renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bu Yasağa Dil Çıkarıyorum !

Kur'ân'a yönelik en ufak saldırı, sarkıntılık, yasak vs. kocaman bir olaydır ve asla üstüne yatılamaz, geçiştirilemez. Dahası, unutulmaz ve unutturulmaz. Kur'ânî kavramların, İçişleri Bakanlığı genelgesi ile yasaklanması da öyle. Bunun yenilir yutulur bir tarafı yoktur ve bu işgüzarlığı yapan her kim ya da kimlerse bu yapılanı izah etmek, aylardır bu konuda açıklama ve tashih bekleyen Müslüman kamuoyunun tepkisini dikkat alıp gerekeni yapmak zorundadır.

Yenişafak gazetesinden Sami Hocaoğlu dünkü köşe yazısına bu cümlelerle başlıyor. 15 Ocak 2005'te ajanslara düşen "Yasak kavram genelgesi" (1) haberinin yankıları hala sürüyor. Bu genelge iptal edilene kadar da tepkimiz sürmeli. Akla ve mantığa uygun olmadığı gibi insan haklarına, din ve vicdan özgürlüğüne de aykırı olan bu yasaklar en başta Başbakan Tayyip Erdoğan'ın günahları hanesine yazılacaktır. Kendi tabiriyle "halk bunları affetmez".
"Neler oluyor böyle? "Cemaat" dedi diye mümin dedi diye, münafık kelimesini kullandı diye öğrenciler hakkında rapor mu tutulacak? Şehit kelimesini şura kelimesini tevhid kelimesini kullanmak nasıl yasaklanır?
Binlerce resmi imamın bulunduğu bu ülkede imam demek suç mu olacak cemaat kelimesi telaffuz edilince rapor mu tutulacak? Yaşar Nuri hoca şirkten tağuttan bahsettiğinde ertesi gün bir öğrenci ondan öğrendiklerini arkadaşlarına anlatınca suç mu işlemiş olacak? " (2)

Bu satırlar İktidar partisi AKP'nin milletvekili ve aynı zamanda Yenişafak gazetesi yazarı Resul Tosun'a ait. "Dindarları incitmemek" başlıklı 15 Ocak 2005 tarihli " yazısında ilk defa O dikkat çekmişti bu genelgeye. Ve mensubu olduğu partinin bir icraatını gazetedeki köşesinden eleştirerek bu hatadan dönülmesini istemişti..

Görüldüğü gibi olay çok vahim. Bizi de birinci derecede ilgilendiriyor. Bu "skandal genelge"yle, sitemize isim olarak seçtiğimiz "cemaat" kelimesi, okullarda, kamu kurum ve kuruluşlarında zikredilmesi yasaklanmış oldu. Konuşulması, yazılması yasak olduğuna göre ziyaret etmek, üye olmak tehlikeli, terör örgütlerinin eline koz verici, illegal örgütlerin ekmeğine yağ sürücü, dindarları incitici (!) olmalı.

Gizli olduğu gerekçesiyle milletin vekillerine bile gösterilmeyen genelge acaba neye hizmet ediyor? Bir miktar akıl ve mantığa sahip, orta zekalı her insanın "illegal örgütlerin farklı anlamlarda kullanması" gerekçesinin bu genelgeye haklılık kazandıramayacağının bilincinde olduğunu düşünüyorum.

Resul Tosun'un yazısından 2 ay sonra Ali Bulaç konuyu tekrar gündeme getirerek "Dinin dilini zayıflatmak" başlıklı yazısında;

"Genelge kapsamında yasaklanan kelimeler, İslami literatürün belli başlı terimleri, yani anahtar kavramlar. Büyük bir kısmı Kur'an'da geçiyor. Dini hayatın giderek zayıfladığı bir ülkede temel dini kavramlara da yasak koymak, insanları sadece dini evrenlerinde değil, genel olarak gündelik hayatlarında da lal (dilsiz), hafızasız, köksüz hale getirmenin başka yoludur. (3) diyerek genelgenin ne gibi snuçlar doğuracağına işaret ediyordu.

Halkın inancıyla, değerleriyle, yaşantısıyla hiçbir alakası olmayan suni gündemleri sürmanşet yapabilen boyalı basının köşe başını tutmuş, dört köşe yazarlarının ilgisini çekmeyen böylesi önemli bir konu hakkında Türker Alkan Radikal gazetesinde "İnatçı felaketler" başlıklı yazısında tepkisini şöyle dile getirmişti:
"Ali Bulaç dünkü yazısında bu konuyu ele almış ve 'Dinin dilini zayıflatmak' başlığını kullanmış. Belki dinin dilini zayıflatmak gibi bir sonuç yaratabilir. Fakat, daha önemlisi, ciddiye alınıp gerçekten uygulanacak olursa, böyle bir genelge bütün düşünce hayatımıza ciddi bir darbe vuracaktır.

Yasaklar listesine alınan sözcükler olmadan bugünkü tartışma ortamında konuşmak ve yazmak mümkün müdür? Hem çocuklara zorunlu din dersi koyacaksınız, hem de bu derslerde kullanılması zorunlu olan sözcükleri yasaklayacaksınız, bu nasıl olur? İşin daha da akıl almaz boyutu, demokrasi havarisi olarak ülke yönetimine talip olan AKP iktidarının bir taraftan basını baskı altına alacak yasal düzenlemeler yaparken, bir taraftan da konuşulan dili yasaklayacak kadar otoriter bir yola sapmasıdır. 'Okullarda tartışmalı eğitime geçilecek, ezbercilik sona erecek,' sözleri de unutulmadı. Okul dili böyle yasaklanarak mı bütün bunlar gerçekleşecek, bilmiyorum." (4)

Yazımı başladığım gibi yine Sami Hocaoğlu'nun cümleleriyle bitirmek istiyorum:

"Düşünsenize, "mümin" kavramını kullanmadan İslam hakkında üç beş kelam etmek mümkün mü? Hele Kur'an'dan birkaç ayet okumak, ya da onları açıklamak? Kur'an'da bu kelime kadın-erkek, tekil-çoğuluyla 85 kez kullanılır. Türevleriyle bu kullanım 300'ü aşar. Onun karşıtı "kafir" de öyle. Bu da 160'a yakın yerde kullanılır. Türevleriyle birlikte sayı 500'e ulaşır. "Şehit" kelimesi yasak. Peki şehitliği "genç belleklere" nasıl anlatacaksınız? Şehit ve şehadeti kullanmadan Çanakkale'yi nasıl anlatacaksınız? Kurtuluş Savaşı'nı nasıl anlatacaksınız? Bu vatanın neden ve nasıl vatan olduğunu nasıl anlatacaksınız?"(5)

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

1-http://www.tercumangazete.com/hoku.aspx?id=19142
2-http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/ocak/15/rtosun.html
3-http://www.zaman.com.tr/?hn=150030&bl=yazarlar&trh=20050307
4-http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=145814
5-http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/mart/21/shocaoglu.html

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Hasan Aycın abimizden bir çizgi / Bizden bir yorum


Soruyorum;

Bizleri kırarak yukarılara yukarılara daha da yukarılara tırmanıyorsunuz.

Bir gün bu merdivenin basamaklarından aşağıya doğru inmek durumunda kaldığınızda bizden kimi bulmayı ümit ediyorsunuz?

Allahtan bulsunlar!

Sloganlardan hiç hoşlanmam. Düşüncesiz ve rencide edici bir yapıları vardır. Ancak bazen "iktidar" dediğimiz kimselerin yaptığı öyle icraatlar görüyorum ki, içimden düşünmeden slogan atmak ve hatta "küfretmek" geliyor. "Küfür ruhun yelpazesidir" demiş ya hani Can Yücel, işte aynen öyle.

Akp'nin yaptığı yutulur cinsten değil ve zaten kimse de yutmayacak bunu. Kimileri söylevleri ve yazılarıyla iktidara yüklenecek, kimileri de sandık başlarında gösterecek tepkisini. Ama mukaddeselere el uzatmaktan farksız olan bu genelgenin kabulü, er geç iktidarın tepesinde patlayacaktır.

Yapılan bu menfî icraat karşısında söylenecek onlarca cümle, yazılacak onlarca paragraf dururken, ben sükûnete bürünüp "Allahın adaletini" beklemeyi yeğliyor ve "Allahtan bulsunlar" diyip köşeme çekiliyorum.

Şadan Bey, bu arada yazınız için de teşekkürler. Bu konuyu gündemde tutmak bence gayet yerinde bir davranış olmuş.

Umutla.

...

Öğrendiğim bir şey var yakın geçmişin siyasetini aklımda karıştığımda. Ne gelirse bizden bize geliyor. Ya biz, biz olamıyoruz; ya da bizden olanlara gereğinden fazla güvenip her yaptıklarını mübah sayıyoruz; ya da en kötüsü gerekli ve yeter denetimi yap(a)mıyoruz.

Yakın zamanda arkadaşımdan tepki aldım az sonra yazacağım cümle için. Aman sloganlaştırma diyordu. Olsun ben yine söylemeye devam edeceğim."Hiç Kimse Bizim olmasın, Herkes İşini Yapsın, Herkes İşini İyi Yapsın."

Doğuştan kazancımız olan dini özgürlüklerimizi, geri vermesini umduğumuz AKP den böylesi bir tavır. İktidar olarak bugüne kadar çözemedikleri başörtüsü ve imam hatipler gibi konularda artık toplumun beklentileri bile makul(?) düzeye gelmişken, bu kadarı da fazla sanki.
Komplo teorilerini çok sevmem. Ama aklıma başka bir şey gelmiyor artık...

dili başkalaştırma/dönüştürme ya da yuvarlaklaştırma/yu

Şadan Ercan'ın hazırladığı yazıda dilimize yapılan acımasız bir müdahaleden yola çıkılmış. Bize ait olan ve onlar olmaksızın kendimizi ifade edemeyeceğimiz -ilk planda- 45 kavram yasaklanmaya çalışılıyor.

Pekala bizim dilimize müdahale edip dilimizi yuvarlaklaştırmaya ve yumuşaklaştırmaya teşebbüs eden iktidar nasıl bir dil kullanıyor?

kaşif'in değindiği noktadan hareketle bir örnek vermek istiyorum. Malum olduğunuz üzere mevcut iktidar epey bir süredir başörtüsü sorununun çözümü için bir kavram üretti kendince : toplumsal mutabakat.

Yusyuvarlak bir laf işte. Ne demek bu toplumsal mutabakat? Hangi toplum? Ne mutabakatı? Kim kiminle mutabık olacak? Mutabık kalmamız gereken husus ne? Yani nedir Allah aşkına bu toplumsal mutabakat dediğiniz şey? Sayın Başbakan çıksa da şunu bir izah etse ya.. Yok etmez.. Niye? Maazallah netleşiverirler sonra.. Nelerine lazım.. yuvarlaklık, yumuşaklık ve muğlaklık dururken:)

Şimdi bizden istedikleri şey ne? Dilimizde güya keskin buldukları tabirleri yuvarlatarak yumuşatmak.

Bakınız ilginçtir ki Amerika bu kavramlar bütününden yola çıkarak terörün İslam'ın ruhunda varolduğunu iddia etmektedir. Dilimizi dönüştürerek bizi başkalaştırmanın, kendisine amade kılmanın peşinde olduklarını bugün kime sorsanız size söyleyecektir.

Ama şunu bilin ki; iki yavrumda hem şehidin ne olduğunu, hem tevhidin ne olduğunu hem cemaatin ne olduğunu, mü'min in kim olduğunu, münafıkın kim olduğunu, kafirin kim olduğunu bileceklerdir. Genelgeniz benim kale gibi evimde sökmez bilesiniz.

Kusura bakmayın sayın iktidar QAZAQ sizin kadar yumuşak olamaz! Ve QAZAQ nasılsın sorusuna hiçbir zaman yuvarlanıp gidiyoruz diye cevap vermez!

Demokrasi havarileri ........

"Suçluların hepsini Taviz ana doğurmuştur", ne kadar doğru bir sözdür bu, taviz bir kere verildimi ardı arkası kesilmez, hep daha fazlasını hep daha çoğunu ister...
Şöyle başlanır tavizlere, "biz islamın daha iyi bir yere gelmesi için bu olayı böyle uygun gördük, yani hikmetli davrandık, takiyye uyguladık, biz yapıyorsak vardır birşey" şeklinde.
Birileride hep alkış tutar," Onlar" yapıyorsa vardır bir hikmeti !!!
Baksanıza hikmetler teker teker dökülüyor...
Şadan Beyin yazısı bana yıllar evvel Gülay Göktürk´ün yazmış olduğu köse yazısını anımsattı.
Gülay hanım kendisiyle röportaj yapılan örtülü bir genç kızın "başörtü benim demokratik hakkımdır" sözleriyle islam ile taban tabana zıt bir sistemi kucaklayarak örtüsüne sahip çıktığını duymuş olacak ki söyle diyordu ; "Bırakın kapalı kızların örtüsüyle uğraşmayı onları demokrasinin sıcak kucağına çekmek, bizim kavramlarımızla düsündürmek, bizim kurumlarımızda çalıştırmak, bizim dünyamızın birer elamanı yapmak varken neden uyandırıp kendi kavramlarına sahip çıkmaya yönlendiriyorsunuz?"
Gülay hanım bu işin farkındaydı yani insanları bir düsüncenin kollarına nasıl atabileceğini, serumu damla damla nereden vereceğini biliyordu.
insanlar kelimelerle düsünür ve kelimelerin dönüstürücü kuvvetleri vardır, yani zamanla düsünceye dönüsürler, benimsersiniz sizden bir parça olur. Bu genelgeyi çıkaranlar Gülay hanımın yazısından ögüt almış olacaklar ki, işi kökünden halletmeye karar vermişler, yani insanları düsündürmemek için kelimeleri ellerinden almanın daha kestirme bir yol olduğunu düsünmüşler.
Kelimeler yoksa düsüncelerde yok!
Bu kadar kolay olmamalıydı, yani bu işi buralara kadar getirememelilerdi diyorum, ama
işe tavizle başlayan birilerinden kavramlarına sahip çıkmalarını beklemek komik olur.

"Rabbinizden size indirilene uyun, O´ndan başka VELilere uymayın ne kadar az düsünüyorsunuz". (Araf/7).

Kamus Namustur, Kamusu Yitirmişsek Namusumuzu da Yitirmişizdir

Nadir Marmara siteye ilk dahil olduğu günden bu yana meselelerin hep arkaplanlarına dair cümleler sundu bizlere. Dosttu acı söyledi. Verilen bir istikamette, açılan bir kanalda zahmetsizce ve farkında olmaksızın sürüklenirken böylesi hatırlatcıların varlığı sevindirici oluyor doğrusu.

Gerçekten de bir dil kaygısı taşıyor muyuz? Dilimizi, kültürümüzü, dinimizi korumak gibi bir davamız var mı? Yoksa birilerinin zoruyla veya isteği ile alınmış kararların gündeme gelmesi ile günün lafı bu olsun babından mı konuşuyoruz?

Üstat Cemil Meriç "dil, benim namusumdur" diyordu.
Gerçekten öyle mi?
Dilimiz namusumuz mu?
Şayet öyle ise, anlaşılan bizim dilden önce bir "namus" sorunumuz vardır!

Nadir Marmara yukarıdaki soruları sorarken tartıştığımız mecranın sorgulanması gerektiğine de aslında vurgu yapmış oluyor.

Dilin canlı bir varlık olduğuna dair kimi tanımlamalara rastlamıştım epey bir süre önce. Şimdi daha iyi anlıyorum bunu ve tasdik ediyorum. Evet dil canlı bir varlıktır. Tıpkı hayat gibi. Dil ve Hayat.. Dil ve Eylem.. Dil ve eylemin birbirleri arasında oluşturdukları farkın açısal büyüklüğü namus problemine de aslında işaret etmektedir. Eğer namus, ahlak kurallarına karşı beslenen bağlılık,dürüstlük, doğruluk ve iffet ise ve eğer ahlakı, yaratılış ve fıtrat bağlamından koparmaksızın ele almayı başarabiliyorsak dil ile eylem arasında oluşan paralelsizliği namus problemi olarak adlandırabiliriz. Yani söylediklerimiz, yaptıklarımızla bağdaşmayan şeyler ise bu böyledir. Mesela; kalu bela'da verilmiş bir söz vardır. Ve şimdi yaşadığımız bir hayat. Bu meselenin özüdür. Dil ile ifade edilen şey hayatla anlam kazanır. Hayatla anlam kazanamamış bir dil ise hayatın alıp götürüşü ile dönüşür, başkalaşır. Dil ise Allah'ın bizimle konuştuğu ve bizim hayatı nasıl anlamlı kılabileceğimize dair yöntemi oluşturmak için kullanmamız gereken kavramlar etrafında oluşmalıdır. Hayatımız ise bu dilin etrafında..

Nadir Marmara'nın soruları çerçevesinde cevaplar aradığımızda yüzleştiğimiz sonuç günübirlik hareket ettiğimiz gerçeğidir.

Oku! merkezli buluşma..