Canımızı çok yaktılar.
Bu can yanması çocukluğumdan bir cümleyi ardına takıp avunulacak bir yanış da değil. Çocukluğumdan hatırlarım, anneannem canımın en çok yandığı zamanlarda biraz da latifeyle "geçince bir şeyciğin kalmaz yavrum" diyerek beni avutmaya çalışırdı. Ve gerçekten de geçince bir şeyim kalmazdı. Aynı anneannem bugün bu cümleyi torununa kuramıyor. Çünkü canımızı çok yaktılar.
Canların yanışını resmeden Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları adlı kitap canı yanan bir kız kardeşimizin (Gülşen Demirkol Özer) kalemi ile yazılmış. Canı yanan bir yayıncı (Ali Kemal Temizer) tarafından canı yanan bir yayınevinin (Beyan Yayınları) 382. kitabı olarak neşredilmiş.(1) Kitabın kapağının da canı yanan ve hala yanmakta olan bir arkadaşımız (Rumeysa Arslan) tarafından yapıldığını öğreniyoruz.(2) Kitabın kapağı ile göz göze geldiğinizde iç sayfalarını açmaya dair cesaretinizi yokluyorsunuz önce. Ben herkesin bu tereddütü bir an da olsa yaşayacağını düşünüyorum. Karanlık bir sorgu odası, tepede asılı duran ve kurbanın tepesine tepesine sararmış ışıklarını bırakmaya kurgulanmış bir lamba ve gitgeller arasında yapayalnız bırakılmış olmasına rağmen onurunu ve hicabını ayakta tutmaya çalışan bir arkadaşımız. Elim titreyerek çevirdim kitabın kapağını.
"Gülşen Demirkol Özer, 1975 yılında Bursa'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Bir yıl MEB bünyesinde öğretmenlik yaptıktan sonra, başörtüsü nedeniyle meslekten men edildi. Evli ve bir çocuk annesidir."
Başörtüsü nedeniyle meslekten men edildi cümlesini ister istemez birkaç kez okuyor gözlerim.
Ve bir ithaf;
"Kardeşim Nurşen, dostlarım Macide Göç ve Özlem Özyurt anılarına.."
Kitabın hazırlığı esnasında 30'a yakın öğrenci ile birebir görüşülmüş. Bunun dışında sayısız tanık ve gözlemcinin konunun ana hatlarının belirlenmesinde önemli bir rolü olduğu ifade ediliyor. Kitabın tamamının, ikna odalarından yolu geçen kızların anlattıklarından yola çıkılarak oluşturulmuş bir çerçeveden oluştuğunu söyleyebiliriz. Doğrusu çerçevenin meselenin özünü yakalamamıza dair verileri dimağımıza yerleştirecek tarzda kurgulanmış olmasının başlı başına bir övgüyü hak ettiğini düşünüyorum.
TDK nın sözlüğünde ikna kelimesi şu şekilde tanımlanmış : "Bir konuda birinin inanmasını sağlama, inandırma, kandırma". Kandırma tabirini bir kenara bırakırsak ikna kelimesinin genel anlamı itibariyle olumlu bir yanının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 1998 yılında İstanbul Üniversitesinde kurulan 8 metrekarelik odalarda yapılanın adına ikna denilmesi, bildiğimiz bir kavramın zihnimizde yer alış şeklindeki olumluluktan faydalanarak bir zorbalığı masum göstermekten başka bir şey olmadığını göstermektedir. Bu noktayı yazarın şu şekilde ifadelendirdiğini görüyoruz :
"Bireyi; kuşku, umutsuzluk, yalnızlık hislerine ve vazgeçilmezleri arasında tercihe sürükleyen davranış biçimine, aslında, ikna adını vermek doğru değildir. Bu bağlamda Türkiye'de ikna odaları adı altında gerçekleşen tavrı konu ederken, psikolojik bir baskı biçimi olarak ikna kavramı kullanılacaktır."
Kitabın girişi döneme ait bir yaşanmışlıktan örnekle başlıyor. Burada geçen şu ifadeler ikna odalarının aslında neliğini de ortaya döküverir nitelikte;
"..Senden sadece başını açmanı istiyoruz dediğinde kendime geldim. Benden ne istediklerini anladım. Kadın sürekli konuşuyordu. Kafam karıştı. O sırada kameranın cızırtısını fark ettim. "Bu kamera neyi çekiyor?" dedim. "Şenliği çekiyor." Diye yanıtladılar. "Bu şenlik mi? Evet, şenlik." İşte o an kan beynime sıçradı. Bağırmaya başladım. Susun, çekmeyin istemiyorum. Kendimi dışarı atmaya fırsat bulamadan, beş altı kişi etrafımı sardı. Aralarında polis de vardı. "Demek gerçekten zorla baş açtırıyorlar" diye düşündüm..."
Kitabın üçüncü bölümünü İkna Metodları ile detaylandırılmış. Burada yer alan alt başlıkları sıralanan metodlardan bazılarını kitapta geçen ifadelerden faydalanarak alıntı yapmak istiyorum.
Etiketleme
"İki duygu aslında çelişiyor. Yapılanlar adi bir suçtan ya da şahsi bir ayıptan dolayı değil, Allah'ın emrine teslim olmaktan dolayı yapılmaktadır. Allah rızası için bu duruma direnmem gerektiğini düşündüm. Bu yüzden kendimi çok güçlü hissettim. Çok gurur duydum. Ama diğer yandan, bir kategoriye konarak muamele gördüğüm için kendimi çok aşağılanmış hissettim.."
Bir Seçime Zorlama
"..'Önünüzde tek şart koşuluyor Ya okuldan ayrılıp rezil olacaksınız, ya başınızı açacaksınız. Burası Türkiye'nin en iyi okulu' gibi şeyler söyleyerek kaybettiklerimizi saydı.."
Kitap bu metodu iki seçenek arasında tercih yapma potansiyeli bulunduğu varsayılan ve hal-i hazırda 8 metrekarelik bir odaya da sıkıştırdıkları genç bir kızın tepesine çullanma girişiminde kullanılan en can alıcı baskı unsurları arasında gösteriyor. Ya okul.. ya başörtüsü...
Lakin bu metod herkes için ikna edici bir yöntem olamayabiliyor. Şöyle ki;
"Yazık değil mi? Son sınıfa gelmişsin. Ne güzel mezun olursun kariyer yaparsın v.b. şeyler söyledi. Ama benim İHL'li olmadığımı ve İtalya'da okuduğumu örenince tamamen değişti..."
Yalan
"..Belli bazı sorular var. Ailende örtülü var mı? Kur'an'da örtü yok, niye örtünüyorsun?..."
"..Oraya gittiğimde ilahiyattan bir öğretim üyesi Kur'an-ı Kerim'de başörtüsünün olmadığını, bahsedilen ayetin ziynet ile alakalı olduğunu, dolayısı ile başörtünün gereksiz olduğunu söyledi...."
İddia
"..Nasıl örtündün, kendi isteğinle mi? tarzındaki sorulardan sonra,sağlığın için iyi değil başörtüsü. D vitamini kemiklerin için gerekli ama alamıyorsun, saçların da sağlıksız oluyor tarzında sözler söylediler.."
Düşman Tespiti
".. Avcılar kampüsünde kamera ve film çekmeye başlanır gibi bir ortam var. Ailemizi soruşturuyorlar. İnancımızı yargılıyorlar.."
Otoriteye Sığınma
"Dünyanın ve bu ülkenin sahibi gibi davranıyorlardı. Egemen güç olduklarını hissettiriyorlardı. "bu kararları biz koyduk buna uyacaksınız" diyorlar ve kendilerini tartışılmaz bir yere koyuyorlardı."
Övgü
"Türkan Saylan "çok güzelsin niye böyle kapanıyorsun, bu güzelliği niye kapatıyorsun" dedi.
Tehdit
"Başını açtıktan sonra, benim koluma gireceksin, birlikte okulun içinde bir tur atacağız dedi. Aksi takdirde, 1 aydan 6 aya kadar uzaklaştırma alıyorsunuz. Bu devam etmek istemeyen öğrenci için mesele değil. Ama devam etmek isteyen için çok önemli."
Tecrit
"Yalnızlık hissettim. Moralim bozuldu.."
Teklif
"Sana burs veririz. Bu okulda daha iyi bir gelecek sağlarız. Yani vakıflardan, şuradan buradan sağlanan bursların dışında, Rektörlük bursu veririz deniliyor. Ayrıca iş imkanları sağlanıp, okulda kalabilirsin, kariyer yapabilirsin şeklinde şeyler de söyleniyor. Daha çok parayla ilgili teklifler."
Kitabın dördüncü bölümüne ilişkin olarak şöyle büyük bir cümle kurarsak sanırım bölümü anlatmış oluruz;
Bir işkenceci olarak iknacı, mahremiyete saldıran, kendisini sistemle özdeş gören, kendisini üstün gören, güçle belenen bir güvene sahip, gönüllü olarak çalışan, öğretmenliğini ikna aracı olarak kullanan, memur psikolojisine sahip, başörtülüleri hasta kabul eden, nefret sahibi, aşağılama arzusu ile yanıp tutuşan, kaybetme korkusunu da yaşayan, bilinçaltını açığa vuran, yalanı içselleştiren, İslam'ın gönüllü kabullenildiğine inanmayan, küçümseyen, değersiz gören, hafife alan, bilgisiz, tehlike algısı ile teyakkuz halinde, başörtüsü üzerinden dini reddeden ve asla iyi olamayacak bir kişidir. Bu cümlede kullandığım tabirler kitabın dördüncü bölümünü oluşturan başlıklardan ibarettir.
Şimdiye kadar içeriğine dair seçkilerde bulunduğumuz kitabın beşinci ve altıncı bölümünde bir kırılma noktası üzerinden hareketle ikna edilenler ve edilemeyenlerin ele alınışını görüyoruz. Bu bölümler de yine öğrencilerin ifadelerinden yola çıkılarak hazırlanmış. İkna edilenler için "Neyi Kaybetmek İstemediler?" başlığı tercih edilmişken, ikna edilemeyip okullarını bırakanlar için "Neden Okullarını Bıraktılar, Neyi Göze Aldılar?" başlığı seçilmiş. Bu başlıklarda yer alan soruları muhataplarına yönelttiğimizde elbette ki tek bir sonuçla karşılaşmayacağımız bir gerçektir. Her insanın ayrı bir gerekçeyle hareket ettiğini varsayabiliriz. Ancak sosyolojik anlamda meseleyi ele alma mecburiyeti içerisinde isek bir kategorizasyona da ihtiyaç duymaktayız. Gülşen Hanım'ın öğrencilerin tercihlerine ilişkin bölümlendirmeyi başarılı bir şekilde ortaya koyduğunu söyleyebiliriz.
Bu kitaba görüşleri konu kızlardan birisi olan Nevin Öner'in söylediklerini kelimesi kelimesine alıntılamadan geçemeyeceğim:
"Tam ayrılırken, başıma çok kötü bir şey geldi. O ana kadarki tüm rahatlığımı yok eden bir şey. Çıkış için geçmem gereken kontrplak kapıyı açmaya çalıştım ama açamadım. Sanıyorum sıkışmış, ama o an, çok kötü şeyler düşündüm. O ana dek pek ciddiye almadığım bu odanın, gerçekten ikna odası olduğuna inandım. Beni ikna etmeye çalışan bir bayandı ama demek ki ikna edemeyince, kapı kilitleniyor ve açmıyorlar diye düşündüm. Başıma bir şeyler geleceğini düşündüm ve telaşla kapıya vurmaya başladım. Sonra dışarıdan bir görevli gelerek açtı. Dışarı çıktım ve dünyam birden genişledi..."
Bu cümleler bana Amin Maalouf'un Afrikalı Leo kitabında yer alan "Allah'ın ülkesi çok geniştir" cümlesini anımsattı.
Kitabın en can yakan bölümü olarak yedinci bölümü adlandırmakla sanıyorum hata etmiş olmayız. Yedinci bölüm "Öğrencilerin Psikolojisi" başlığını taşıyor. Uzun Vadeli İşkence, Hakkın Gaspedilmesi, Suçluluk Hissi, A-sosyalliğe İtilme, Başarıyı Etkileme, Çatışma, Utanç, Ağlamak, Algıda Değişmezlik ve Seçicilik, Uyku Sorunları, Hastalanma, Korku ve Endişe, Yalnızlık başlıklarında ele alınan sorunlar yumağına dair çözümlelemer aşağıda bazı örnekleri verilen beyanlardan yola çıkılarak oluşturulmuş.
"O dönemden bugüne kalan izler, şakaklarımda kapatamadığım beyazlamış saçlarımda gizli. Kendi kendime terapi yapıyorum ama bundan sonrası da beni ürkütüyor."
"Okul idealimdi. Hayatımı sürdürmek için bir meslek verebilirdi bana. Benzer kapasitede olduğumuz kişiler için yolun açık olması, bizler için ise kapalı olması beni üzüyor. Yüksek yapmak ve üniversitede kalmak isterdim oysa."
"İlk dönemin acısıyla, daha çok Kur'an-ı Kerim okudum. Sanırım zamanla yaptığıma alıştım ve ibadetlerim normalleşti. Fakat, yaptığımın günah olduğu duygusu hiç değişmedi. Ailem biraz destek olsaydı, asla bunu yapmazdım. Peruk bence iğrenç bir şey. İnsanlar bakınca irkilebilir. Bunu biliyorum ve özellikle tercih ediyorum. Ve belki böyle olmasa, nefsime yenilebilirdim. Bunun olmasından çok korktum. Her gün, aşama aşama başörtülü olmamayı kanıksamaktan ürktüm. Oysa bu duygumu korumak istiyordum."
"İnsanda heyecan gidiyor. Okulda, sosyal faaliyetlerde daha çok etkili olabilecekken, İstanbul Üniversitesi'nde okuyup, yasaklı olmak, beni toplumda kenara iten, incinen bir insan haline getirdi. Bir çok şeyin tadı gitti. Sadece derslerini verip geçmeye çalışan insanlar haline geldik. Başını açarak okuyan pek çok insan için bu söylediklerim geçerli. Alışmak çok zor.."
"Başımı açtığım ilk gün sınav boyunca ağladım. Soruları hatırlamıyorum."
"Çocuklarımla ilgili problemler yaşadım. Kızım 5 yaşlarındaydı. Ben ağlarken beni teselli ediyordu. Anne sen üzülme, Allah onları cezalandıracak diyordu. Oğlum 6 yaşlarında bana anne sen açık mısın, kapalı mısın? Diye soruyor. Utanıyorum, ona ne cevap verebilirim. Neden sorduğunu sordum. "Anne, sen okulda açıyorum diyorsun ya" diyor. Çocuk bunları duyuyor."
"Yerin dibine giriyorsunuz. O kadar berbat bir şey. Diğer zamanlarda bile, hemen okulun karşısında açıp, okula koşuyoruz."
"Dışarı çıktığım zaman sarılıp ağlamak istiyordum, başka hiçbir şey yoktu. Sadece sarılıp ağlamak istedim.."
Kitabın son bölümünde belki de doğal bir soru olarak kendimizi içerisinde bulduğumuz "Başarılı Oldular mı?" sorusu ile karşılaşıyoruz. Kitap boyunca devam ede gelen ilginç tespitler burada da gelip yakalıyor bizi.
Ve kitabın sonuç cümleleri :
"İkna odalarında kişinin rızası olmadan yapılan psikolojik müdahaleler, gayri ahlaki olmakla birlikte, ne tıbbi, ne de yasal mazeretle izah edilemez. Manevi bir zorbalık olarak, bilinçleri şartlama uğraşısı, ahlaki bir suç kapsamındadır. Nasıl ki, Manisa'da öğrencilere işkence eden (memur) polisler, haklı olarak yargı önüne çıkarılmaya zorlanmışsa, buradaki (memur) psikologlar da yargılanmalıdır.
Tarihe sessiz sedasız kaydolan bu cürümde, öncelikle muhataplarının bundan davacı olma sorumluluğu vardır. Televizyon ekranlarında "yardım ediyoruz" masalını anlatan, işlenen suçu meşru imiş gibi gösterenlerin pervasızlıkları, hukuken mahkum edilmeli, bu suçun örtbas edilip tarihe karışması engellenmelidir.
Tarih, iknacılar ile direnenleri, bir kez daha sayfalarında yan yana getirdiğinde, şüphesiz zalim ve mazlum sıfatlarını doğru olarak yazacaktır. Ancak, bu tarih sayfalarında, gelecek nesillerin, suskun ve sineye çekilmiş bir işkence olayı ile değil, hakkını sonuna dek aramış doğruların peşinden koşmuş, yaşadıklarının hesabını sormuş, başı dik mü'minler ile karşılaşması bugün yaşananların hasır altı edilmemesiyle mümkün görünüyor."
Bu kitap tarihe bir kayıt düşmek demektir. Bu kayıttan bir cümle hiç gitmiyor kulaklarımdan. "Anne sen üzülme, Allah onları cezalandıracak" Evet amenna.. onlar cezalandırılacak. Ah be güzel kızım! Bir de bana dön yüzünü de söyle, bize ne olacak?
----------
(1)Kitabın Künyesi :
Kitabın Adı : Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları
Yazar : Gülşen Demirkol Özer
Yayın Evi : Beyan Yayınları
Kapak : Rumeysa Arslan
Yayın Tarihi: Mart/2005
Yayın Yeri : İstanbul
İrtibat Tlf.: 0212 512 76 97 / 0212 526 50 10
internetten sipariş ver
(2) Bu ifade 05/05/2005 tarihinde, tarafımca edinilen bilgiye istinaden yazıya sonradan ilave edilmiştir.
Yorumlar
iyi de yusuf kardeş...
Çar, 23/03/2005 - 11:41 — özgür tenaySevgili yusuf,
kitap tanıtımın için teşekkür ederim şahsım adına..
bir duyarlılığı sürdürmek anlamında önemli bir çalışma olduğunu da zannediyorum. okuyacağım inşallah.
yalnız bir mesele var ki kusura bakma anlayamadım...
şöyle demişsin;
"Bu cümleler bana Amin Maaloufun Afrikalı Leo kitabında yer alan Allahın ülkesi çok geniştir cümlesini anımsattı. "
Nasıl yani birader!
Bu cümleler sana bizatihi Kur'an'da vurgulanan Allah'ın arzı geniştir mealindeki ifadeyi hatırlatsa daha anlamlı olmaz mı? Bu kadar açık vurguyu Amin Maalouf'a dayandırmak, bilmezlik midir (ki Kur'an'la olan muhatabiyetini az çok fark edebiliyorum) yoksa entellektüel bir dışavurum mudur?
Merak ettim..
sağlıcakla kal..
kardeşin zagor
Hamd; Hatalarımızı Onarma İmkanını Bize Bahşeden Allah'ad
Per, 24/03/2005 - 16:57 — Yusuf Armağanİlginiz ve ikazınız için teşekkür ederim. Çok önemli bir hatırlatma olduğunu düşünüyorum. Doğrusu ikazınızı ilk okuduğumda yüzümün kızardığını itiraf etmeliyim. Burada önemsediğim nokta, hatırlatmanın Kur'an'a yöneltmesi kadar hatırlatmanın Kur'an'la olmasıdır.
Hamd; Hatalarımızı onarma imkanını bize bahşeden Allah'adır!
Lakin küçük bir şey söyleyeyim de zeytinyağının ontolojik yapısından az da olsa nasiplenelim. Hatırlatmanızdaki ağır vurguyu keşke yazının mevzusuna ilişkin olarak da yapsaydınız.:) Güzel olmaz mıydı?
Allah'a emanet ol.. selametle..
Ya İçimizdeki İkna Odaları?
Çar, 23/03/2005 - 19:38 — Jerfi QAZAQAktarıldığı kadarıyla yerinde bir çalışma olmuş bu kitap. Gelinen noktanın temellerini görebilmemiz açısından önemsenmeli bu ve benzeri çalışmalar. Yazarından yayıncısına, kapağını hazırlayanından tashihni yapanına kadar emeği geçen herkese teşekkür etmek icap eder.
Burada İstanbul Üniversitesi'nin yönetiminde yer alan kişilerin ve malum sivil toplum örgütü temsilcilerinin egemen güçleri arkasına alıp yüklenişlerine dair cümleler var.
Bir de şu gündemimize girmeli ve işlenmeli bence :
Kızlarımızın evlerinde ve mensubu bulundukları cemaatlerinde organize edilen ikna odaları
Onlarca arkadaşımız okuldaki ikna odaları yetmezmiş gibi bunlara ilmeklenen evlerindeki ve mensubu bulundukları cemaatlerindeki ikna odalarında çetin sorgulamalara tabi tutuldular. Nur Serter'le, Türkan Saylan'la uğraştıkları yetmiyormuş gibi bir de bizim mahallenin iknacılarıyla cedelleşmek zorunda kaldılar. Neşteri birazda içimizdeki ikna odalarına vurmak gerekir diye düşünüyorum.
Yanılıyor muyum ?
'Yusuf a gömleğini ters
Per, 24/03/2005 - 00:02 — zeyneb Ferda'Yusuf a gömleğini tersten giydiremezsiniz' bloğunuz da olduğu gibi bu blokta da ziyadesiyle ciddi bulduğum bir mevzu bu.
Biz 'giydirilen'le değil onun 'aslı' ile mükellefiz. ögrenmeliyiz.
İlim ve feraset müslümanın taşıması gereken özellikler, onlara sahip olduğumuz kadar özgürüz o halde.
Şuan tartışıyor olduğumuz ise aslında hiç tartışacak duruma gelmemesi Gereken'dir.
Sorular ve cevapları hercümerç olup düğümlendiler boğazımda yine..
Ayet-i kerime ışığında bu 'bir gün yada bir bucuk günlük dünya' da herkesin yapması gereken ilk şey kendisine dikkat etmesi diye düşünüyorum .
Yarından sonra kimse kimse için faydalı olamayacak.
ikna odaları beyinlerimizken
Bütün,
varlık için gerekli olanlar,
geçmiş (bugün için özellikle) ve gelecek elbette emrin sahibine aitken. Her şey kesin çizgilerle belirliyken yanlışı kendi içimizdeki odalarda yapıyoruz sanki.
Hayatta muğlak bırakılmış hiç bir emir yok sorumlu olduğumuz. Ve bu kesinlik, bizim için kolaylık demektir.. faydalanabilene.
kitap yaşanan ince ayrıntıların aktarımıyla gayet dikkat çekici. Bir dönemi böylesine sancılandıran acının mazisine bilgiç bir bakış gerek bir de.
selam ve saygılarımla
**göz gerekmez görmeye,
yürek gerek maşuk'a vecde!**
Ben bu çözümleri istemiyorum ve hepsini reddediyorum!
Cum, 25/03/2005 - 03:53 — Günseli ÜmitBugüne kadar hep okumayı seçtim bu tür yazıları, okudum ve sadece sustum. Başörtüsü yasağı ile muhatap olan bir kişiyim, tüm yaşadıklarımın ağırlığı altında susmamın daha doğru olduğunu düşündüm. Korktum çünkü ne yazarsam yazayım seçtiğim yolun savunmasını yapmak zorunda kalacaktım oysa ki bunun savunulacak bir tarafı yok zannımca. Elbette ki benim de var kendime göre sebeblerim, gerekçelerim... Bunların burada söylenmesi gereksiz. Bahsetmek istediğim şey biraz daha farklı...
Zagor Tenay'ın yazısını okuyanlardan belki en çok etkilenen bendim. Belkiyi kaldırıyorum en çok etkilenen bendim. Yaşayan benim çünkü her gün o yerde bu yasakla yüzyüze gelen benim. Çareler üretiliyor her kesim tarafından, her grubun kendine has metodları var veya gerekçeleri... Herkes kendi vicdanını rahatlatma çabası içinde. Hiç kendinizi aldatmayın! Ne bu kitabı hazırlayan kişi, ne bu kitabı okuyan kişi ne de bu yazıları yazan kişiler başörtüsü yasağı konusunda bir şeyler yapmıyorlar. Sadece bu yasağın muhatapları olduklarının farkındalar ancak bu yazıların yayımlanması sadece bu yasakla yüzyüze gelenleri incitmekten başka bir şey yapmaktan öteye gidemiyor. Ne YÖK bunları okuyor ya da okuyacak ne de Tayyip Bey sesinizi duyacak...
Başörtüsü yasağının kalkmamasının bir sebebi de buna muhatap olan kesimin bence birlik içinde olmamalarıdır. Bir kesim "kızlarımızın okullarını bırakmasını" desteklerken, diğer bir kesim "okula peruk ya da şapka gibi başörtüsüne alternatif şeylerle girilmesinin doğru olduğunu", ya da "bunun tek sorumlusu, bu yasağı koyanlarındır deyip başörtüsünün okulda çıkarılmasının caiz olduğunu" söylüyor. Tüm bu sesler bir yerde birleşse belki çare bulunabilir. Peki bu nedir? Başörtüsü ile okula gidebilmek. Artık kimse bunun mücadelesini vermiyor! Herkes kendi sınırlarını çizerek bu işi meşrulaştırma çabası içinde.
Ben bu çözümleri istemiyorum ve hepsini reddediyorum! Ne başörtüsünü açarak okula gitmek bir çare ne peruk ya da şapka takmak ne de okulu bırakmak! Bunların hepsi de onların istedikleri şeyler. Tek çare var Başörtüsü Yasağının Kalkması! Tek bu sorunu giderebilir, tüm muhatapların da buna yönelik çalışması gerekiyor bence. Artık oturduğumuz koltuklarda kendimizi savunmaktan vazgeçip ayağa kalkıp evet bu sorun var ve ben de bu sorundan sorumluyum deyip başörtüsü yasağının hala devam etmesinin bir sebebinin de "biz" olduğunu anlayıp buna göre mücadele etmemiz ve ses yükseltmemiz gerekir.
Kızlarımızın evlerinde ve mensubu bulundukları cemaatlerinde organize edilen ikna odaları... QAZAQ güzel bir noktaya deyinmiş. Bence okullardaki bu ikna odaları sorun değil bir şekilde başa çıkılabilir önemli olan içimizdeki bu ikna odaları. Belki ben okulda bir ikna odasına muhattap kalmadığımdan ama evimde ve de çevremdeki ikna odalarında sorgulamalardan geçtiğimden bunun okullardaki ikna odalarından da daha etkili olduğunu tahmin ediyorum. Liseye ya da üniversiteye başlayan biri yaşlarındaysanız ne kadar da koca dünyaya kafa tutacağınızı düşünseniz de aileniz ve değer verdiğiniz insanların düşünceleri sizin için önemlidir ve bu ikna odaları üniversitedekilerden çok daha etkili bir yöntemdir...
Yasağı hepimiz biliyoruz ve bu yasak kalkmadığı sürece de bunun sorumlusu hepimiziz... Bu durum için başörtüsüz okumak ya da okulu bırakmak bir çare değildir ve bence her ikisi de çok büyük sorunları beraberinde getiriyor. Ya da erkeklerimizin bu yasağı muhatap olarak kendilerini de görmeleri ve bu yüzden okumamayı seçmeleri yani kendilerinin de bir anlamda başörtülü olduklarını savunmaları bir çare değildir ve bu yasağı koyanların da umrunda değildir. Bu yapılanlar, sebebleri ve sonuçları sadece muhatapların kendilerinden bu yükü atma istekleri ve bir şeyler yaptığını gösterip vicdanlarını rahatlatma çabalarıdır.
Bu yasağı kaldırmadan alternatif çözümler üretmekten vazgeçelim ve bu yasağı kaldırmak için çalışalım ya da bunu yapamıyorsak lütfen susalım. Çünkü bu yasak ile yüzyüze gelenler yeterince üzülüyor ve kahroluyor bir de sizden duymasınlar çözüm üretmeyen söylemleri, bırakın da ümit edebilsinler ve bir yerlerde susan ama mücadele eden koca bir ordunun olduğunu düşlesinler...
vesselam...
Ey umut!
Cum, 25/03/2005 - 16:04 — Esmanur Diyar"Gözlerini geleceğe hazırla
Hayatımız ve hayatları üstüne
Yeni sözler söylemek
Yeni yorumlar yapmak için"
Karanlığı altüst edecek, söylenmiş -kalbi kanatan- cümleleri kendi rengi ile renklendirecek, ateşin bıraktığı korkuları yağmurla serinletecek, yeni bir söz gerek yeni bir yorum.
Pencereye bir kuş konuyor umut ülkesinden gelen.. Beyaz bir haber getiriyor mavi rüyalardan. Bir parça ışık giriyor, bu küçük karanlık oda aydınlanıyor. Kalbi ve aklı zorlayan bütün düşünceler tutsaklığa inat, kuşun avuçlarına bırakıyor kendini. Acı alıp başını gidiyor buralardan.
Ey umut! Omuzların taşıdığı ağırlığı dağlara yükle, sabrı anlatan dağlara. Kabaran hüznü, sancıyan yalnızlığı durgun sulara çevir..
"Kazanmak vazgeçmektir"
Kaplan ve Ejderha filminden
... söylenemiyor çok şey
... susmadan
Bir Düzeltme
Per, 05/05/2005 - 18:40 — Yusuf Armağan"Kitabın kapağının da canı yanan ve hala yanmakta olan bir arkadaşımız (Rumeysa Arslan) tarafından yapıldığını öğreniyoruz." cümlesi ve bu cümleye ait (2) numaralı dipnot, tarafımca yapılması gereken bir vurgu olarak addedilmesi sebebiyle eklenmiştir.
Bilgilerinize...