Herşeyin “idare” üzerine kurulduğu evler: düzensizlik, nem ve küf kokan odalar, nevresim, sigara dumanı, akrep, fare, soğuk, bozuk musluk, davet, misafir, önemli gün ve gece toplantıları, arta kalan bulaşık, dökülmesi erlenen çöp: savabildiğini savma. Çokca misafir. Davetsiz misafir. Soğuk kış gecelerinde ısıtılan odaya enine boyuna ve de dikine istifleniş, bazen sığınışamayış. Beş battaniye, iki yorgana bürünüp salona yöneliş. Kemiklerin birbirine girişi… Ve tarifi imkansız bir haz…
Hiç değişmeyen kahvaltı menüsü: buruşuk zeytin, dilçik kokan peynir, kaçak elektirkle, elekrik ocağında yapılan kırmızısı olmayan salçalı yumurta ve sofinin ruhunu dingineten çay.
Ertelenmiş hayeller…bildiklerin, okudukların öğrendiklerin, ve de inandıkalarının hilafına bir hayat… Ertelenmiş yarına bırakılmış planlar,projeler, hayaller. Başlayış ve bir türlü bitiremeyiş. Her şeyin sözde olması, sözde kalması… Hayel kırıklığı.
Şairin dediği gibi “kendimin bile ücrasında” geçen yıllar. Yaşanılan herşeyi içte yaşayış. Kendini bir “şey” sanıp keşfedilmekten korkmak… Hisselerin gelişmesi. İçte yaşayış. İçte seviş. Uzaktan seviş…. Hayran oluş… “Kanadı kırık kuşun merhamet dileği”.. “Ben”in galibiyeti. Teorinin pratiği alt edişi. Korku. Kapanış.
Kanaatlerin pekişmesi… İçteki ukteyi herşeye rağmen korumaya çalışma. Ama içten içe yıkılma bazen, bazen için içe sığmayışı, dolup, taşamaması, içini içine boşaltabileceğin bir dostun yokluğu, eksikliği…
Çokca hüzün. Kaynağını bilmediğin bilemediğin, varlığı yokluğu belirsiz hüzün. Hasret… Kime duyulduğu belli olmayan hasret. Kasvet…saniyenin devleşip yıllar olduğu kasvet. Hüznü yıkmak, hasreti unutmak, kasveti dağıtmak için arayışlar… vizyon salonları, amerikan filmleri, Internet cafeler, sanal dostluklar, sanal yakarışlar, sanal iç dökmeler…. Sonra sanal olan her şeyin yalan olduğunu keşfediş….
Bazen bir ölüyü andırma. Üzerine serpilen ölü toprağını dağıtmak şöyle dursun ona şöyle bir bakıp makyajı tamamladı diye düşünme… Bundan dolayıdır ki bir ölüye benzeme.
Soru. Sorma. Karmaşıklık. Bulantı. Ürperti… Uykusuz gecelerin başlaması, içte kopan fırtınalar… Masum tomurcukların dolu tarafından hederi… Mide bulantısından bin beter zihin bulantısı. İşgali durdurmak için arayışlar… Ve veto. Sonra hüzün. Derin uykularda uykusuz geceleri arayış.
Bazen tiksinti hayattan. Bedelini farkedip oyundan diskalifiye olabilme arayışları, bildiğin, okuduğun, inandığın, uğruna kendini adadığın her şeyi ve herkesi silip/silebilip, dünyanın anasına bir siktir çekip yok olup gitmek/gidebilmek. Bilmediğin diyarlarda tanımadığın insanlarla mesela köprü altında tinerci çocuklarla, yada Tokyo’nun arka sokaklarında bir kulübede dilini bilmediğin ve hiç bir zaman öğrenmeyi arzulamadığın insanlarla bir yaşam arzulayış…
Ağlayamayışa ağlayış, yine içten. Sonra bir gün O’nu tanıtan belgesele bir dost meclisinde şahit oluş. Ve Şehid’i yakından, daha bir yakından tanıyış. Ve kurudu sanılan çeşmelerin boşalması… Yüreğin daha bir yumuşaması. Ve dededen babaya babadan oğula tevarus eden mirasa daha bir sıkı sarılış. En baştaki kanaatlerin pekişmesi. Bilincin bilenmesi, şuurun çelikleşmesi, kalbin erimesi…
Ve eklemelerle çıkarmalarla başladığın yerde bitiriş….
Yorumlar
O yılları çok özlüyorum
Salı, 03/10/2006 - 14:51 — Ercan HüseyinoğluÜniversite yılları.... O yılları çok özlüyorum. Hakkını veremedim yeterince kıymetini bilemedim belki ama sonrasında yaşadıklarım ve gördüklerim öylesine tatsızdı ki o günleri özlememek mümkün değil.
Dostuklarımız da bambaşkaydı, içten, gönülden, pazarlıksız... Maddi imkanlarımız kısıtlıydı ama bize mutluluk veren özgürlüğümüz en önemlisi de ideallerimiz vardı. Zaten hayattan bir şey beklemiyorduk ki...
İş hayatı, sorumluluklar, çoluk, çocuk insanı törpüleye törpüleye un ufak ediyor. O yıllardan tanıdığımız nice insanlar gördük ki rüzgarın önünde savrulan toz taneleri gibi oldular.
O dönemde dahi ayağını yere sağlam basan, inancını gırtlağından kalbine indirebilmiş olabilenler hala ayaktalar. Belki bir çoğu ideallerine elveda demiş olsa da hala yüreklerinin derinliklerinde, üstünü küller örtmüş bir ateş yanmakta.
evet... öğrencilik
Çar, 04/10/2006 - 00:25 — Ayşegül Gençevet... öğrencilik yılları ve hüzün......
hüzün yakışırdı gençliğimize..... herşey eklenir ve çıkardı da ;
aşklar neden eklenir ve çıkardı hayatımıza??
aşkımız öyle hemen söylenecek, göz göze bakılacak cinsten de değildi... aşk uğrar ve saklanırdı... saklandığı için aşk olurdu ve dalkavukluktan çıkardı... aşk ve hüzün hep yanyanaydı....
otobüste sadece finallerde açılacak kitapları bağrınıza basıp ; akşam karartılarıyla eve dönerken ve yemek sırası sizde değilse; şehrin tüm ışıkları yanıp söner gönlünüzde.... yüzler geçer aklınızdan, fikirler geçer, anneniz geçer... ve yine "aşk ve hüzün"....
sonra saklamak için birkaç damlayı; yüzünüzü çevirip otobüsün camına sanki son çıkan bir filmi izler gibi, şehrin karanlığına gömersiniz tüm ağlamalarınızı.... ayrılık, gurbet, hesap-kitap........ve yine "aşk ve hüzün"..
kulağınıza taktığınız ödünç wolkmanle yürüken, kendine yalnızlık müjdelenmiş, gurbet telleri takılmış ve gariplik giydirilmiş bir gelin gibi ağır ağır geçersiniz bilmediğiniz sokaklardan..... ağırlığınız ve vakarınız hüzündendir yine, dolup boşalmanız aşktan..
yok böyle olmaz dersiniz "bu böyle gitmez"..... ama herşey öylece kendi bildiği gibi geçip gider....
sonra bir gün dönüp arkaya bakarken artık tek değilsinizdir.... ama tekliği özlersiniz... yalnızlığı.... kitaplara lüzumsuz derkenar yapmayı.... otobüste bıraktığınız "melankolik" yanınızı...... arkadaş sohbetlerinde şımarmayı.... en ufak şakaya alınmayı...... gözgöze gelmeden izleme sanatını...... onun hakkında herşeyi bilip hiçbirşey bilmiyormuş gibi yapmayı....
ve acılı şarkılarda dağılmayı özlersiniz......
aşk o mevsimin çiçeğidir ve siz o mevsimi çoktan devirmişsinizdir.. size yine sadece; bir dövme gibi göğsünüze kazınmış ve onunla haşrolacağınızı bildiğiniz "hüzün" kalmıştır....
tüm mezunlara hüzünle......