Kendi sınırları içinde yaşamak. Kendine sınırlar çizmek. Bir alana münhasır kalmak. Yürüyebilecek iken yürümemek. Uçabilecek iken uçmamak. Birileri buyuruyor, istiyor diye oturup kalmak tekerlekli sandalyelerde. Televizyonda herhangi bir filmi, hani şu sıradan, aptalca, konusuz, mesajsız, karaktersiz bir filmi yahud baba otoritelerin olanca firavunluklarıyla koltuklarına gömülüp ağızlarında salya bulaşıklığı ve kelime iğfali iliştirili mikrofonlarla "der beyan-ı kavatlık" eyledikleri "realtyshow" görünür; adilik, tekdüzelik, ihanet ve iğrençlik geri planlı şaklabanlıkları seyreder gibi hayatı, en kıymetli hazineyi seyretmek. Derya içinde olup deryayı bilmemek, gafletlerden bir gaflette bulunmak...
"Ben de bu dağların nesine geldim" nakaratı dahi "durgun suyun sayhası"nda bir anlam içre olmak.
Ne çare?
Elimizle kilitlediğimiz kapıların ahmaklığımızla kaybettiğimiz anahtarları üzerinde oturmak ve bunun "Gizli İlimler hazinesi" çetelesine dahlini seyretmek.
Halka rağmen demokrasiyi çerçeveletip asmak duvarlara.
Hainlere prim tanımak, "berhava" etmek surat asmak hakkımızı.
Reaya ve beraya biz iken kendimizi zelil etmek, perçemlerden tutulup sürüklenen kalabalık haline gelmek.
Nerede ömrümüzün muhakemesi; yaşadığımız senelerin muhasebesi?... Hani biz değil miydik suratına yakışıksız kelimelerin savrulduğu, okullarının kapatıldığı, istihza ile bakıldığı kimseler?..
Dibimize ayran suyu döküyorlar; rahmet diliyor, hayırla yad eyliyoruz. Tarihimize leke atıyorlar, nesebsizleri alkışlıyoruz. Ecdadımıza sufli, bedbaht, zalimane muameleyi layık görüyorlar; çevirip başımızı zelil, perişan defolup gidiyoruz.
Kalem utanç içinde.
Gurur, adı ve kendi tuhaf bir tevekkül atının sırtında, berisi toz duman.
Gazeteler, her şeyiyle vuruyor; köşe yazarlarının kan damlıyor kalemlerinden. Şeytanın havarileri taşa sardıkları kağıtları, yüreğimizden içeri atıyorlar. Cebimizde gazeteler...
Suratımıza tükürülen ekranlar karşısında şükürlerle sofralardan kalkıyor, afiyetle kahvelerimizi yudumluyor, efkarlarla cigaralarımızı tüttürüyor, kah haberlerin kucağına kah filmlerin, dizilerin apış aralarında çocuklarımıza "iyi vatandaşlık" vergi iadesi, depozito ücretleri püf noktaları öğretiyoruz.
Su gibi aziz olasın çağdaş dünya.
Elin keferesi tarafından adımız aynı hizaya yazılan insanlar da "hoşgörülerini" kendi aralarında barındırmayıp "modern köpeklerin mutluluğu cemiyeti" mensuplarına münasip görürken birbirimizi yemek, şeytani kavramlarla yaftalamak, bir kaşık suda boğmak üzere kendimiz dışında herkesi memnun edecek davranışlar içinde olmak.
Bir yerlerde vahim bir yanlışlık vardır.
Ben bu yanlışın karşısına adımı koymak, koydurmak niyetinde değilim.
Kandırılmış olmayı kendime yakıştıramıyorum. Yakıştırmayacağım. Yakınlaştırmayacağım.
"fondaki şarkı bitti
pilotun apandisti patladı
uçak düşüyor
ve birlikte ölmek kulağa hoş gelse de
ben atlamayı tercih ediyorum
olur ya denize düşerim
bir gemi geçer" (Hakan Albayrak - Ben Denize Hâlâ İnanıyorum)"
Beni listenizden silin amirim...
Yorumlar
Sıralamalar korkutur beni ve fakat
Salı, 08/03/2005 - 15:10 — Halid Aslanoy oy... masallara karşılık hakikat hikayeleri anlatanlara ve çağrıştıranlara iki defa selam olsun.
yüzbininci olmak mutlaka "hadi" olmakla demek değilse de hamdederim ki çetelede kendime kendimce müsbet bir makam edinebilmişim. Ya listeye giremeseydim?..
"Diyelim, çağdaş dünya bir Yaratık. Peki çözüm? Sürdürülebilir dayanıklılık?"
Tespit olmadan ne niyyet olur ne devamı. Niyyet başlangıçtır. Halis olunca arkası gelir insaallah. Kişinin "çalışmak"la mükellef olduğu "başarı" ile muhasebe edilemeyeceği malunuzdur. Varsaydığınız durum gerçekleşirse "kasdettiğiniz çağdaş dünya"dan ne anladığınız önem taşır. Yeni dünya imparatorluğu mu, yürek medeniyeti mi?... Bir zalim mi - ki çağdaş zalimlerimiz mevcuttur - hayaliniz. Uzaklara gitmeye gerek yok. Bir Asr-ı Saadet mi aradığınız. Uzaklara gitmeye yine gerek yok.
"kandırılmamayı kendinize şiar edindiğiniz yöntem formülünü bize de açıklamak yok mu?"
Ne formülü, ne işlemi, ne dört incilden yuhannayı seçişim? Başıma taş düşüyorsa bir adım atarım. "Formül" e edilince daha mı orijinal oluyor? Kusmuk doluysa mekan yükseğe çıkarım. Çamurdan sakınırım. Tv. İse rahatsızlık kapatırım. Alın size çözüm... Sonra... Mevlam görelim neyler... Karınca hikayesini de bilirsiniz. Çok mu yavan kaçar yabancı temsillerin yanında. Affınıza sığınarak böyle kabul ediniz.
Sınırları çizen ve koyan var. Onun sınırları içinde yaşamak "teslimiyet" ve "bahtiyatlık"... Onu anlamak, daha anlaşılır kılmak ve alana dikkat çekmek...
"Bizim Olmayan Dünyada Yaşam Çile mi?" EVET
Kandırılmış olmayı kendime yakıştıramıyorum. Yakıştırmayacağım. Yakınlaştırmayacağım. Hepsi bu. İnsaallah maksad hasıl olmuştur. Selam ile...
Denizi görmeyen kör olmuş demektir.
Per, 10/03/2005 - 00:16 — Selim SevkiogluAllah'a inanın denizi kurur mu!
Asıl mevzu denize inanmak olsa da, son konjonktürde şu satırlar bana daha bir manalı geldi.
"Elin keferesi tarafından adımız aynı hizaya yazılan insanlar da "hoşgörülerini" kendi aralarında barındırmayıp "modern köpeklerin mutluluğu cemiyeti" mensuplarına münasip görürken birbirimizi yemek, şeytani kavramlarla yaftalamak, bir kaşık suda boğmak üzere kendimiz dışında herkesi memnun edecek davranışlar içinde olmak.
Bir yerlerde vahim bir yanlışlık vardır.
Ben bu yanlışın karşısına adımı koymak, koydurmak niyetinde değilim"
Niyet
Per, 10/03/2005 - 15:19 — Kâni ÇınarMiladı yırtıp attık güvercin kanatlarından. Zamana tütsüler dökülüp kafiyelere yaranmayacak artık. Kimse. Hiç kimse ne olup bittiğini anlamayacak. Yalnız gizemi kalacak heyecan ve tecessüs sahibi insanlara gecenin. Uygun adım yürüyüşler, hep bir ağızdan marşlar söylenmeyecek. Çünkü çok gizli aşkların ihanetine yöneldi takvim yaprakları. Bahar, yalancı çehresini fırlatıp attı bir yana. Bakire sevgililer anne oldu yabancı babalara. Bize bu demden sonra hayatın en kıymetli hatırasını, gözyaşları ve efkarlı dumanlarla aramak kaldı.
Uzun ihtilal yürüyüşlerine çıktı insanlar. Eskiyi masamızın üzerine koyan şarkılara, kurşun sıkıldı. Güller aktı kanayan yerlerinden. Kimse umursamadı. Umursamadı kimse.
Sevdalansın için gurbete çıktı beyaz düşünceli yeni yetmeler. Alınlarını yönelttikleri sararmış tavanlara gözlerini çivileyerek, sevgilinin gözlerini ve sıcaklığını nakşettiler. Zeytinle açılan iftarlar o kadarla kaldı. Sahurlar bahane edilerek gecelere bekçiler dikildi. Uyuyan insanlar hor görüldü pembeleşen şafaklarda. Gazelhanlar susmuştu.
Kimi insanlar harfleri sesli konuşmaya niyet etmişti.
Hala aynı niyette sabit kaldılar üzerinden ömre bedel geçen zamanlardan sonra. Niyetleri önemliydi ve felaha kurtuluş anahtarı olarak bellediler niyetleri.
Başlarını yıkarak uyudukları okul sıralarında, ayaklarının çözülmeyen buzları ve içlerini titreten yalnızlıklarına rağmen aynı gurbetin gençleri, geceden sarkan elleri ile umudun ve niyetin eteklerinde, birkaç kişilik isyan yürüyüşlerinde ısrar eylediler, karar kıldılar.
Bütün yürüyüşler gibi...
Bitmeyecek bir yürüyüş için...
Sona ve sonuna kadar niyet.