renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yâr mi Beceriksiz Mektubun Ucu mu Yanmıyor?

Mektup, bizde genellikle yaygın olmayan bir tür. İletişim bu kadar yaygınlaşmadan önce de "mektuplaşma" adetimiz minimum idi. Asker mektupları ile bildik mektup yazmayı da okumayı da. Bolca selam ve el öpmeden sonra küçücük ve mahcup kelimelerle para istenen satırlar... Okuma ve yazma adeti pek de makbul sayılmadı insanımız arasında. Çok okumayı aklı kaçırma noktasında, yazmayı ise biraz ukalalık biraz ölçüyü aşma olarak gördük. Mektubun külfetine ve "zaman israfına" alışmadan, her köye bir telefon sloganları ile asker ocaklarının koğuşlarına kadar yayılan "teknoloji", yine yakmış yâr mektubun ucunu serlevhasını da nostalji ambarına yolladı. Sonrası malum...

İşin ilginç yanı yazarlarımız arasında da mektuplaşma adeti pek yok. Halbuki bir yazarı tanımada, onun eserlerinin özelliğini, inceliğini ve güzelliğini görmede, iç dünyasını öğrenmede bulunmaz kaynaklardır mektuplar. Batı dünyasında ne kadar yaygınsa bizde o kadar sığ. Yaygınlık, kitaplara yansıyarak daha yakından tanımamızı sağlıyor üstadları.

Kaç kitap var bizim bu türden?

İki elin parmak sayısını geçer mi?

Otobiyografi de öyle. Mektup gibi, mektuplaşma gibi bize samimi bir dünya açacakken "kıtlığını" hissediyoruz. İşte hepsi hepsi bir kaç kıymetli yazarın, kıymetli otobiyografisi... O kadar.

Acaba yazarlarımız kendilerine ait bu özel dünyayı, okurları ile paylaşmak istemiyorlar mı? Kendileri ile alakalı bir sır inşa edip daha mı mutlu oluyorlar? Oysa eserlerini, kendilerini paramparça edip yazmıyorlar mı? Bu ketumluk niçin? Bir Kafa Kağıdı, bir jurnal, bir Waldo Sen Neden Burada Değilsin?... belki de yazarının da tahmin edemeyeceği raddede okuyucu ile yazarın ortak paydaları yaşamasını sağlıyor. Sanki hem mektup hem otobiyografi, yazar - okuyucu sohbetidir kelimelerin dünyasında. Bir dostla sohbet kadar güzel olan ne var ?

Otobiyografi yazmak kolay değilmiş. İnsan, çoğu kez nesnelliğini koruyamazmış, ben-merkezci duruma düşebilirmiş. Olsun. Bunla beraber, bu durumu kavramış, olabildiğince kendini öne çıkarmadan ve fakat kendi hakkını da yedirmeden, yaşadıklarını yazabilir. Hem de çok çok etkileyici bir biçimde. İstensin yeter ki...

Üstadlarımızın birbirlerine gönderdikleri mektuplarına, özyaşam öykülerine öyle ihtiyacı var ki gençlerimizin.

Bunu bir bilseniz?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Sayha'ya Mektup

Yazmak için yaşıyoruz. Yazılmış bir yaşamı tekrar yazıyoruz. Belki de yazılmış olanı karalayarak kirletiyoruz. Yaşam dibsiz bir kuyudur derler. Yazı da öyle.

Mektuplar dediniz. Mektuplar cam gibidir. Kırılabilirler. Devlerin kaderi yazılmıştır onlara. Ama biz devleri öldürdük. Canlarının saklı tutulduğu şişeleri kırdık.

Dünya tarihinin hiç bir döneminde bu denli kalabalık ipsiz sapsızlar ordusunu sırtına daha almamıştır. Yazısız insanları, yazısız toplumlar ve milletler takip etti. Cehaletin de bir şerefi vardı. Ama o da kalmadı. Cahil kim? Veya kim, cahil?

Bilginin de fabrikaları var artık. Durmadan üretiyor. Üretiyor ve tüketiyor. Ortadoğuda yaşananlar üretilen ve üretilmesine devam eden bir bilginin eski bir bilgiyi tüketimi değil mi?

Sayın Sayha... Toplumca bir bellek tutulması yaşıyoruz. Bu Güneş ne zaman açacak belli değil. Gerçekte tutulan Güneş değil. Yaşadığımız bir insan tutulması, kültür tutulması, din tutulması, dil tutulması, kısaca bir hafıza tutulması.

İyi de dünya bir tımarhanedir diye, belleğimizin geri kazandırılması için mi çalışacağız? Hangi bilgiyle? Fabrika üretimi bilgiyle mi?

Doğru buyurmuşsunuz Sayın Sayha, ne yazmasını, ne de okumasını beceremedik. Geçmişi olmayanın geleceği de olmazmış. Rüya toplumlarına döndük. Kaderimiz astrolojik hayvanlarının pencesinde. Geleceğimiz kahfe fincanlarının ters çevrilmiş duvarlarından damlıyor.

Camlar kırıldı aziz dostum. Devler öldü. Mektuplar yakıldı.
Ve bütün bunları biz yaktık. Sen, ben, hepimiz. Bizim ilgisizliğimiz öldürdü onları.

Bana sorasanız Sayın Sayha, gerçekten, ama gerçekten "Yar beceriksiz"dir. Aksi takdirde, her gönül yandığı gibi, mektupların da ucu yanacaktır. Anlaşılan, gönülsüz "yar"larız. Ne idiğü belirsiz aşkın çocuklarıyız. Yazısız (veya nikahsız) aşkların çocukları. Şahidi (mektupları) olmayan aşkların çocukları.

Saygılarımla...

Nadir Marmara'ya Mektup

Eskiden bir mektupta kağıdın en başına "Hu" (O demektir ki Allah manasına gelir) veya "Bih" (Mektubu yerine ulaştıracağına inanılan tılsım) yazılırdı. Sonra "elkap" (gönderilenin derecesine, mevkiine uygun olan sıfatların sıralanması) yer alırve sırası ile "mukaddeme" veya "dibace" (Besmele, Allah'a hamd hal - hatır sorma),asıl metin ve hatime (kalıplaşmış dua ve saygı bildiren sözler) bölümleri bulunurdu. İmzadan önce de "dainiz, kulunuz, el- fakir... min abdi'l - fakir veya el - hakir, muhibb-i muhlis... gibi sözler yer alır; mektupta boş yer bırakılmaması gerekliymişçesine alt, üst ve yanları derkenar ile doldurulurdu.

Bu şekli özellikleri. Bir de muhtevası, çağrıştırdıkları, kendisi vardı mektubun. Bazen en değerlidir mektup. Kuru, yavan, sıradan geçerken günler, hiç olmadık yerden bir mektup çıkagelir. Gözlerimiz, gönderen kısmını arar. Kimden geldiğini bilmek; sevincimizi ve heyecanımızı bir kat daha artırır. Daha zarf yırtılmamış, satırlara gömülünmemiştir. Hatıra yüklü kervanlar, katarlar yük alır, yük boşaltır hatıra pazarımıza. Hayalimizde mektubu gönderen kişinin silüeti belirir. Hep de dostça, hep de mutluca. En zarif çiçekler gibi okşanır, dikkatlice açılır mektuplar. Satırların arasında iki dost "Canım Kardeşim" veya "Sevgili Filan" muhabbete koyulur. Çabucak okunur, biter. Derin bir sessizlik, taze bir içe gömülme...

"-Kimden?" Uygunsuz, zamansız, yersiz bir soru, bu tatlı hülyadan uyandırır bizi. Geçiştiririz soruyu. Büyü bozulmasın, tılsım geri gelsin için tebdil-i mekan eyler yeniden okuruz, yeniden dalarız hülyaya. Hoşça geçirilmiş güzel günler, siyah - beyaz film şeridinden akar yüreğimize.

Araya giren ne Munzur ne Zigana...

Okunan her mektuptan sonra hemen cevap yazma arzusu yakar damarlarımızı. Aklımızda nice anlatılacak mevzu, nice emsalsiz cümleler yüreğimizde. Araya küçük, saçma sapan manialar girer. Televizyonda duyulan bir haber gibi, atlatılan bir kaza gibi, davetsiz gelen misafir gibi. Sonra deriz, sonra yazarım. Uzunca bir süre çekmecede, çantada, bir kitabın sayfaları arasında boynu bükük, mahzun, karşılık bulacağı günü bekler, durur. Belki kıyamete dek. Hiç cevap yazılmaz. Ardı arkası kesilir mektupların. Sonra telefonlar; jetonlar, kartlar girer devreye. Sesi duyulur dostumuzun. Mektup bir umman, telefon klorlanmış bir damla şehir suyu.

Bitiyor azizim, bütün gelenekler gibi, mektup geleneği de tükeniyor. Demir leblebiler olamıyoruz çağın, sistemin çelik dişlileri arasına.

Bu duygular içerisinde aldım mektubunuzu Sayın Nadir Marmara. Ne idüğü belirsiz aşkın çocukları olmamıza kızdım. Beceriksiz yârlar kahretti beni. Boşuna buyurmamış dedim Sümmani:

Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken

Ne çare, dediğimiz oluyor da dediğimiz gibi olmuyor. Baki selam ve dua ile saygılarımı sunuyorum. Vesselam.