renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Nuri İyem de Bizim Sanatçımız

Ölüm her zaman derin ve manalı bir hadisedir. Hayat mucizesinin hakiki kilidi odur. Ölümsüz olmanın sırrı "toplum" olmakta yatar. Cemaat'te , toplulukta fert gibi ölüm yoktur , süreklilik vardır. Çünkü toplum hayatı, kendisi için olduğu gibi fert içinde ölümü yener.

Türkiye'nin soyut çalışmalar yapan ilk ressamlarından İyem, 20 Haziran'da toprağa verildi. Figüratif resmin önemli temsilcilerinden olan ve Türkiye'de soyut çalışmalar yapan ilk ressamlar arasında yer alan Nuri İyem, 90 yaşında yaşama veda etti. İyem hayatı boyunca, toplumcu gerçekçi sanat anlayışıyla ürünler vermişti. 6 bine yakın resim yaptığı söylenir.

1933 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyelerinde çalıştı, Leopold Levy'den dersler aldı. Resim ve sanat tarihi ile ilgilenenler Çallı'nın ve Onat'ın atolyelerinde çalışmak ne demektir iyi bilirler. Genç cumhuriyetimizin yaşlı ressamıydı Nuri Hoca. Resimleriyle Anadolu insanının, özellikle de Anadolu kadınının hayali imgesini bir bellek sorunsalına dönüştürdü. Portre resim geleneğimize yerleşen bir imge repertuvarı oluşturdu. Bağımsız, kendi ayakları üzerinde yükselen, kitlelere mal olmuş istisnai sanatçılardan biriydi Nuri İyem.

Sezer Tansuğ:

"Modern Türk resminin son kırk yıllık tarihi, pentürün büyük ustası Nuri İyem'le özdeştir. Resmin soylu mahviyeti adına yaşanan bu sürecin bir yanını Nuri İyem temsil etmiştir. Sanatımızda, son kırk yılın kırk ermişler katında bir Nuri İyem vardır ki, resimden nerede bir söz edilmişse onun adı geçmiş, Türk resmi bu süre içinde Nuri İyem'siz düşünülememiştir." diye bahsediyor İyem'den.

popüler kültürün hakim olduğu günümüzde, Kazım Koyuncu'unun bile bu kültürün dışında sayıldığı günümüzde Bu büyük Ressam'ı kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Bir haftadır acaba kim bahsedecek diye merakla bekliyorumdum ki "Kim, Nerede, Ne Yazmış?" köşesinde Mustafa Kutlu'nun yazısını gördüm. İşte zamanıdır diye yazıyorum bunları.

Resimle ilgilenmiyoruz bu yüzden bilmiyoruz, bilmek zorunda da değiliz diyor bazı arkadaşlar. Mozart'ı bilmek için müzikle ilgilenmek, Da Vinci'yi bilmek için ressam olmak nasıl gerekmiyorsa, milli resmimizin en büyük temsilcilerinden birini bilmek içinde Türk olmak ve topraklarda yaşıyor olmak yeterli olmalıydı. Sanıyorum ki Kanuni'nin Viyana seferindeki başarısızlığı bu topraklarda yaşayan insanlarda "Batı" ya karşı bir öç ve bu öçle birlikte zamanla bir tercih sıkıntısı doğurdu. İslamcı Doğu ile hristiyan batı arasında çektiğimiz bu tercih sıkıntısı Tanzimattan evvel sesini yükseltmeye başladı. Gülhane Hattı'da, Jöntürk inkılabı da, biza ait her şeyi ikiye bölerek , alaturka ve alafranga iki Türk ve iki Türkiye doğuran bu tereddüdü söküp atamadı. Bütün ıslahat hamleleri ve ona ket vuran bütün diğer hareketler bu ayrılıktan doğuyordu. Yanlız kültürümüzü değil yer minderleri ile Avrupa kanepesi , mintan ile batı tarzı gömlek arasındaki ayrılığa bile sirayet eden bu ikilik evimizin eşyasını ve kılıklarımızıda birbirine düşürdü. İslam yani doğu ve batı medeniyetleri arasındaki farkın her iki tarafın savunucuları tarafından aşırı şekilde abartılması yüzünden bir türlü ortadan kaldıramadık bu ikiliği.

Bundan yüzlerce yıl önce Kaptanıderya Halil Paşa Rusya dönüşünde " Avrupa'yı derhal taklit etmezsek Asya'ya avdete (dönüşe) mebur olacağız." demişti. Bütün tarihimizde, Avrupa'nın ortasına kadar gittiğimzi halde kendimizi hep haklı olarak ondan ayrı gördük. Çünkü biz Avrupa derken bir kıtadan değil bir kültürden bahsediyoruz. Fikir adamlarımız, aydınlarımız hala Türk muamması için Kant'dan, Hegel'den ve diğer batılı fikir adamlarından cevap bekliyor. Hatta sırf Almanya ve Fransa'da Kemalizme dair yazılan eserlerin 1950 lere belki 70'lere kadar bizden çok olması yerli düşünce kıtlığı ve yoksulluğu bakımından ne kadar utandırıcıdır. Bugün Da Vinci Şifresi sayesinde İtalyan ressamı tanımayan resimle ilgili yada ilgisiz hemen hemen kimse kalmamışken İbrahim Çallı, Hikmet Onat ve en güncel olanı Nuri İyem hala bizim için bir muammadır. Neredeyse 100 yıllık bir cumhuriyete sahip olmamıza rağmen kendi müziğimiz yoktur. Klasik Türk Müziği dediğimiz ( betül.y yakında bir blog hazırlamıştı) müzik Türkiye ile hiç bir şekilde alakalı olmayan Osmanlı Kültürüne ait , sadece etkileşim içinde olduğumuz, geçmişimizde kalan bir sanat koludur. Bu kadar yıldır "bizim" diyebileceğimiz tek müzik tarzı -halk müziğini dışında bırakarak- Mustafa Sandar ve Kenan Doğulu tarzı yapılan müzikler olmuştur ne yazık.

Ressamımızı tanıyanlar Nuri İyem'in kadın resimlerini bilirler. Tıpkı O da İngres gibi, tabiri caizse harem sahibi olan ressamlarımızdandır. Ve gene büyük ressam gibi fırçasının altında doğan kadınları bir yığın değişikliğe uğratır. Fakat "O'nun vucuda getirdiği değişikler bütünüyle ayrıdır. Bu kadınların tek başına olanlarında çok defa kendi çırpınışları arasında yakalanmış bir böcek hali vardır" der Tanpınar. Nuri İyem'in değişik renklerde giydirdiği , realiteden uzaklaştırıp acayip, güzel, şüphesiz gene arzu edilir, fakat arzunun yanında bize başka hisler hisler de, acayip bir acıma, hatta bir çeşit katılaşma, talihlerini tabii görme hissini telkin eden böcekler.

"Bizim sanat aşkımız bekar bir erkeğin çocuk yetiştirmek konusundaki iştiyakına benzer" der Ahmet Hamdi. Bir taraftan gerçekten büyük sanatkarlarımız olsun, bunları anlayacak beğenecek ve münakaşa edecek bir zevkin bir kültürün oluşmasını isteriz diğer taraftan da bunları ortaya koyacak bütün tedbirlerden daima uzak tutarız kendimizi. Halen mesela Avrupa ayarında yada geçin Avrupayı diğer düşük sınıf ülkelerdeki gibi bir sanat müzemiz yoktur. Olmasınıda açıkcası beklemiyorum yakın zamanda. Müzeyi dolduracak resimlerimizden hiç birini tanımıyoruz ki. Belkide aralarında en şanslı olan Osman Hamdi Bey, türk usulu bir şöhretin sahibir. Erol Aksoy bankasını batırmasa belkide şu anda Kaplumbağa Terbiyecisi diye bir bilgiye sahip olmayacaktık.

1950'li yıllarda yöneldiği soyut anlayış paralelinde ürettiği resimler, onun sanatının üslupla tanımlanamayacağını kanıtlar. Bugün onun soyut resimlerini gördüğümüzde, hangi anlayışta çalışmış olursa olsun sanatın üst seviyede üretimine yoğunlaşmış olduğunu anlarız. 1960'lı yıllarda, Anadolu insanını onların yaşamını, iç dünyasını, köyden kente göç edenleri ve gecekondu yaşamını anlatan figüratif resimler üretmeye yoğunlaşmıştır. Bereketli topraklarıyla ve medeniyetler doğuran özelliğiyle; Anadolu'yu bir kadın olarak algılamış ve ürettiği kadın portrelerinde, iç dünyanın aynası olan gözlerin ışığında, bir parçası olduğumuz toplumu tüm gerçekliğiyle yansıtmıştır. Kadınların gözlerindeki ışığın derinliklerinde sadece günümüzün değil, Anadolu insanının geçmiş zamanlardan bugüne uzanan ve nesillerdir değişmeyen acıları, sıkıntıları, sevinçleri, heyecanları ve gelenekleri bulunmaktadır.

Nuri İyem sanatı ve sanatçı kişiliğiyle, Türk resim sanatı tarihinin kilit isimlerinden birisidir. Günümüze ulaşan çabalarıyla gerçek bir 'emektar' ve nihayet 'ustaların ustası' olarak çağdaş Türk sanatının önünde geniş ufuklar açmayı başarmış ve verdiği onur mücadelesini kazanmıştır." Dahası

Velhasıl;
Sanat, ölümden sonraki hayattır. Her sanat adamı, devrinin kalabalığı içinden kendisini seçecek , dehasını anlayacak zamanı düşünür. "Ta haşre kadar" sözü, açıktan açığa o gün için yazılmış görünen eski kasidelerde bile en çok geçen tabirlerdendir. Fırtınaya karşı yaprak değil , kökünü toprağın derinliklerine salmış çınar dayanır.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Herkes sizin gibi düşünmüyor olmalı

Herkes sizin gibi düşünmüyor olmalı. Ya da ben hariç herkes sizin gibi düşünüyor ki kimse ses çıkarmamış.

Ben ölüm haberiyle birlikte varlığından haberdar oldum. O'nu bilmemek, tanımıyor olmak, O'na ulaşamamış olmak benim suçum mu? Yoksa bana ulaşamamış olması O'nun suçu mu? Aramızda yaşamış bir sanatçı olarak bizim sanatçımız olsaydı bizim haberimiz olmaz mıydı?

Kimin için sanat?!...

Düşünmeden edemedim.

Mesut Delikan'a cevaben..

"Herkes sizin gibi düşünmüyor olmalı. Ya da ben hariç herkes sizin gibi düşünüyor ki kimse ses çıkarmamış." demişsiniz. Bu yazı yayınlandığı tarihte yoruma açık değildi. sanıyorum bu yüzden kimseler sesini çıkaramadı. bu sabah yoruma açıldı ve yorumlanmaya başladı sayenizde.

Ulaşım aksaklığından dolayı suçlu aramıyorum, suçlunun kim olduğunu biliyorum çünkü. bu yazı sayesinde bir şeyleri düşünmeden edemiyor olmanız bile açıkcası beni çok mutlu etti. düşünmeye devam edin.

Ressam ve Resim

Her resim bir adrestir. Ressam kendini görüntüler resimlerinde. Emprisyonizmle birlikte resmin görüntüsü bir anda değişiverdi. Artık resimdeki görüntü ressamın bellek gücüne dayalı hayali bir görüntüden çıkarak yaşamın bir parçası haline geldi. Ressam adeta, Ortaçağlardaki ve Klasik Yeni Çağdaki hayal dünyasından toplum arasına indi. Benim için bu dönemde resim bir ütopyaya değil hetrotopyaya gönderimdir. "Ütopya" - "olmayan yer" demektir. Heterotopya ise onun tam tersi "gerçek yer" demektir. Ancak heterotopyanın alanı da belirsizdir. Örneğin bir mezarlık heterotopyadır. Ama mezarlık soyutla somut arasında bir geçişi simgelediği için mekan olarak mevcuttur, gerçekte ise o da ütopya gibi olmayan bir yerdir. İşte Nuri İyem'in resimleri böyle bir mekanda gerçeklik kazanmaktadır. İyem'in resimlerindeki "soyutsallık" aslında çehresi gerçek, ama varlık nedeni soyut bir bütünlük içinde yer almaktadır. İyem'deki renklerin soluk çehresi, tek düze oluşu bundan ileri gelmektedir. İyem için resim, sadece bir atıftır. Sonlu olanın sonsuza atıfı. Renkler bulanık çehresiyle dünyalar arasında sıcak bir bağlantı kurar. İyem resmindeki sunum ikincildir. Bir mekan görürsünüz. Soluk ve solmuş bir mekan. Kullanılan renkler sanki bıkkın bir dünyaynın aynası gibidir. Bu mekan içinde yer alan insan dondurulmuş birer yüzlere benzerler. Böylece varlıkla varlığın konumlandığı alan arasında renkli bir bütünlük sağlanmış olur. Öte yandan İyem, bu soğukluk içinde bakışlarla oynar. Aniden porteden uzaya fırlatılmış gibi duran bir bakış görürsünüz. Sanki, resimdeki insan resmin içinde olmayı kendisi için bir hapishane olarak görmektedir. İçinde bulunduğu mekan onu daraltmaktadır. İşte, burada resimdeki yüzler ve bakışlar soyutlaşıveriyor. Mekan bunaltıcı bir dünyayı görüntülerken, yüzler sonsuzu arayan bir yaşamın peşine takılıp saralmış benizler gibi solup kaybolurlar. Faruk'un yazısında yer alan iki resim bu bakımdan çok önemlidir. Bu resimlerdeki yüzlerin birden fazla anlamını bulursunuz. Ama hepsi sonlu anlamlar. İyem'n resimdeki dehası da buradan ileri gelmektedir. İnsan'la dünya arasında her zaman açık bir kapı bırakmaktadır. Sanki tablodaki yüzler kayıp gidecekmiş gibi duruyorlar. Açık kapıdan bir andan çıkıp gideceklermiş gibi. Ressamın büyüklüğü bu duyarlılığı ayarlamaktır. Nuri İyem resiminde bunu fazlasıyla görebiliriz. Bu İyem'in bize nedenli yakın olduğunu göstermek açısından da önemlidir.

Sevgili Faruk'a hiç değilse bu duyarlı ressamın varlığını son yolculuğunda bize hatırlattığı için teşekkür etmek istiyorum. Allah tahsilatını affetsin diyor ve dünyanın tablosundan kayıp gitmesini resim adına bir eksilme olarak gördüğümü belirtmek isterim.

Faruk'un "Nuri İyem de Bizim Sanatçımız" başlığını ise biraz geç anladığımı itiraf etmeliyim. Evet, bu başlık Nuri İyem'in bütün resimlerinde birincil olarak yer alan duyarlılığın, bizim tarafımızdan ona sunulmadığının bir göstergesidir.

Saygılarımla...

Sanırım İYEM,(...)

(...) ürünleriyle Ülke'den daha çok, beynelmilel platformda kabul gören sanatçılarımızdan. Daha bugün (14.07.'05), Güzel Sanatlar Fak. mezunu biri, Hikmet BARUTÇUGİL yahut Nuri İYEM'in yanında stajyer olmanın ne denli sıkı olacağından bahsetti. BARUTÇUGİL hayâli hâlâ sabit, İYEM hayâli sakıt olsa da...

"Bari sen ağla... Çünkü biz el'an gülme hallerindeyiz."
[A. T. ALKAN, Üç Noktanın Söylediği]