinde propagandayı tamamlayan keyfi bir aksesuarı geçememiştir. Hani ne güzel demiş atalar ; atlar tepişirken eşekler ezilir diye.Olan hep gariban vatandaşa olmuş tuzukurular her daim her yönetimden kârlı çıkmışlardır.

Frenklerle öykünmeyle başlayan satıhda kalan ve asla derine inemeyen terakki hayalleri şimdi ABD/AB nutuklarıyla devam etmektedir. İşte Peyami SAFA'nın ''Fatih-Harbiye''sindeki roman kahramanı Neriman'ın , sözlüsü bir anadolu delikanlısı/İstanbul beyefendisi ,konservatuarın doğu musikisinde kemençe bölümünde okuyan Fatihli Şinasi ile batı terbiyesi almış ,konservatuarın batı müziğinde keman bölümünde okuyan Harbiyeli Macit arasındaki gidiş gelişi ve nihayetinde Şinasi de karar kılışı Türkiye'nin içinde bulunduğu duruma fevkalâde güzel bir örnektir.

Sn Şevkioğlu'nun bloguyla yakından alakalı güncel bir sorun daha var ki deyinmeden geçemeyeceğim.Şu sıralar ABD'nin mustarip olduğu bir konu: Müttefikler birbirinden nefret edemez.İttifak (!) kurdukları bir ülkede ''Bu denli bir ABD düşmanlığı normal değildir ''çıkışları ve ''İlişkiler Bozulur!'' tehdidi.İşte bunu bir değişimden ziyade döşünüm olarak görüyorum zira temellerini kan dökerek kurduğun bir devleti canlara kastederek ayakta tutabiliyorsan ancak bu kadar sevilebilirsin.Ektiğiniz rüzgârı fırtına olarak görür ve hiçbir şeyde yapamazsınız bayım.

S.N : Bu değerli çalışmanın daha fazla örnekle desteklenmesi ve daha kısa olması ve lehine bir gelişme olacaktır.

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı her şey''

Değişmeyen Bir Mevzûya Kanaat Beyanındadır

Hace-i Evvel

Ahmet Mithat Efendi, birçok özelliğiyle çağdaşları olan Tanzimatçılardan ayrılır. Daima geniş halk kitlesinin eğitimini göz önünde tuttuğu ve bunu kendisine görev edindiği için, okuyucunun bilgisini genişletmek amacıyla eserlerinde münasebet düşürerek sık sık vak!a dışına çıkar ve fen, sanat, tarih, coğrafya, v.b. üzerine birtakım bilgiler verir. Ayrıca, "hikâye okumaktan maksat yalnız vaka adamlarının başlarından geçenlerle kâh müteessir, kâh mütelezziz olarak vakit geçirmekten ibaret olmadığı" düşüncesiyle, her eserinde bir kıssadan hisse çıkararak okuyucuya ibret dersi verir, böylece toplumsal bir fayda sağlamaya çalışır.

O, etrafındaki her şeye karşı belki sathi, fakat içten bir ilgi gösteren tecessüsünü okuyucularına aşılamış, onlara her sahada her çeşit kitabı okumanın zevkini verebilmiş dikkate şayan bir yazardır. Kimilerinin romanlarındaki, o her zaman alay ve tenkid mevzuu olmuş "malumat satıcılığını" ve okuyucusuyla daimi bir diyalog halinde olmasını da bu şekilde anlamak gerekir. Bu hususta şu beyanı son derece önemlidir:

"Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli, fakat mükemmel olarak! Yahut her şeyi öğrenmeli, bittabi nakıs olarak! Osmanlılığımızın bugünkü haline nisbetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır (tercih edilen, seçilen...). Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evladına onu tavsiye eyle![1]

Rejim mi? O da ne?

Her şair ve yazarının siyasi bir kanaat taşıdığı devirde (günümüzde de öyle değil midir?) yaşayan Ahmet Mithat Efendi, Osmanlının kurtuluşunu çağdaşlarından farklı olarak bir rejim değişmesinde bulmuyordu. Çok yakından tanıdığı devrin padişahı ll. Abdülhamid gibi, tahsil ve kültürün muayyen bir seviyeye ulaşmadığı cemiyetlerde rejim meselesinin ön plana çıkamayacağı inancındadır.

ll. Abdülhamid'e göre Osmanlı İmparatorluğunun bir çöküntü devresine girmiş olduğu muhakkaktır. Bu çöküntüden kurtuluş batı medeniyetinden de faydalanmak suretiyle olacaktır. "Ancak, Batı medeniyeti ona göre teknik ve fikir olmak üzere iki kısımdır. Teknik bu medeniyetin dış gelişimini fikir ise iç gelişimini ifade etmektedir. Avrupa ve Amerika'da meydana gelen teknik terakkiler takdire şayandır ve bunlar dikkate alınınca Osmanlı İmparatorluğu, en az, yüz yıl geridir. Osmanlı İmparatorluğu, bu sebeple teknik terakkilere kapılarını açmalıdır... Batı fikirleri ise batı medeniyetinin zehirleridir. Bunlar zihinleri ve kalpleri zehirlemektedir. Avrupa'dan gelen bu yeni fikirler bizim için felakettir. Kurtuluş bu fikirlere sarılmakta değildir."[2]

Genç Osmanlılarda devlet idaresi, hürriyet, parlamento meseleleriyle görülen bu medeniyet Ahmet Mithat Efendi'de bir büyük şehir nizamı, elektrik, gramofon, telefon, matbaa vs. medeniyet aletleriyle, maarifin ıslahı gibi ilim ve teknik meseleleriyle ortaya çıkmaktadır. Rejim ve hürriyet probleminin, teknik terakkiden, hiç olmazsa bilgi ve kültür bakımından batı seviyesine eriştikten sonra ele alınmasının lazım geldiği kanaatindedir ve bu düşünceler yine ll. Abdülhamid'in sahip olduğu düşüncelerdir.[3]

Batı ne yana düşer Usta?

Ahmet Mithat Efendi gibi Osmanlı Aydınları da batı medeniyetini üç vasıta ile tanımışlardır. Bunlar kitaplarda okunan Avrupa, seyyahların, ekalliyetlerin ve batıya özenen Türklerin İstanbul'da, bilhassa Beyoğlu'nda yaşadıkları Avrupa, bir de seyahat, tahsil vs. vesilelerle bizzat görülüp tanınan Avrupa. Ona göre gerek kitap, gerekse Beyoğlu hayatı yoluyla, hatta gerekse gezi ve tahsil vesilesiyle Avrupa'yı tanıyan her Osmanlı, bize orayı gerçek ve objektif taraflarıyla aksettirememiştir.  Avrupa'yı medhedenler oradaki serbest hayatı gösterdikleri gibi, zemmedenler de aynı yaşayışı zemmetmişlerdir.  Onun kaygısı ise tamamen başkadır. Sathi ikilemi eserlerinde bolca işleyen ve eleştiren Hace-i Evvel, aradan geçen şu kadar zamana rağmen "Yeni Medeniyet Tasavvuru" meselemizin güzergahını daha o zamandan çizmiş ve doğu ile batının sentezini olanca açıklığı ile beyan etmiştir:

 Her iki medeniyetin maddi ve manevi yönleri vardır. Doğu medeniyeti ferdi ve ictimai ahlak üzerine çok eğilmiş, buna mukabil maddi terakkiyi ihmal etmiştir. Batı ise maddede inanılmaz derecede tekamül göstermiş, fakat ahlaken gittikçe çökmüştür. Şu halde müstakbel medeniyet, batının maddi, doğunun manevi terakkisine dayanacaktır.

Mehmet Akif'te de aynı tesbiti görebilen Türk okuru, doğu - batı kıyaslamalarına ve sentezine konu olan Araba Sevdası, Fatih Harbiye, Huzur, Felatun Bey ile Rakım Efendi vb. eserlerde alafranga - alaturka karakter ayrımını defalarca okumuştur. Bu saha, yazarlarımız için mümbit bir ortam olma özelliğini günümüze kadar ulaştırmıştır.

Siz Hangisini Seçtiniz?
Felatun Bey ile Rakım Efendi

Ahmet Midhat Efendi'nin gençlik senelerine ait olan ve şöhrete ulaşan "Felatun Bey ile Rakım Efendi" dönemim hülasası görünümündedir. Okur, Felatun Bey'in ve Rakım Efendi'nin şahsiyetlerinde Tanzimat devrindeki muhafazakar ve modern sınıfların yaşayışının, örf ve adetlerinin, kültürünün, adab-ı muaşeretinin çatışmasını seyreder. Biri alafrangalaşmış bir Osmanlı olan Felatun Bey, diğeri de muhafazakar fakat batı kültürüne sırt çevirmemiş Rakım Efendi olmak üzere iki mühim karakterin etrafında yaşananlar...

Görünürde batılı olan Felatun bey'in tutarsızlıkları ve alafrangalığı öne çıkarılırken, Rakım Efendi'nin ağır baslılığı ve sade hayatı daha ön plandadır. Modernleşme ve batılılaşma yolundaki imparatorluğu'nu irdeleyen, bunun nasıl olması gerektiği hakkında yazarın ve o dönemki birçok aydının fikrini simgeleyen bir  Felatun Bey ile Rakım Efendi. "Batıyı olduğu gibi değil istediğimiz ve gerekli olan özellikleriyle alalım; bizim kendimize özgün daha güzel yönlerimiz kalsın" bu değişimde / süreçte öne sürülen argümanlardan biridir.

Netice-i Kelam
Tarih vak'alar ve kişilerle doludur. Bugün için yaşadığımız bir çok sıkıntının dibacesi bu sayfalar arasında yerini almış ve özümseyecek, neticelendirecek kişileri beklemektedir. Tanzimat döneminde tavan yapan "Buhranlarımız" ve bunlara sunulan çözüm önerileri berrak zihinlerle irdelenecek olursa karşımıza çıkan 21. asır meseleleri için bir ışık olacağı kanaatini taşımaktayım. Tarihler, tipler, mekanlar farklılık arz etse de "yaşananlar" ayniliğini korumaktadır. Bu sebeple gerek Ahmet Mithat Efendi'nin söyledikleri ve gerekse o günden bugüne içine daldığımız çıkmaz sokak / değişim tahlilleri muradımıza katkı sağlayacaktır.

----
[1] Mustafa Refik'in "Musikinin Tesiri" isimli tercümesine yazdığı takrizden.
[2] Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi, Doç. Dr. Orhan Okay, Sy. 8 - 9
[3] Aynı yer