Arabayı, odun yığınlarının bulunduğu arsanın hemen yanındaki bizim siteye ait otoparka park ettim. Arabadan indim ve kapıyı kilitlerken odun parçalarını çuvala doldurmakla meşgul hanıma selam verdim.
-Selamün aleyküm abla.
( Hafifçe doğrularak)
-Aleyküm selam.
-Kolay gelsin. Bu hafta çok çalıştınız ama sonunda bitirdiniz. Kavak mı kestiniz?
-Evet kavak kestik, onların dalları bunlar.
-Neredeydi kavaklar?
-Tepeköyde. Kışın yakarız diye şimdiden kırdık dolduruyoruz çuvallara. Hafta sonu çocuklar da vardı ya şimdi kendi başıma dolduruyorum. Hepsi okulda.
-Dükkana geri döneceğim abla, değilse şu çuvalların ağzını sana açıverirdim daha kolay doldururdun.Yağmur gelecek gibi...
-Sağol. Sizin işler nasıl dükkanda. Abla iyi desem bana yazık, kötü desem sana yazık, idareye maslahat gidip geliyoruz işte.
Ben tekrar odunları göstererek
-Bunlar sadece sobaya değil ocağa da yarar. Hele inceler pek iyi olur.
Hanım sen de anlıyorsun bu işlerden der gibi başını sallar ve:
-Doğru, tandıra , ocağa onları yakıyoruz.
Aklımdan köye gidip isli tavada bir biber kızartıp da yesek diye geçirirken ,bu sefer hanım bana yöneliyor:
-Sen nerede oturuyorsun?
-Hafifçe ve isteksizce arkamı döner gibi yapıp koca bir garabet gibi dikilen siteyi gösteriyorum.
-Şurada.
İçimden de Alamet-i kıyame sitelerinde diye söyleniyorum. Daha doğrusu lafları dişlerimle ezip püre yapıyorum.
-Bir şey mi dedin ? diyecek oluyor
-Yok yok bir şey değil derken , ağzımdaki laf püresini yutuyorum.
Alamet-i kıyame tabii ya ne?
İyi yakınmışız diyor hanım.
-Abla senin adın neydi?
-Gülsüm.
-Senin ki?
-Benim ki de S...
-Gülsüm abla senin ev tam bizim mutfağın karşısında, ben ocağı yaktın mı görürüm de şey yapamam.
-Bak ateş yanınca sen gel, şu yeşil demir kapıdan geç, ekmek yeriz beraber.
Son günlerde aldığım en cazip teklif bu. Dumanı görünce özgürlük, güvenlik bariyerini aşıp doğru Gülsüm ablaya...Çiçekli tülbentimi taktım mı başıma, terliklerimi de ayaklarıma...
Sadece dumanı görünce gidilecek. Sıra yok , para yok, ne giyeceğim yok, kaç çeşit pasta ,tatlılar tuzlular mevzuatı yok, ekmek yiyeceğiz biz. Tandırın kenarına oturup ekmek yiyeceğiz.
Bu arada bizim siteden marka eşofmanları giymiş bir kaç hanım spora gidiyorlar. Asansörden inip, arabaya binip spora...Haydi rastgele...Sahi ne kadar pahalıya patladı bize bu devirde kadın olmak ,tabii erkeklere de ...Çok pahalıya patladı. Çok eskiden yazdığım bir şiirin bir iki sırası beynimi gezip duruyor:
Kadın işte...
Öğleden evvel kalkmaz
İğneye iplik takmaz..
.........
Gülsüm abla hızlı hızlı odunları doldurmaya çalışırken :
-Ben gidiyorum Gülsüm abla, sabah gelen işden eder, akşam gelen aşdan...
-Yok canım dolduruyorum işte.
Yaşasın odunlar ve kadınlar diyorum ona bakınca...Ben şu toprak evlere ekmek yemeye gideceğim, şu son kalan ve kepçe gelecek diye tir tir titreyen evlere. Bu toprak evleri ,bu buz gibi bembeyaz cilalanmış serin sofaları neden severim ki...
En sevdiklerimden bir demet oldu toprakta diye mi?
Yoksa bir kardeş tarafından hamurumuz çamurdan diye sürekli hatırlatıldığı için mi?
Bizim hamurumuz iyiden balçık gibi...Nedeni de şu olmalı : Hani bir vakitler babalar kızları gömerlerdi ya , biz iyice çamura karılmışız. Topraktan yeniden bittik, yeniden yetiştik şükür. Çok şükür eşref-i mahlukattanız.
Yorumlar
Turab'dan Turab'a
Salı, 18/04/2006 - 09:16 — Fatih M. TiyanşanDost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır
Beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sadık yarim kara topraktır
Toprakla ünsiyeti sevda haline gelmiş bir memleketin insanları, hayat / doğum-ölüm dengesini en güzel şekilde kurmuş insanlardır aynı zamanda. Eşref-i mahlukat derecesini lütfettiği için binlerce kez şükür Cenab-ı Mevla'ya. Bizleri çiftler halinde yaratan Yüce Rab, böylece "anlam"ı da hediye eyledi; anlamayı, idrak etmeyi nasip etti bize. Erkek kadınla tamam oldu, kadın erkekle. Erkek kadınla anlamını buldu, kadın erkekle. Dönüşümüz O'na, izniyle akıbet hayr ola...
... Mutluluk anlamaktır ...
veda çizgisi
Salı, 18/04/2006 - 11:25 — Ercan Hüseyinoğlu"Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara
------------------------ Aşka veda
İnsanlar geçiyor yollardan
------------------------ İnanca veda
Şehir kapanıyor içine
------------------------ Toprağa veda
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
------------------------ İnsana veda"
Şehrin göz kamaştıran ihtişamının girdabındayız, kucaklıyoruz, sımsıkı sarılıyoruz Ona, O da bize mukabele ediyor. Alıyor bizi soğuk koynuna, sarıp sarmalıyor demir pençeleriyle. Çarkları arasında bir değirmen misali öğütüyor. Bölüyor, parçalıyor, sıkıyor, taşlaştırıyor.
"Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının"(E.Beyazıt)
Belki bir kahraman, bir savaşçı değiliz ama hala bir umut taşıyoruz. Hala direniyoruz, direnme bilinci taşıyoruz. İnancımız için, insanlık için.
"İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir. (Kasas, 83)
Daha radikal bir odun hikayesi.
Çar, 19/04/2006 - 10:51 — Sakine AkçaBu odun meselesini çok sınırlı bir perspektiften yazdığımı farkettim. Tabii yeni uyandım denebilir buna. Oysa bizim ne çok oduna ihtiyacımız varmış meğer.Özellikle de çok amaçlı odunlara...
Nasreddin hoca yoldan geçerken gençler ayakları birbirine karışacak şekilde pozisyon almışlar ve hocaya:Hocam ,ayaklarımız birbirine karıştı, ne yapsak ayıramadık, diye güya danışmışlar. Hoca şöyle kırbaç gibi şaklayan bir dal parçasıyla geri gelmiş, başlamış gençlerin bacaklarına vurmaya...Tabii bir güzel ayrılmış, hangisi kimin bacağı belli olmuş...
Ben de yoktum, geldim baktım ki gençler dergi müzayedesi yaparlar,iyi karıştırmışlar ortalığı ...Varmı artıran? Ayıracak bir büyüğe ihtiyaç olduğunu fark ettim. Ancak eğitimde dayağa inanan bir kardeşiniz olarak hemen bir odun teminine giriştim. Aksi halde bu ayaklar ayrılmaz birbirinden...
Tefsir dersinde hoca(Nasreddin hoca değil),şartlar var ise kadının hafifçe dövülebileceğini anlatıyordu. Ben itiraz ettim. Kuranı kerimde "hafifçe" diye bir kelime yok. Başka sebeplerden yumuşatılmış olmalı...Hoca şaşırdı .Bir bayan dayak işine sıcak bakıyor diye...Haberiniz olsun. Daha radikal odun hikayeleri yazabilirim. Ayaklar karışınca büyükler! devreye girmelidir. Şırak şırak odun sesi, nasıl ama?
Odunlar, Odunlarımız
Çar, 19/04/2006 - 11:30 — Fatih M. TiyanşanMerhaba Sakine Hanım
Yazınızda ve yorumunuzda ilginç noktalar var, doğrusu bir kadın olarak kadınlara bu bakışınız hayli enteresan. Sınırlı bir perspektif dediğiniz şey buysa daha genişi nasıl olur acaba? Uyandım diyorsunuz, zannediyorum benim uyanmama daha çok var. Bakalım bu kadın denen bilmece çözülecek mi bir gün?
Selam ve muhabbetlerimle...
... Mutluluk anlamaktır ...
Kadın dövülebilir mi?
Çar, 19/04/2006 - 14:50 — Ercan HüseyinoğluNisa Suresi 34. ayetinde geçen "vadribu" fiilini Edip Yüksel ve Yaşar Nuri Öztürk "dışarı çıkarmak", "başka yere göndermek" anlamında kullanmış. Abdullatif Şener de http://www.zaman.com.tr/2003/07/27/roportaj/default.htm zaman gazetesine verdiği mülakatta bu yorumu tercih etmiş. Ancak diğer bütün mealler ve meşhur tefsir uleması bu fiili "dövmek" olarak anlamış. Diyanet İşleri Başkanlığı, 2002'de bir toplantı düzenler. İstanbul Tarabya Oteli'nde. 120 tane ilahiyatçı bilim adamı katılır toplantıya ve 15 Mayıs'tan 18 Mayısa kadar bir çok konuyu müzakere edip bir dizi kararlar alırlar. İşte o kararlardan biri "vadribu hünne" hakkındadır. Karar: "Nisa 34'te geçen DaRaBa, dövmek anlamına gelmez; "uzaklaştırmak" anlamına gelir". Fakat buna rağmen Diyanet ve Diaynet Vakfı meallerinde dahi "dövün" ibaresi geçmekte.
Peki meşhur ve muteber ulema bakalım bu konuda ne diyor; Fahreddin er-Razi, Tefsir-i Kebir'inde naklettiği vechile; Şafii (r.h) şöyle der: "Bu hadis, kadınları dövmemenin daha evlâ olduğuna delâlet eder. Fakat kocası kadını dövdüğünde, bu dövmenin, kadının bedeninin ayrı ayrı yerlerine vurulmak, peşpeşe aynı yere vurmak ve güzellik mahalli olan yüze vurmaktan sakınmak şeklinde olup, ölümüne sebebiyet verecek şekilde olmaması ve kırk vuruştan az olması gerekir." Bazı alimlerimiz bu dövmenin, köle hakkında tam bir ceza olacağı için yirmi vuruştan az olması gerektiğini; bazıları da, bu dövmenin, bükülmüş bir bez veya el île olacağını, kamçı ve sopa ile olmaması gerektiğini söylemişlerdir.
İmam Kurtubi, El Camiu Li Ahkamil Kur'an isimli tefsirinde konuyu şöyle izah eder: "Yüce Allah'ın: "(Nihayet.) onları dövün" buyruğuna gelince, Allah, kadınlara önce öğüt vermekle İşe başlanılmasını, sonra onlardan uzak durmayı emretti. Şayet bunlar fayda vermeyecek olurlarsa, o takdirde dövmeye başvurulur. Çünkü kadını, yola getirecek ve kocasının hakkını ödemeye itecek olan odur. Bu âyet-i kerimede dövmek, etki ve iz bırakmayan, te'dip yollu dövmektir. Bu daf bir kemiğini kırmayan, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyen dövmedir. Dürtmek ve benzeri şekillerdir. Çünkü bundan maksat salâhtır. Başka birşey değildir."
Netice olarak bu konuda, işi alabildiğine hafif tutmak gerekir. Ben de derim ki: Allah Teâlâ, önce öğüt, sonra yatakta yalnız bırakma, daha sonra da dövmeyi zikretti. Bu da bunların en hafifi ile maksad yerine geldiği zaman, onunla yetinmenin vacip olup, en zor yola baş vurmamak gerektiği hususunda açık bir dikkat çekmedir. Allah en iyi bilendir."
Mevdudi Tefhim'ul Kur'an isimli tefsirinde: "Dövmeye gelince, Peygamber'imiz (s.a) buna isteksizce izin vermiştir. İzin verdiği halde bile, bundan hoşlanmamıştır. Fakat gerçek şu ki, bazı kadınlar dövülmeksizin hatalarını tamir etme yoluna gitmezler. Böyle bir durumda bile, Hz. Peygamber (s.a) kadınının yüzüne vahşice vurmayı ve vücutta yara izi bırakacak bir şeyle vurmayı kesinlikle yasaklamıştır." şeklinde açıklar
Sakine Hanım'ın dediği gibi ayette "hafifçe" dövmek ibaresi yok. Ancak bu ibare hadislerden ve müfessirlerin yorumlarından çıkarılıyor. Müslim'in Sahih'in-deki rivayete göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkunuz. Çünkü sizler onlan Allah'ın emaneti ile aldınız. Allah'ın adı İle onların ferden size helal oldu. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız herhangi bir kimseye yataklannızı çiğnetmemeleridir Eğer böyle birşey yapacak olurlarsa, iz bırakmayacak şekilde onları dövünüz." (Müslim, Hacc H7; Ebû Dâvûd, Menâsik 56; îbn Mâce, Menâsîk 84; Dârimi, Menâsik 3-4.)
Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Maruf olan bir hususta size itaatsizlik ederlerse kadınları, iz bırakmayacak bir şekilde dövünüz."(Tirmizi, Radâ 11, Tefsir 9. sûre 2; İbn Mace, Nikâh 3; Müsned, V, 73.) Ata (b. Ebi Rebâh) da der ki: İbn Abbas'a şöyle dedim: İz bırakmayan ne demektir. O da, misvak ve benzeri şeyle dövmektir dedi.(El Camiu Li Ahkamil Kur'an). Bazı fıkıhçılar da havlu gibi bir bezle ya da elle dövebilir, sopa ya da benzeri aletler kullanamaz, demişlerdir.
Eğer geçimsizlik şiddetlenirse ve kusur kadında olursa; önce nasihat etmek, sonra yatağında yalnız bırakmak ve şiddetli olmayan bir şekilde dövmek tavsiye olunmuştur. Bütün bu tedbirlerden sonra netice alınmazsa ne yapılacaktır? Bu hususa da ayetin devamında açıklık getiriliyor. "Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır." (Nisa, 35)
Bütün araştırmalarım bazılarına kadını dövmenin delillerini arıyormuş gibi bir zan oluşturuyorsa biiliniz ki bu su-i zandır. Yeri geldiği için suistimal edilen bu konudaki araştırmamı sizlerle paylaşmak istedim.
Peki erkek serkeşlik yaparsa? Onu da Qazaq araştırıversin :)
selam ve dua ile
Kadın...
Çar, 19/04/2006 - 16:08 — abdulkerim acarKadın
Kalıp değil bir fikir...
Elmas sorguçlu fakir;
Açıkta sırrı bakir;
Kadın...
Çölde kaçan bir serap;
Yönü kementli mihrap...
Madeni som ıstırap;
Kadın...
Dipsiz hasrete tuzak;
En yakınken en uzak....
Tadı zehrinde erzak;
Kadın...
Bir işaret, bir misal;
Ayrılık remzi visal...
Allah'a yol bir timsal;
Kadın...
Necip Fazıl Kısakürek
Peygamber Efendimiz(SAV)'in dünyalık sevdiği üç şeyden biri de kadındı. Eğer İslam'ı anlayabiliyorsak kadın İslam'da gerçek değerini bulmuştur. Ama erkek kadının çobanıdır ve yeri geldiğinde dövülmesine izin verilmiştir. Kadın hakları diye bağırıp duranlara üstadın şu son yazsını yazmak isterim:
-Dünkü kadın, mahfaza içinde mahfaza, perde ardında perde, binbir mefkureleştirme vasıtasının sakladığı sonsuz bir kıymet gibi, erkek ruhuna nakşedilmiş, çözülmesi gereken bir şifre, bir bilmece, bir sırdı. Bugün ise 50-60 kilo, derisi yüzülmüş cılk et ve bütün tılsım nahiyeleri galiz birer maddecilik halinde, sadece gaseyen ettirmeye memur bir cifedir.
-Bugün, devrim Türkiyesinde, büyük bir gençlik yığınının yalnız hazmi ve tenasuli cihazlarıyla yaşamasındaki hiçbir şeyle kıyas kabul etmez müthiş felaket, çekilmiş bir su dibinden çıkan pislikler ve leşler gibi, iman denizinin neleri örttüğüne ve başını alıp gidince meydanı nelere bıraktığına en canhıraş şahittir.
-Bugün güya gasbedilmiş haklarını kendisine verdiği için herkesten fazla devrimci geçinen Türk kadını bilmelidir ki aynı devrim kendisine kadınlığını kaybettirmiştir.
-Plakalarında "İslam" yazılı itfaiye otomobilleri ve onların gökdelenleri deviren hortumlarıyla bu yangının üzerine varmadan, Türkiye'de insan ormanlarındaki yangını söndüremezsiniz!
NFKısakürek-Türkiye'nin Manzarası(Kadın)
Saygılar....
Kadın Ki Fikirdir Aslında
Çar, 19/04/2006 - 17:43 — Fatih M. TiyanşanEs-Selam
Merhum Necip Fazıl Bey ne güzel tarif etmiş kadını. Allah(cc) razı olsun sizden. Bir de merhumun şöyle bir ifadesi var, onu da ben takdim edeyim:
Kadından kendisinde olmayanı isteriz;
Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz...
Evet, hayli derin, ben işin içinden çıkamayacağım.
Selam ve muhabbetlerimle.
... Mutluluk anlamaktır ...