Şehidlerimiz Şuheda-i Salifiye Müjde-i Zafer Götürsün,
Sağ Kalanlarımızın Gazası Mübarek Kılıcı Keskin Olsun'
Yukarıda verilen , Sultan II. Mehmet Reşad'ın 11 Kasım 1914 'de Osmanlı Ordusunun katılacağı savaşı ilan ettiği cümledir ama Osmanlı Devleti'nin aslında hiç de içinde yer almadığı karmaşanın ortasında nasıl olup da kendini bulduğu bugün dahi netlik kazanmış değildir.
Hal böye iken Devlet-ü Aliye'nin gireceği ilk çok taraflı savaşta , Osmanlı yetkilileri Yavuz Sultan Süleyman'dan beri devralınan 'Halife-yi Ru-Yi Zemin' (yeryüzünün halifesi) sıfatı ve "Dünya'da yalnızız. Düşman vardır, fakat dost yoktur. Salib(Avrupalı devletler) her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilal her zaman yalnız kalmaktadır'düşüncesi , Sultan II.Abdülhamit'ten bu yana ortaya çıkan Panislamizm etkisi ve üç kıtada Hükümran olmanın verdiği güven / ittifak duygusuyla Cihad-ı Ekber ilan etmişlerdir. Zira o dönemde bağımsız ya da sömürge dünyada 250 milyon civarında müslüman yaşamaktadır ve bu da Haçlı zihniyeti karşısında inkar edilemeyecek derecede devasa bir güç olarak nitelendirilebilir. Lakin tüm hesaba/umuda rağmen Osmanlı Ordusu I.Dünya Harbi boyunca toplam 2.900.000 askeri silah altına alabilmiştir. Dört yıl süren savaşta dokuz cephede 253.000 i Çanakale'de olmak üzere toplam 400.000 şehit verilmiş, 1.050.000 asker de yaralanmış veya esir düşmüştür.
Her ne kadar ilan edilen Cihad-ı Ekber çağrısı akın akın İslam aleminin katılımını sağlayamamışsa da , fevri ,ilginç bir o kadar da mühim olaylara sahne olmuştur.
Mehmed Akif cephenin bu yanında;
"Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?/ En kesif orduların yükleniyor dördü beşi / Tepeden yol bularak geçmek için Marmara' ya / Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya / Ne hayasızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı! / Nerede- gösterdiği vahşetle "Bu: bir Avrupalı" / Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi / Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi! / Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer, /Kanıyor kum gibi, tufan gibi hakikat mahşer mi mahşer /Yedi iklimi cihanın duruyor karşıda / Kimi Hindu, kimi yamyam kimi ne bela/Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!"
derken, Cehpe'nin okyanusötesi yanında Avusturalya'da ilginç bir olay vuku bulacaktır.1915 yılbaşısında Avusturalya'nın Silverton kasabasında yılbaşı kutlaması için bir trene binen aileler 'Broken Hill' tepesi yakınlarına vardıklarında, demiryolu yanında üzerinde sonradan Türk Bayrağı olduğunu anlayacakları bir bayrak çekili dondurma arabasıyla karşılaşırlar. Binlerce kilometre ötede açılacak olan bir cepheye ihtimal veremeyen insanlar, arabanın hemen yakınında açılmış olan siperden gelen ateş altında kalırlar. Tren son hızla bir sonraki istasyona doğru yol alarak olayı haber verir. Bunun üzerine askeri birlikler , yerel polis ve gönüllüler bu iki adamın (Osmanlı'nın) siper aldıkları cepheye doğru ateş açmaya başlarlar. İyi seçilen karargah konumu, çatışmanın saatler boyu sürmesine neden olur.
Yapılan kimlik tesptinde bu iki kişinin Gül Muhammaed adında Afgan bir deve sürücüsü ile dondurma satıcısı Hintli Molla Abdullah adında yaşlı bir kişi olduğu ortaya çıkar. Onlar Cihad-ı Ekber çağrısını duymuşlar ve Osmanlı'ya karşı İngiltere etkisiyle savaşa giren Avusturalya'ya eylem düzenlemişlerdir. Bu iki müslüman Avusturalya'ya İngiliz sömürgesi Hindistan'dan göçmüşlerdir. Abdullah , helal et satan (ve izinsiz kesim yaptığı için cezalandırılan) bir kasaptır. Sıkıntılarla süre gelen yaşam mücadelelerinin içinde şimdi çok daha büyük bir sıkıntı eklenmiştir, Müslümanların Halife'sine karşı savaş açılmıştır ve verilecek candan başka birşeyleri yoktur.
Osmanlı'nın coğrafi sınırlarının daralmış olması, daha önce elinde bulundurduğu , sonradan işgal altında kalan topraklar üzerindeki sorumluluğunu azaltmamıştır. Özellikle İslam Mülkü'nü müdafa için dahi müslümanların cihad etmeleri gerekmektedir.Çanakkale , Kafkasya , Filistin, Mısır , Hicaz , Yemen, Irak , Makedonya ve Galiçya (16.yy da Rus Zulmünden kurtarılarak Osmanlı himayesine giren çoğunluğunu Lehlerin oluşturduğu Balkan Halkı) harp alanı haline gelmiştir. 15 bin askerin şehid olduğu ve en az Çanakkale kadar şeref tablomuz olan Galiçya , bağımsızlık ve milli benliklerinin devamını sağlayan Osmanlılar için, 'Bizim hürriyetimiz, Türk atları Vistül nehrinden su içtikleri müddetçe bakidir' Sözünü söylemişlerdir. İşte bu söz, kendi egemenlği olmasa da Osmanlı sınırları içerisinde bir milletin nasıl hür ve adil yaşayabileceğinin göstergesi olmuştur.
'Çanakkale içinde vurdular beni /Ölmeden mezara koydular beni /Of gençliğim eyvah. Çanakkale içinde Aynalı Çarşı /Ana ben gidiyom düşmana karşı /Of gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir uzun selvi /Kimimiz nişanlı kimimiz evli /Of gençliğim eyvah'
Metre kareye 6.000 mermi düştüğü ve kurtuluş mücadelesinin en kanlı sahnesinin yaşandığı Gelibolu, düşmanın Osmanlı'nın Devlet-i Kalbi İstanbul'u işgal için mutlaka kırması gereken bir kapıdır. Balkan Savaşlar'ından sonra yorgun düşmüş ordudan büyük bir mukavemet beklememektedirler lakin Çanakkale'de gökten yağan gavur kurşunu adedince sağanak sağanak ilahi rahmet yağar siperlerin üzerine ve her anında Anadolu'nun bağrından kopup gelen civanların ana duası ağardı sırtlara...
Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın /Bu toprak bir devrin battığı yerdir. /Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın /Bir vatan kalbinin attığı yerdir /Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda /Gördüğün bu tümsek Anadolu' nda /İstiklâl uğrunda, namus yolunda /Can veren Mehmet' in yattığı yerdir. /Bu tümsek koparken büyük zelzele, /Son vatan parçası geçerken ele /Mehmet' in, düşmanı boğduğu sele /Mübârek kanını kattığı yerdir
Yorumlar
....
Paz, 20/03/2005 - 01:13 — Turgay Kadiroğludevleti aliyeyi osmaniye nin askere almadığı talebe gurubundan galatasaray lisesi öğrencilerinin birbirinden habersiz gönüllü başvurdukları ve hepsinin şehit olduğu yıllar.
"toprağı toprak yapan üstündeki kandır,
vatan eğer uğrunda ölen varsa vatandır"...
kendi adıma bu sözleri tartışmaya açık buluyorum ancak bu toplumun en toplu-m olduğu dönemlerin çanakkale destanının vuku bulduğu yıllar olduğunu düşünüyorum.
destanlar yazmadan da toplu-m olabilme temennisiyle...
...
Pzt, 21/03/2005 - 12:53 — Turgay Kadiroğlusözlerimi (belki yeterince açıklayıcı bir şekilde ifade edemeyişimden) yanlış anladığınızı düşünüyorum. benim kastım Mehmet Akif Ersoy'un "Allah bu millete bir daha istiklal marşı yazdırmasın!" sözü çerçevesinde bir kaç söz idi. buradan mücadeleden kaçmak ya da mücadale etmemeye niyet anlamı çıkmaz. ayrıca yorumum içersinde toplumun en toplum vakitlerinin bu dönemler olduğuna da dem vuruyorken ve ayrıca galatasara lisesi öğrencilerinin şehadetinden söz ediyorken.
elbetteki gerektiğinde mücadele etmek gereklidir. en üst mertebelerdendir şehadet dinimizde. ancak savaşmış olmak için savaşmak yerine daha akıllı çözümler bulmaktır kastım.
tartışmaya açık bulduğum sözler ise yukarıdaki yazı değil, yanlış alıntıladığım ve sizin düzelttiğiniz beyittir.
"toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
toprak için ölmek... nedense salt bu ifadeyi garipsiyorum. belki de idrakımda sorun var.
ayrıca sadece yorum yapmış olmak için yorum yapıyor değilim.
sözlerimi yanlış anlamış olabilirsiniz ve hatta fikirlerimi paylaşmıyor olabilirsiniz ancak bu size yaptığım yorumu değersiz kılma hakkı verir mi burası da aklımda kalan başka bir soru işareti.
söylediğiniz gibi her şeye rağmen muhabbetle..
Çanakkale cephesi
Çar, 23/03/2005 - 02:14 — Ömer IRMAKÇanakkale cephesi muhteşem bir cevaptır.Türk, Kürt, Arap, Acem, Çerkez vd. tek yürek olmuşlar ve düşmana karşı mücadele vermişlerdir.
OSMANLI son demlerinde dahi muhteşemdi.Çanakkale ruhu ile İstiklal savaşı verildi.
Çanakkale zaferi bir kavmin değil, bir milletin(millet-i İbrahim:Hakk'a inananlar milleti) eseridir.
Şehitlerimizi rahmetle, minnetle anıyoruz.
Çanakkale Savaşı'nda öldürülenler Türk'tü! Çünkü Tür
Çar, 23/03/2005 - 04:18 — Eslem MünekkidŞu millet ırk, türklük türkçülük meselesi böyle olur olmaz her yere telmih, kinaye ve göndermelerle yayılıp gidecek, bu sebeple Elif Hanım'ın hoş görüsüne sığınarak şu konuya bir müdahale etmek istiyorum.
İslam dini ırkçılığı hoş görmez desek bu teshis aslın yanında hafif bile kalır, nitekim batıl bir dava olarak niteler. Ancak Türklükten ve Milli mücadeleden bahseden her kişiyi direk ya da dolaylı olarak ırkçılığa temayül ettirirsek bu da hata olur. Çanakkale Savaşı hem ümmetin toplu hem de bu milletin milli mücadelesidir. Çünkü o an saltanat şeklinde dahi olsa bu ümmeti temsil eden tek devlet Osmanlı'dan başkası değildir. Osmanlı'yı kuran ve idaresinde bulunanlar da daha ziyade Türkler'dir.
Bizler Türklük(Türkçülük değil) meselesini, tarihi algılardan soyutlayarak sadece teolojik epistemoloji (sadece epistemolojik de olabilir) ile ele alırsak hata ederiz. Burada İslamcılar'ı yanıltan unsur yine bu olgunun bir ırkın ismi ile anılıyor olmasından başka bir şey değildir. Davasına ırkçılığı karıştıran ya da direk olarak ırkçılık davası güdenlerin sorunu da çok farklı değildir.
Gerek tarihi geçmişini gerekse hali hazırda süregelen sosyolojik verileri göz önüne aldığımızda Türklük meselesinin bir ideoloji olmadığı görebiliriz. Bu durumu, frenklerin bu gün dahi müslümanlara genel olarak Türk diye hitap ediyor olmalarından çıkarabiliriz. Sırplar Bosna'da, aslı kendi ırklarından olan kardeşlerimizi Türk sıfatı ile öldürmüşlerdir. Orada şehit olan ve kafirle savaşan insanların bu sıfattan iftihar etmelerini siz bir yanılgı olarak adlandırabilirsiniz. Bunun, onların vakıf olduklarına bizim vakıf olmamamızdan gayrı başka bir sebebi yoktur. Onların dinleri islam ırkları Sırp, sosyolojik sıfatları ise sadece Türk'tür. Neden? Çünkü Türklük ile Türkçülük bambaşka şeylerdir. (Sırpın müslümanına Boşnak denir, böyle bir ırk yoktur) Bu epistomolojik bir yanılgı olmanın yanında sosyolojik bir hakikattir.
Bunların üzerine sizlere ne olduğunuzu sorsam, çoğunuz bana Müslüman Türk'üm dersiniz. Ya da önce müslümanın sonra da Türk (konu ile alakalı olarak diğer ırklara mensup kardeşlerimi örneklendirmenin dışında tutmak zorundayım). Bu sorunun maksadına binaen şu an bu cevabı verirken taraflardan biri "kardeşim ırkçılıkla suçladın bizi ama biz ırkçı değiliz, önce müslümanız, sonra türküz"; diğeri de "ben de türküm ama bu ırkçılık gütmeyi gerektirmez" demek ister. Biri böyle söylemesine rağmen bir davanın yanına alt bir dava daha eklediğinin, diğeri de ideoloji olmayan bir olguyu ideoloji zannettiğinin farkında değildir.
Şimdi aynı soruyu kendime soruyor ve verdiğim cevabı konu ile ilintilendiriyorum. Ben müslümanım kardeşim. Tali olanların Allah indinde hiç bir kıymeti olduğunu düşünmediğim için bu soruya mukabil bu cevabın yetip de arttığını düşünüyorum. Türk ırzının diğer ırklara nazaran toparlayıcı, kafire kafa tutucu bir takım meziyetleri de olabilir. Bu bir meziyet olmanın ötesinde üstünlük değil, olsa olsa doğru kullanılması gereken -buranın altını çiziyorum- imtihanın farklı bir şeklidir. Allah cc beni dileseydi başka bir ırktan yaratırdı. Ve ekliyorum, Türklük meselesi sizin zannettiğiniz gibi değildir. İsmet Özel "Türk, düşmanla çarpışmayı göze almış kişidir" derken, tarihe bakarak çok doğru söylemiştir. Çünkü tarih, kafirle savaşmayı göze alan başka bir milleti asırlar boyu bize neredeyse göstermemiştir. Bu sancağı başka biri tutar ve onurlandırırsa ne ala.
Üzerimize oynanan oyunları görmek için, ırkçılık meselesinden uzak durmaya gösterdiğimiz özeni, olguları irdelerken de göstermeliyiz. Kafir ümmetin gırtlağına yapışmış, sınırlarımızın dibinde, hatta kandırdığı Kürt ve Türk kardeşlerimizle burnumuzun da dibinde at oynatırken böyle kıyl-u kallerle oyalanmak ne ehven-i siyasettendir, ne de müslümanın ferasetindendir. İsmet Özel hiç bir şeyi başaramadıysa, bunları bize hatırlatmayı başardı ya..
Not; Sözüm Ömer Irmak kardeşime değil. Asla kimseyi kırmak gayesini gütmedim. Son derece mülayim bir şekilde fikrimi serdettim. Bunları birinin yorumunun altına girme ihtiyacı hissettim, burası denk geldi. Tekraren, Elif Hanım'ım affına mahçuben..