renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Portakal Reçeli Hengâmesi

Uzun kış gecelerinde eve misafir geldiğinde anne ve baba sevilen insan olmanın hazzını yaşar yüreklerinde. Gelen misafirlere hizmette kusur edilmez. Baba kabanları alır askıya asar, anne kahveyi yapar, çayı demler, hatırlar sorulur, gönüller alınır. “önce selam, sonra kelam, sonra ikram.” silsilesi başarılı bir şekilde uygulanır. Meyveleri anne soyar ikram eder, yaramaz çocuğu baba oyalar, ayakkabılar ortaklaşa düzenlenir... Evin kızının bu telâşe umurunda değildir, zira LGS sınavı vardır, odasındadır…

Hücrenin yapısını, mitokondri ve ribozomu en ince ayrıntısına kadar ezberleyen kız, beş kişilik misafir için çaydanlığa kaç kaşık çay atılır bunu bilmez. Hece vezni ile aruz vezni arasındaki farkı bilir, ama biber salçası ile domates salçası arasındaki o mühim işlevsel farkı anlamaz. Tuz ve çamaşır suyundaki kimyasal yapıyı çözümler, hangi elementlerden oluştuğunu kavrar ama ikisini de kararında kullanmadığı zaman geri dönüşümünün imkânsızlığını kavrayamaz, çünkü öğrenmemiştir.

Sonra anne, akraba bağlarını güçlendirecek çoğu organizasyona yalnız iştirak eder. Hacdan gelen akrabanın ziyaretine, askere giden yeğenleri uğurlamaya, komşunun yeni doğan bebeğine hediye vermeye velhasıl; düğüne, kınaya, cenazeye hep yalnız gider. Kız yerinden bile kımıldayamaz malum deneme sınavları vardır…

Kimyasal ve kovalent bağları beyninde sağlamlaştıran kızın, akraba bağları ile ilgili hiçbir kaygısı yoktur. Bir test sorusunu iki dakikada çözmek, anneannesinin iki yüzünü öpmekten daha elzemdir.

Sofra hazırlanıp her şey tamam olunca kız en az beş kere çağırılır “yemek hazır” diye. Biraz mırın kırın da olsa karanlık mahzeninden zoraki çıkarılır. Yemeğini bitirir bitirmez yeniden çekilir odasına. Anne sofrayı toplar, bulaşığı yıkar, çayı demler, hanımefendinin odasına çay servisi yapılır, boşlar alınır… Kızın kalkması ne mümkün malum üniversiteye giriş sınavı yakındır.

Tüm formülleri ezberler kız, hele iki-üç bilinmeyenli denklemlerin çözüm yollarını yutmuştur. Lakin mutfak denen on bilinmeyenli denklemden habersizdir. Mesela evde sadece soğan, ekmek, peynir varsa bunlardan ne tür bir yemek yapılır denklemini ileride çözemeyecektir. Ya da şekerlemiş bir reçel nasıl çözdürülür, kurumuş ekmek nasıl değerlendirilir, bulgurdan ve patatesten kaç çeşit yemek üretilir tarzında problemler için hiçbir çözüm önerisi üretemeyecektir.

Ütüyü anne yapar, çamaşırlarla anne ilgilenir, banyoyu-lavaboyu anne temizler, halıları, koltukları, camları anne siler, kız odasını toplamaktan bile acizdir. Malum ah şu sınavlar pek çetindir.

Alaşımları, karışımları, metalleri, anti metalleri iyi bilen kız; beyaz çamaşırları yıkarken içine kırmızı bir çorap kaçırdığı zaman evliliğinin ilk sarsıntıları geçireceğinden bihaberdir. Üniversiteyi annesinin yanında okuyacaksa ya da yurtta kalacaksa bu serüven bu şekilde devam eder, yok eğer ki bahtına gurbet çıkarsa işte o zaman, iki üç arkadaş bir evi paylaşır ve hasbelkader iki kap yemek yapmayı öğrenir (yumurta kırmayı ve patates kızartmayı)…

Sonra evlilik vakti gelir kızın. Kültürlü, meslek sahibi bir genç kendine talip olur. Zira kız üniversite mezunu, yirmi beşini devirmiş, bilgili bir kızdır. Kafa yapıları uygundur, hayata bakışları aynıdır. Nikâhtan sonra, yürüyemeyen bir fareyi koşu bandına bırakır gibi genç kız bırakılır dünya evine…

Ancak üç günde pişirilebilen kuru fasulyeler, peynir gibi kalıp halinde pilavlar, abdest suyu kıvamında çorbalar, koltuklarda çıkmayan lekeler, misafir sevmeyen ve akraba ziyaretine sinir olan, komşularından habersiz anti sosyal genç ev hanımları… hele birde hemen bir çocuk olmuşsa ninemin tabiriyle “toplu iğne düşse başı yarılır” tarzında bir ev.

Şimdi problemin faillerine bakalım;

Kızının bir diploma kazanması uğrunda elinden gelenin fazlasıyla destek olan, planlı programlı bir hayat bilinci kazandırmadan, yirmi dört saat odasına ders çalışmaya yollayan, “insan beyninin maksimum çalışma kapasitesi”nden habersiz bir anne…

Kendine sunulan imkânları, aç gözlü bir tavuk gibi didikleyip kaçan, ev işlerinden imtina edip nasılsa annem yapar mantığını büyüten genç kız -ki evlenince çocuğuna da annesi bakar, misafirini de annesi ağırlar…

Erkek: canım portakal reçeli istiyor!
Kadın: hım benim de, gidip marketten alalım mı?
: o reçeller şurup gibi, annemin reçeline hiç benzemiyor
: iyi ki bir annen var!!
: sen yap o zaman
: ben yıllarca reçel yapak için mi okudum? Nereye gidiyorsun?
: annemin evine! Reçel yemeye…

Hadi diyelim yazıyı uzattım, mevzuyu abarttım… Olsun siz yine de ya kızınıza portakal reçeli yapmayı öğretin, ya da her ihtimale karşı oğlunuza!

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Hayat özürlü hayat

Haklısınız kardeşim. Hem de binlerce defa...
İş özürlü yaşama özürlü bir gençlik geliyor galiba...Bunu yer yer kıran bölgeler varsa da bu böyle...Tam uygulama yaşına oturan bu sınavlar nereye kadar gidecek böyle. Bütün anneler muzdarip bu durumdan.
Mallar ve evlatlarla övünme bölümünü anneler babalar üstlenir iş tamamlanır. Netin kadar konuşursun. Filanın kızı kaç net yaptı, filanın oğlu nereyi tutturdu. Biraz ileri gidildi galiba.
Anlamadığım şey bu fotoğraftaki hayıflanan adam da kim? Sanki kömürü odunluğa çekmiş, sobaları yakmış, pazardan elleriyle sebzeleri getirmiş gibi duruyor. Hatta bahçe duvarını tamir etmiş gibi.
Gerçi bu çalımlı duruşu şiir okuyan kimi erkeklerde takınıyorlar.
Erkeklerin de çok çok zayıf olduğunu söylersek fazla haksızlık yapmış olmayız herhalde.
Hayat özürlü olduk. Yaşama özürlü...
Bedenen yorulmayı rafa kaldırarak stres diye bir dert icat ettik. Otura otura tam bir minder çürüten insanlar topluluğu oluştu. Eskiden suyu getirir kıymetini de bilirdi. Şimdi açmış duşu sonuna kadar çözüm arar su işine. İsraf yerinde ve zamanında öğrenilmedi ki. Ekmeği kendi yapsaydı çöpe atarmıydı? Hepsi birbirini bozarak giden bir sürü yenilik başımıza belâ olarak karşımıza çıktı.
Neresine nasıl dur denir bilemiyorum ama huzuru yakalamak hiç bu kadar zor olmamıştı.
Ancak canın çekmesinde hiç değişiklik olmadı. Elde etmek çok müşkil de olsa insan zaman zaman ah bir reçel olsa da yesek der. Market raflarında anne eli değmemiş tat arar. Olur mu hiç?
Allah yâr ve yardımcımız olsun.

doğru söze ne denir...

selamdan sonra,

dört yıl özel okulda görev yaptım şimdi de dersanedeyim... manzara hep aynı, değişmiyor hiç: Ev ziyaretine gideriz, kızımız çay tepsisini taşımaktan aciz, laf arasında çay yapabilir misin, makarna bilir misin gibisinden muzipçe konuşmalar da geçiyor ama kızımı hiç oralı değil haliyle... İşin tuhafı, bu ders durumuna falan da bakmıyor artık. Yani 100 soru 90 net yapan da 30 net yapan da aynı... ne yemekten ne içmekten anlamıyorlar. bu durumu modern zamanın kırılma noktalarından birisi olarak okuyorum. fast-food gibisinden yemek bile olduğu söylenemeyen abur cubura müheyya ve müptela bir neslin zevk-i selim sahibi olması da beklenemez haliyle. portkal reçeli de bamteli galiba. klasik tatlı klütürümüzün reçel kültürümüzün en narin ve nazenin güzeli :) portakal reçeli yapmayı bilmek önemli mi?

bence kesinlikle önemli, çünkü bellek yitimine giden yolun önünü zaten açmış durumdayız. sürekli dünya ile entegrasyon denilen bir ortamda kendini bilen, kültürünü bilen bireyin yetişmesi de olanaksız gibi...

söz uzadı, vakit dar, sonra devam ederiz inş.
________________________________
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

"Reçel Yapamayan İslamcı Kadınlar"

Bu recel mevzuu cemaatin kadim konularindan biri olmaya aday herhalde.

Ilk Ducane Ustad tanistirdi bu kavramla ama iyi tuttu. Ustadin yegeninin yengesine "Ben reçel yapmayı bilen bir kızla evlenmek istiyorum" talebi adeta milletin derdine derman oldu ve yerine cuk oturan bir kavram olarak muthis sahiplenildi. Konyali gencler olayi abartarak Konya sokaklarına "Reçel Yapamayan İslamcı Kadınlar" diye afişler asmislar.

Bu konu evlenecek adaylarin gorusme gudemlerine bile girdi. Erkek adayin "recel yapmasini bilir misiniz?' soruna bayan aday, hazirlikli olarak "recel yapmasini da bilirim, tursu yapmasini da" cevaplarini vererek gundemden haberi oldugu mesajini verir oldu. Ayni zamanda recel yapmanin yumurta kirmasi, makarna ve patetes kizartmasindan sonra ilk ogrenilenlerin listesine girdigi rivayet ediliyor.

Yanlis hatirlamiyorsam Can Dundar`da secim izlenimleri icin gittigi Konya`dan Recel Yap(a)mayan Islamci Kadinlar hakkinda bir yazi yazmisti. Gorunen o ki bu konu hanimlarimizi recel ustasi yapacak da ya gerisi nolcak?

Bu yaziyi okuyunca

Bu yaziyi okuyunca, benim de aklima diyarbakirli bir annenin okuyan ogluna yazidi bir mektuptaki cumle geldi."Kaynanalarin zalim zamaninda gelin olmusum, gelinlerin zalim zamanda kaynana olmusum." yasadiklarimda tercube ettiklerinde gordumki, anneler cektiklerini kizlarina cektirmemek icin, onlari bu hale getiriyorlar ama sonunda ceken yine onlar oluyor.onlara recellerinide yine yapacak, cocuklarinada bakacak, evlerinide temizliyecek.....
Cok annelere sahit oldum, artik ne gelinleri ile ne de kizlari ile ayni sehirde bile oturmayi tercih etmiyorlar....
kendi adima duydugum en buyuk utanc, bir genc kiza, geline bir buyugun hizmet etmesi.yerli yerince elbette fedakarlik yapilir. Yardim edilir. Ama edep saygi sinirini asinca cok cirkin duruyor.
Ellerine saglik Aysegul.toplumda kopuk olmamama guzel. Kendi adima alacagimi aldim.
sevgi ve muhabet ile....

Üç harf, üç nokta

Merhaba.

Mevzu çetrefilli. Doğrudur, hayatımız sınav oldu. Ya da şöyle mi demeliyim; Hayatımız kısaltma. Üç, dört harfe indirgenmiş bir gezegende yaşıyoruz. ÖSS, DGS, KPSS, ÜDS, KPDS gibi modernizmin anahtarlarını tutuşturmuşlar elimize. Hiçbirisi de kilide uymuyor. Deniyoruz, olmuyor... Doluya koyuyoruz, almıyor... Boşa koyuyoruz, dolmuyor... Hele ki, enerjinin piston gibi çalıştığı gençlik dönemlerinde.

Adam gepegenç. Bakışlarında yağız atlar görüyorsunuz. Kıpır kıpır bir hayat. Ancak, neler yapıyorsun diyerek hal hatır sorduğunuzda, cevabı gene bu üç bilinmeyenli denklemlerden oluyor. Ya ÖSS diyor, ya KPSS diyor. Gerisi laf-ı güzaf. Eh, oğlumuz, kızımız okusun, büyük adam olsun diyerek değirmene su taşıyan büyükler var. Akıllarından geçmiyor değil: "Benim çocuğumun da bir boy fotoğrafı afişlerde, ÖSS birincisi veyahut KPSS birincisi olarak arz-ı endam etse.. hem neyi eksikmiş diğerlerinden!"

Yalnız reçele çok fazla takılmayalım derim. Malum, tüketim toplumunun tek çekimlik hayatlarında rol almış figüranlarız. Şimdi kim kalkacak, pazara gidip, bilmem kaç kilo portakal alacak, onları ayıklayacak, kurutulmaya hazır hale getirecek, kurutacak, toplayacak, şerbetleyecek, kavonaza boca edecek? Şu devirde biraz ütopik kaçıyor portakal reçeli rüyası.

ÖSS'ye hazırlanan kardeşlerimiz vardı vakt-i zamanında. OSS derlerdi ÖSS için. Neden OSS diye sorduğumda; O Senin Sorunun diyerek mukabelede bulunurlardı. Evet, karşımızda sorun olmayan, fakat sorun olarak üretilmiş, piyasada iyi de giden bir ürün var. Şöyle bir söz vardır tabi; "Kötü ürün iyi mağazada satılmaz." Üründen öte bir de mağazaya bakmalı.

Vel hasıl-ı kelam, şöyle bağlayalım;

Reçele değil, reçeteye de baksak biraz. Var mı bu soruna reçete yazacak birileri?

kurtuba

ama olmadı ki:))

selman bey kim yapacak bu reçeli derken reçelin tarifini verivermiş, keşke tarhana dan mı yola çıksaydım :) aç karnına yazsaydım tandır böreğini, fırın kebabını bile örnek verebilirdim:)

neyse efendim reçel değil reçete nedir sorusunun cevabı nettir. "planlı programlı yaşamak" ve çocuklarımıza da bunu öğretmek. para harcamasını öğreten anne babalar zamanın nasıl tasarruf edileceğini de öğretselerdi sınavlar bitince gençler huraaaa tatil diye ortada civatası atmış musluk gibi dolaşmazlardı.

"eddai"

Reçel reçetesi

Onca işin arasında bu tatlı hengameye yeniden bakmadan geçemedim.
Selman bey çare arayışına girmiş ve Ayşegül hanımda cevap vermiş. Gerçekten plânlı yaşamak hemen bütün problemleri çözüyor.
Diplomanız olsun olmasın zamanı güzel kullanmak reçetedir. Erken kalkmak en başta gelir. Zaman bir bereketlenir bir bereketlenir her şeye yeter. Bak bu sözüm ihlaslıdır ha...Zira yaptığım reçelden bir kavanoz da kayınvalideme gönderdim. Şükür o eski kaynanalardan değil, hamdolsun ben de yeni moda gelinlerden değilim. Bizim tarzımızın nesli tükendi ya neyse. Belki gençler kulak verir diye söylüyorum.
Doğru yaşamak lazım. Reçele zaman kalıyor, emin olunuz. Hayatın içine sızmaya çalışan bütün lüzumsuzlukları sileceksiniz ama. İçeri sızmasına izin vermeyeceksiniz.
Reçeli fazla kaynattık, katılaşacak. Allah yâr ve yardımcımız olsun.

Ayrı bir kültür "ev hanımlığı"

O kadar hoşuma gittiki yazı tadı damağımda kaldı, sanki ardından gelecekmiş konacakmış masama bir kavanoz portakal reçeli gibi.... Yalnız bana birde şöyle dedirtti "ben portakal reçeli yapmayı gayet iyi biliyorum ama diplomam yok" bu devirde herşeyi en güzel şekilde bilmek gerekiyor zannediyorum ki hem reçel, salça yapacaksın hem de üniversite mezunu olup kültürlü olacaksın!!!İkisi bi arada oluyor mu bilmiyorum ama kimi zaman bunları düşünmek canımı acıtmıyor da değil....Bir mezuniyetsiz(!)olarak.Gerçi kültürün yalnızca diplomayla olmadığını bilmek bir nebze olsun rahatlatıyor içimi.

Ama yine de sınava hazırlanan bir genç kızın aynı zamanda en azından bir kaç bir şey yapmayı da öğrenmesi gerektiğini de düşünmüyor değilim! Kültür bir çeşit değil binlerce çeşittir. Ee ev hanımlığı da başta gelenidir değil mi?................:)

dostlarla bir anımı

dostlarla bir anımı paylaşmak isterim...

yıl dokuzyüz altmışbeş:)

üniveriste üçüncü sınıftaydım, evin içinde büyük bir sağlık sorunu yaşanıyordu. hasta ziyaretine gelen- giden, kalan, yatan(hasta ziyareti adabı da ayrı bir mevzu) velhasıl ev bulgur çorbası gibi kaynamakta....
tam da final zamanı... neyse efendim normalde ben sınavlara yarım günümü ayırır iki saat çalışmaya konsantre olmaya çalışır, bir saatte konsantre olur, iki üç saatte de not çıkarırıdım vs.

lakin o yıl böyle bir lüksüm olmadı. bulabildiğim bir saatlik zaman dilimi bile çok değerliydi. yoğunlaştırılmış zaman denilen mevzuyu o zaman anladım. her neyse o çalışma ile o yıl en yüksek notları almıştım.

zamanın yoğunluğu mevzusu çok mühimdir. o yüzden kimi insan zamanı öyle yoğun yaşar ki, daha gençken olgunlaşır, kimi yaşlılar ise zamanı sersebil harcadıklarındandır ki hala çocuk gibidirler...
"eddai"

Hayatın kapılarının anahtarları...

Son zamanlarda, annelerin erkek evlatlarına uyguladıkları, elini hiçbir işe sürdürmeme davranışı,kız evlatları da kapsayarak genelleşti.Artık sadece ve sadece test çözen,okuyan ve diploma sahibi evlatlarımız var.Gözümüz aydın ola!
Gelecek nesillerin kalitesini belirleyen esas ögenin anneler,mahir anneler, olduğunu unuttuk hale bakılırsa.İnancına ve ananelerine bağlı evlatlar-özelde kız evlatlar-yetiştiremezsek halimiz yaman.
Okumaya,diplomaya ve dahi altın bilezik sahibi olmaya elbetteki evet ama unutmamalıyız ki hayatın kiilitli kapılarının anahtarı sadece onlar değil.Bütün bunların ötesinde hayat gerçek yüzünü öyle bir gösteriveryor ki,bütün belgeler elimizde öylece kalakalıyor.

test çözen kızlar

üzerinde düşünülmesi gereken başka bir mevzu daha var galiba: reçel yapmamak için test çözmek...

dücane cündioğlu üstadımıza kulak verelim: "başörtülü kızlar anneleri gibi olmamanın mücadelesini veriyorlar."

Dücane Bey yazınca kızanlar şimdi bir daha düşünsünler:)

Bazı arkadaşlar Dücane Bey kadınların reçel yapmasını bilmediğinden falan dem vurmasına ilişkin yazı sonrasında Dücane Bey'e kızmışlardı. O yazı epey oldu yayınlanalı... Hatta yanılmıyorsam eğer Sibel Eraslan'da kızmıştı bir yazısında.

Şimdi hanım tarafı da aynı şeyi söylemeye başladı.

İşin bu yanı önemli bence.

Ayşegül Hanım değininiz yerinde olmuş. İsabet buyurmuşsunuz...

Geç düşen jeton , jeton değildir

Yazı ilk çıktığında hayıflanan bir adam resmi vardı. Ben de ona göre yorum yazmıştım. O resim Dücane beydi Allah'a havalem. Sonradan aklıma geldi de yok canım Dücane bey portakal reçeli konulu bir yazıda ilgili resim değildir demiştim. Oysa bal gibi bu meselenin fikir babası idi.
Yaş kemale erdi de baş ermedi henüz. Allah yar ve yardımcımız olsun.

O Dücane Beydi..

Sakine Hanım Geç olsun Güç olmasın:)))

Evet yazı ilk yayınlandığında Dücane Cündioğlunun resmi vardı.

Siz dua edin sizin jeton düştü. Ya hiç düşmeyenler?:)

Miş_Miş..

reçel bahane

bence reçel meçel bahane. çok iyi reçel yapanlarında biliyoruz. adam o zaman başka bir bahane buluyor. aslında bayanların başka bir şey öğrenmeleri gerekiyor. bu da eşlerine değer mi o da ayrı bir sorun. mesele sevginin demiyorum aşkın bitmemesi... selamlar

çok şükür

ilk defa içimden bu yazıya karşılık bişeyler yazmak geldi. evimize çok sık misafir gelirdi, annem babam ve evin tek kızı olan ben çok memnun olurduk bu durumdan. okul zamanı ve sınavların yoğun olduğu bir dönemdi. malum birde öss. herkesle görüştükten sonra ayakkabıları düzenler ve işe koyulurdum.mitokondri ve ribozomu mırıldanırken çay bardaklarını hazırlardım. ikram kusursuz olmalıydı,ve tabi güleryuz... sonrada uzun süren bulasıklar... bizimde ziyaretlerimiz bitmezdi. hacdan gelenleri ziyaret, askere gidenin annesini ziyaret,düğünler... ve annemle hergün yaptığımız gibi anneannemi ziyarete giderdik. annem biyere gittiyse o gelene kadar yemek hazır olmalıydı, süpriz yapmak isterdim çünkü. geldiğinde duyduğum "Allah razı olsun kızım "demesi herseye bedeldi. tabi bunlar olurken sınava hazırlanma devam ederdi. ve sonunda üniversite... hersey oluverdi allahın izniyle. evlilik vakti geldiğinde kültürlü,meslek sahibi bir genç talib oldu. evlendik, çok mutluyuz. kendi reçelimizi kendimiz yapıyoruz:) ve halimize baktıkça çok şükür ALLAHA diyorum.
paylaşmak istedim sadece, yazıda her hangi bir hatam olduysa kusuruma bakmayın.
ALLAH'A emanet....

tencerenin kapağı da var...

çok yerinde tespitler ve güzel bir dil ile zevkle okunan bir yazı olmuş... portakal reçeli tadında.

sanırım, suçun önemli kısmı ailelere ait. ve bu mesele erkekler için de birebir geçerli. asosyal, toplumdan uzak, kendi işinde-gücünde, işi-gücü yoksa diploma peşinde, o da yoksa yapabileceği hiçbirşeyi olmayan erkekler... alternatifsiz, şartlandırıldığı seçeneklerden başkasını tanımayan, tanısa bile artık işin hakkını veremeyecek olan erkekler... diplomasına karşılık bir iş bulamayınca, kendini işsizler ordusuna yazdıran ve ekmeğini taştan çıkarma deyimini taşların altına saklayan erkekler...

bu erkekler ve bu kızlar bir araya gelince bir de, işte size altın(!) nesil. cümlemize hayırlı uğurlu olsun, gelecek bizimdir bizim kalacak (mı) ?

her şey bir tutam mavi uğrunaydı, biraz gökyüzünden, biraz denizden , biraz da kalbimizden bir tutam mavi içindi her şey...

Sorun Reçeli Çoktan Aştı

Ne demeli, nereye koymalı şu yaşadığımız zamanı bilmiyorum. Bir yanda başörtülü kızlarla evlenmek istemeyen müslüman erkekler diğer yanda reçel yapmaktan bihaber müslüman kadınlar. Şu "kariyer" dedikleri ucube kelime müslümanların literatürüne girdi gireli bir hoşuz hepimiz.
İki ablaya sahibim. İlkokulu bitirene kadar okutulmuş, vakitleri gelince de evlendirilmiş iki abla. Hiç okul yüzü görmemiş bir anneye sahibim. Okumayı kendi kendine sökmüş bir babam var.
Ablalarımın ikisi de annemin sıkı eğitiminden geçerek birer adet ev kadını diploması sahibi oldular. İkisi de babamın istediği adamlarla evlendiler.
Babam kızlarını isteyen adamlara asla ne iş yaparsınız diye sormadı, asla kızlarıımı nerede yaşatacaksınız diye sormadı, kızlarımın koluna kaçar tane bilezik takacaksınız demedi. Nasipse olur diyerek gönderdi taliplileri. Soruşturdu, baktı taliplilere, "adam" dediklerine verdi kızlarını. Çünkü hayat ona şunu öğretmişti: Adam olan karısını ne ele muhtaç eder, ne açıkta bırakır. O yüzden ne iş yaparsın, nerede yaşatırsın diye sorma ihtiyacı hissetmedi. Annem verdiği eğitimin doğruluğunun farkında olarak asla bu kızlar gittikleri yerde ne yaparlar diye düşünmedi.
Küçük ablamın evliliği babamın "bu adamla evlenmeni istiyorum, o kadar" cümlesi ile oldu. Ben o zamanki yarı cahil okumuşluğumla babamla kavga etmiştim bu cümle üstüne. Öyle ya nasıl ablamı zorla evlendirirdi?
Büyürken gördüğümüz batı tandanslı öğretim yüzünden böyle aptal cümleler kurmayı marifet sanıyoruz. Elimize üç tane kitap geçti diye büyüklerimizin yaptığı hataları yapmayacağımıza dair sözler veriyoruz.
Sonuç olarak ablalarımın ikisi de mutlu ve sağlıklı birer aileye sahipler. Ben hatalarımı üst üste koyup marsa gitme denemeleri yapıyorum.
Baştaki cümleyi şöyle değiştirelim: Bir yanda aman kocasının emrine girmesin, kendi parasını kazansın, gerektiğinde kapıyı çarpıp gitsin, yuvasını kolayca dağıtabilsin, hiç direnmesine, evliliği yürütmek için çırpınmasına gerek kalmasın, çocukları tek başına büyütebileceğine dair hayaller kurabilsin, bakın müslüman olmayan kızlar sizden hiç bir farkım yok diyebilsin, ezilmesin elin günün önünde diye yetiştirilen müslüman kızlar var diğer yanda daha çok para kazanabilsin, en iyi eve sahip olsun, en iyi arabaya binsin, en güzel kızlar koşsun peşinden, "bey" densin, eminde bir sürü adam olsun diye yetiştirilen müslüman erkekler.
Artık kızlar "meslek sahibi" erkeklere veriliyor ya da kendileri bulup evleniyorlar. Erkekler de evlenecekleri/evlendikleri kadınların Sibel Can'a benzemesini istiyorlar.
Ne "adam"lar yetişiyor artık ne "kadın"lar. Ama bir sürü doktorumuz, avukatımız, yazarımız, gazetecimiz, öğretmenimiz, şunumuz, bunumuz var.
Ben müsade istiyorum, babamın annem elişi yaparken ona kitap okuyuşunu gözümün önüne getirerek "eski" zamanlarda yaşamamış olmamın, babam gibi bir "adam" olamamış olmamın ve annem gibi bir kadını hak edememiş olmamın ezikliğini gizlemek için çalışmam gerek.

Müsvedde

reçel koması

bir teyzemizin kızı vardı. ne zaman gitsek odasında ders çalışıyor olurdu.. bir gün ünv. hocası ödev vermiş bir paragraflık bir edebi yazı yazın demiş... annesi ile bana gelmişler (yazı yazıyorum deyince beni yapyazar sandılardı herhalde) şunu bi sen yazıver diye.. kıza dedim ki senin kadar odama kapansaydım şimdiye kitap yazmıştım. kız güldü abla ben odamda kafa dinliyorum hem işten kurtuluyorum dediydi. e dedim annene yazık değilmi sizin oda hizmetçiniz gibi kadıncağız... "ama o anne yapmak zorunda demişti" . peki dedim o yaşlanınca elden ayaktan düşerse sende onun hizmetini yapacakmısın evet diyemedi "Allah korusun" dedi sadece...

şimdi bu kız annesi yaşlanıp yatağa düşene kadar anca öğrenir portakal reçeli yapmasını... ee o öğrendiğinde ne mi olur? n'olcak yaşlı kadın yer ve şeker komasından gider...

gerçi annelere de çatmak lazım malum bu hengamenin diğer failleri de onlar ...
"eddai"

Kısır Döngü

Yazı ve çoğu yorumda bir kısır döngü söz konusu. Sizce saatlerce kızını odasına kapatıp "ders çalışsın " diyen anne mi suçlu, yoksa, “tüm işi annem yapsın” diyerek modern çağın!!! getirilerine!!! hazırlanan genç kız mı suçlu…
İkisi de değil elbet.


.
.
.
Sistem bir örümcek ağı
Ah o korkunç ve zehirli örümcek; sistemin gerisindekiler…

.
.
.

Sistemin ağları yapışkandır, içine düşeni çırpındıkça kendine bular…
Ve sistem gerisindeki, o çok kıllı ve zehirler saçan örümcekler ağına düşenleri büyük bir iştahla yer..

Philo-Sophia-Loren’i okuyan kimi erkelerin gün geldi iştahları kabardı, yapışık oldukları sistem ağından kafalarını kaldırdılar ve yanı başında debelenen sistemin ağına yapışık bir hanımı görünce az sonra başına gelecekleri unutup, o hallerinde bile sistemin hanımlarına laf ettiler… Sanki kendileri, müslüman bir erkek olmanın neyi gerektirdiğini çok iyi biliyorlardı…

Sistemin kadınları, sistemin erkekleri; al birini vur ötekini...

Sistem

sistem denilen şey ne ise? bunun içinden kimse kendisine bakamaz baksa bile baktığı sistemin kendisidir. insanın beklentileri ki bu müslümanda olabilir hayata bakışı sistemle günah çıkarılacak ya da sisteme bir şeyler söylenecekse burada kendini kurtarma derdi, ben yapmadım yaptırıyorlar, ne yapayım bahanesi vardır. müslümanın bu şekilde belirsiz suçlayışları olamaz. onun suçlaması gereken ilk önce kendisidir. müslüman olmanın dayanıklılığını göstermenin kolay olduğu bir zaman ve coğrafya yoktur. peygamberin zamanın da bile peygamberin konuşmasını dinlemeyi bırakıp dışarıdaki kervanın sesine koşan sahabeler vardı. Allah'ın mescidinde Allah'ın Peygamberinin konuşmasını dünyaya değişen insanların sistem eleştirisi yada Peygamberin konuşmasını dinlemeye devam edenlerin sistem eleştirisi olsa neyi halletmiş olurdu. dünya her koşulda müslüman olmayı zorlaştırır dine samimiyet bu anlamda önemlidir. Allah'ında bağışladıkları bu samimiyetini göstermiş olanlar olacaktır.müslüman herşeyden önce kendini ve istediklerini müslümanca sorgulamalı. Allaha güvendikten sonra sistem ne yapabilir. sistem seviliyorsa da din ne yapsın... selamlar

av avcıya tutkun!

esselam...

okan beye katılıyorum. son cümlesi "sistem seviliyorsa da din ne yapsın..." cümlesi bana Ali Şeriati'nin "av avcıya tutkun" sözlerini hatırlattı.

sorun aslında ne sadece reçel yapmayı bilmeyen kızlarda ne de sibel eraslan'ın belirttiği üzere kurban kesemeyen erkeklerde...

kanımca sorun bu sisteme tutkun olmakta...

tutkunu olduğumuz sistemi/neoliberalizmi sorgulamaya kalkıştığımızda her taraftan patlak verir. ben bunu serflikten kapitalizme geçerken ki şartlarla/sebeblerle aynı görüyorum. menfaat ve özden kaçışın diğer bir tanımlamasıdır tutkunu olmak...

farkında mısınız çocuklarımız artık çocukluk devirlerini özentiyle geçiriyorlar. özendikleri, örnek aldıkları kişiler eleştirdiğimiz kişiler değil mi? ahlak sorunu olan kişiler değil mi? artık çocuklar toprakla oynamıyor, aile sohbetinde bulunamıyor, babasının annesinin bile sözünü duymamazlıktan geliyor... belki de küçücük yaşlarında alış(tırıl)ıyorlar bu sisteme...

tutkunu olduğumuz sürece sistem her taraftan patlak verecektir... bugün reçel yapmayı bilmeyen kızlar göze batar yarın kurban kesemeyen erkekler...

dine karşı din/sistem üretiyoruz... sonra da bunu fıkıhla izaha kalkınca tabi komik duruma düşüyoruz.

yazınız için teşekkürler ayşegül genç...

selamlar

ûlvi ukdenin câm nedâmeti

-- http://tenkafesi.com/ --

reçel de yaparım kariyer de :)

Öncelikle Ayşegül Hanım ellerinize sağlık.

Bu yazıyı hem genel geçer, yurdumun tüm kızları için düşünebiliriz, aynı zamanda da biraz özelleştirerek eli "Kitap" tutan müslüman genç kızlar açısından da değerlendirebiliriz.

Birinciden başlarsak çok da "reçele" indirgenecek bir gerçek değil test kitaplarına gömülme. Kız erkek tüm gençlerin, çocukların sorunu,derdi. Kızlar için "reçel yapmasını bilmez'in" erkek versiyonu eline tornovida yakışmıyor olabilir.

İkinciye geçelim, reçel yapmasını bilmeyen müslüman genç kızlara. Fatih Burak Bey'in dediği gibi asıl düşünülmesi gereken reçel yapmamak için okuma düşüncesi. Yoksa reçel yapamamanın veya öğrenme ihtiyacı hissetmemenin zamana bağlı bir değişim olduğunu düşünüyorum. Evet ben de reçel yapmasını bilmiyorum, öğrenme isteğim de hiç olmadı, ama biliyorum ki ihtiyaç halinde öğrenebilirim, yapabilirim, herşeyden önce artık REÇELYAP,TURŞU KUR lar çıktı, bana yardımcı olabilirler :) Bu tür mevzuları da arz-talep bağlamında düşünmek gerekir, reçel yemek isteyen reçel yapan birilerini bulabilir, reçelden başka şey isteyen başka şey, hem reçel hem başka şey isteyen onu bulabilir.Herkesin istediğini bulma ihtimali her zaman var, çünkü dünya kalabalık, aradığınızı bulmak zor değil. İnsanlar reçel yapmadan da mutlu olabilir, yaşamsal fonksiyonları devam edebilir, reçel yaparak da...

Önemli olan gençlerin bulunduğu çaresizlik hali, ruhları...

Ve hiçbir zaman test çözmek marifet değil,üniversiteye gitmekle adam olunmuyor, aslolan hayat üniversitesinden mezun olmak gibi cümleleri kurmak da çözüm olmayacak...

Teorikler pratiğe geçmeyebilir, pratikler de teoriğe. Ama her zaman ikisini de bilenlere ihtiyaç var..

"reçel yapmasını bilmez'in" erkek versiyonu

Efendim, kızlar için "reçel yapmasını bilmez'in" erkek versiyonunu Sibel Eraslan` di sanirim, "kurban kes(e)meyen erkekler' olarak bulmustu ve bu konuda literatur epey gelisti..
- soba yakmasini bilmeyenler...
- cemaate devam etmeyenler...
- kelle, paca utmesini bilmeyener...
- cocugundan izin alanlar, dayak yiyenler... vb..

İslam'da Reçel Yapmanın Önemi!

Bir kaç sene evvel yanlış hatırlamıyorsam bir kitap fuarınde İbrahim ... (soyadını bi türlü hatırlayamadım, Paşalı olabilir) adlı sevdiğim bir yazarın (sevilen ne çabuk unutlmuş!.) başlıktaki konu ile ilgili bir konferas'ı vardı, katılamamıştım. Fakat fuarın duyuru kısmında okumuşken, tebessüm ettirmişti. Şimdi düşünüyorum da 'Kaos Teorisi' irrasyonel değilmiş... Tüm katılımcılara teşekkürler, konferansa gitmiş kadar oldum.

"Sessizlik; anlamın demlenme vaktidir."S. Yalsızuçanlar

Dücane Bey`i Anlayamamak....

yukardaki yazı çok önemli bir konuya/ probleme dikkat çekmekte...

yorumlardan anlaşılıyor ki mesele tam anlaşılamamıştır... mesele reçel yapıp yapamama meselesi ve yahut da kurban kesememe meselesi değildir. kadının sokağa çıkması, maddi özgürlüğünü kazanması vs.... bu meyanda ailenin çözülmesi, boşanma vakıalarının çoğalması gibi meseleler vardır. test çözen kızların üniversiteli olmak uğruna başörtüsünden taviz vermeleri mesela...

meselenin daa iyi tahlil edilebilmesi için ahmet taşgetirenin dücane beyle yaptığı ropörtajı aşağıya alıntılıyorum:

MÜSLÜMAN KIZLAR ANNELERİ GİBİ OLMAMAK İÇİN KAVGA EDİYORLAR

İsterseniz onu daha sonra değerlendirelim. Şimdi bir İslam insanının inşaası noktasında zaafları belirttiniz teorik olarak. Biz bunu bir farklı sayımızda ”Kendi İktidar Alanını İslamlaştırmak” diye vurgulamıştık. Yani hep iktidara talip olma var. Ancak insanın da mutlaka, en azından kendi vücud ülkesinde hakim olduğu bir iktidar alanı var. Onu ne kadar islamlaştırıyoruz? Onu tartışmıştık o sayımızda. Sizde bu noktada önemli şeyler söylüyorsunuz. Sizde bunun için daha müşahhas hangi örnekler verilebilir? Şu son dönemlerde tavizler noktasında, Müslümanların stratejilerinde,üslup noktasında…

Bu sıkıntıların en büyük müsebbibi olarak, bir arada yaşamak, Medine vesikası, çok hukukluluk gibi parlak lafların edilmesini bu günlerin yaşanmasında en büyük etkenlerden biri olarak görüyorum. Başörtüsü mücadelesinin içinde bulunduğu sıkıntılarını ele alalım. Bugün başörtüsü bir insan hakları sorunu haline gelmiştir. Bugün başörtüsü eylemlerinin dini niteliği hemen hemen hiç kalmamıştır. O bakımdan halkın başörtüsü olaylarının yanında yer alması tamamen seküler bir zeminde cereyan etmektedir. “Yaa ayıp oluyor, hiç yakışmıyor” türünden bir noktaya gelinmiştir. Oysa başörtüsü dini bir meseledir, bir inanç meselesidir, bir ahlak meselesidir. Bu mevzi terk edildi. Karşı tarafın istediği mevzide konumlanıldı. O mevzi de, bu meselenin insan hakları sorunu olarak tanımlanmasıydı. “İnsan hakları sorunu” olarak tanımlandığı an, biz bu davayı kaybettik.

Fikri anlamda böyle bir yanlışlık var. Peki hayatı tanzimde, özel hayatlarında müslümanların hiç laiklik yok mu?

Bu nasıl olmaz? Yani zihnindeki dünya ile yaşadığı dünya arasında sürekli çatışan bir bilinç durumu içindeyiz. Ve Müslümanların zihinlerinde muhafaza ettikleri bir İslam var, bir hayat, bir dünya var. Bir de bizatihi içinde oldukları bir dünya var.Ve dünyayla, zihinlerindeki dünya sürekli, hem de çok şiddetli bir biçimde çatışıyor. Bütün dönemler zor dönemdir dememin sebebi şu; insanoğlu var olduğundan beri, muvahhid insanların, mümin zihinlerdeki dünya ile yaşadıkları dünya arasında hep bir çatışma oldu. Bu çatışmanın olması gayet tabii. Zaten mümin olmak bu çatışmayı mevcut yaşanan dünya lehine değil, zihinde yaşatılan dünya lehine bir tercih yapmakla ortaya çıkıyor. Bugün de aynı çatışma var. Bugün müslümanın zihninde bir dünya var, bir de yaşadığı bir dünya var. Müslüman bu dünyaları mümkün mertebe birbirine değmeyecek bir şekilde biçimlendirmeye çalıştı. İki dünya çatıştığında tercihi gittikçe yaşadığı dünya lehine koyuyor. O yüzden müslümanın zihnindeki dünyanın çapı, hacmi sürekli küçülürken, daha az yer kaplarken, içinde yaşadığı dünyanın alanı, çapı gittikçe büyüyor. İşte laiklik dediğimiz, sekülerizm dediğimiz şey bu.Yani din müminin hayatında gittikçe daha az yer kaplarken, dünya ve dünyevi olan daha geniş bir yer kaplamaya başlıyor.

O zaman muhasebe-yi nefs noksanında Müslümanların sistemin laiklik uygulamalarına karşı bazı eleştirileri ve talepleri oluyor.Bunu ne derece haklı buluyorsunuz?

Ben bunları hep tebessümle seyrettim. Yani karşımızda bizimle pazarlık yapmayı kabul edecek bir muhatap bulduğunu sanıyoruz ya da daha doğrusu şöyle söyleyelim, bizi pazarlık yapabilecek bir muhatap kabul eden bir taraf olduğunu düşünüyoruz. Ve öne bazı şeyler sürüyoruz. “Şunları isteriz,bunları istemeyiz” gibi. Böyle bir şey olmadı. Bu böyle pazarlık yapabilecek iki tarafın olduğunun zannedilmesinden çıkarları olan kesimlerce hep böyle gösterildi. Niçin acaba ortada pazarlık yapabilecek iki taraf olmadığı halde, iki taraf varmış gibi görünüyor. Çünkü Müslümanlara hep bir mevzi kazanabilecekleri telkiniyle, ellerindekinin bazılarından vazgeçmeleri istendi. Yani mesela Müslümanlar başörtülü olarak okullara girmek karşılığında, “başkaları isterlerse çırılçıplak dolaşsın, plajlarda istediklerini yapsınlar bizi ilgilendirmez” dediler. Dememeleri gereken, yapmamaları gereken bir şeyi yaptılar ve münkere, fahşâya ilgisiz kalacaklarını beyan ettiler. Oysa “emri bi’l-mâruf-nehyi an’il-münker” vazifesiyle mükellef bir müminin, münkeri ve fahşâyı tebcil etmesi, onu görmezlikten geleceğim deme şansı yoktu.

Peki başörtüsü problemiyle karşılaşan bir Müslüman kızın duruşunun nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Önce bir şikayetimi dile getireyim. Bunu yazmıştım da zaten. Bazı gruplarla olan temas sonucunda, ki ben bunların siyasi merkezin yönlendirmesiyle olduğunu düşünüyorum, Müslüman kızlar ve delikanlılar ellerinde gitar şarkı söyletip oynadılar. Özgürlük şarkıları söylediler. Fakat bu eylemin mahiyeti, niteliği üzerinde durmadılar, düşünmediler. O yüzden “Fakülte avlusunda gitar çalıp şarkı söyleyeceklerine, keşke o kardeşlerimiz, birkaç adım ileride duran Şah Sultan Mescidi’nin haziresine gidip Lâmekâni Hazretlerini ziyaret edip bir fatiha okusalardı” demiştim Bu çok kişiyi kızdırdı. Çünkü bu karşı tarafın öfkesini celbedebilecek kadar keskin dini bir tutumdu da ondan. Gerçi bazıları buna hurafe gibi şeylerle tepki koydular. Oysa eylemlerimizin, tavrımızın dini vasıflarını öne çıkarmamız halinde karşı tarafı kızdıracağımız düşünüldü. Sürekli taviz verildi. Şahsi kişisel tavizler değildi bu. İnandığımız ilkeler zayıflatıldı, sulandırıldı. Bunun karşılığında da karşı tarafın bize bazı şeyleri lütfedeceği umuldu. Ama böyle olmadı. Tam tersine biz hep verdiklerimizle kaldık. Bu arada bizi güçlü kılan haysiyetimizi, bizi dirençli kılan inançlarımızı ”terk etmiş” demeyelim ama zayıflatmış olduk.

Üniversite hocalarından bazılarının başörtüsü konusunda kız öğrencileri hep tavize yönlendirdiklerini duyuyoruz. Okula devam edip etmeme noktasındaki tercihte bazı çevrelerde bu tavır hakim. Siz ne tavsiye edersiniz?

Maalesef ortadaki problem iki türlüydü. Biri, bir farzı terk etme problemi vardı. Şimdi bazı hoca efendilerin gayretleriyle başörtüsü meselesi, farz olup olmadığı ihtilaflı bir mesele haline dönüştürüldü. İkinci bir husus, başka bir hata yapıldı ve hala yapılıyor, zaten baskı altında kalan kız öğrencilerin danıştığı bir kısım hocalar eğitim için bu farzı terk edebilecekleri fetvasını veriyorlar ve “biz askerde sakalımızı kestik” türünden ucuz gerekçeler öne sürüyorlar. Oysa insan hayatında birkaç yılın hiçbir önemi yok. Hepimiz hayatımızda bir şekilde birçok yılı ziyan edebiliriz. Bu pek önemli değildir. Çünkü insan şahsiyetini, haysiyetini muhafaza ettiği sürece bu tür zararlar telafi edilebilir. Ama insan haysiyetini kaybettiğinde, kendisini kendisi yapan unsurlardan vazgeçtiği takdirde geleceğe umutla bakma şansını da aynı zaman da kaybeder. O bakımdan benim başörtüsü mağduru olan, bu zulümden gerekli payı alan kardeşlerime tavsiyem hep şu olmuştur; üzülmeyin insan hayatında birkaç yılın önemi yoktur. Diplomanızı alamayabilisiniz, ama gelecekte çocuklarınıza belki okuldan mezun olamamış ama haysiyetini muhafaza etmiş birer mümine anne olarak dirençli olmalarını söyleyebilir, bu gücü kendinizde bulursunuz. Aksi takdirde diplomasını almış, ama bunun karşılığında şahsiyetini, inancını vermiş, mahcup, geçmişinden utanan insanlar haline gelirsiniz ki, Allah sizleri bunlardan korusun diyorum. O bakımdan insanın bir-iki yılını kaybetmesi, hatta daha ileri gidelim okulunu kaybetmesi önemli değildir. Bazı şeyleri açıkça konuşmalıyız. Mesela başörtüsü olayında o kadar büyük haksızlıklar ,zulümlerle karşı karşıyayız ki bazı konuları konuşma şansı bulamıyoruz. Düşünelim bakalım bu kızlarımız nereye koşuyor? Ne okumak için çabalıyorlar? Sosyolojiye gittiklerinde, arkeoloji okuduklarında, biyoloji, kimya, fizik… okuduklarında, okudukları onların ne işlerine yarıyor? Niçin oraya koşuyorlar? Şimdi bu işin sancılı kısmı,z or konuşulan kısmı. Niçin başlarını açmak gibi bir ihtimali, hiç değilse bazıları, akıllarına getiriyor? Ne adına? Filan okuldan mezun olma adına. Şimdi biz bunları tartışabiliyor muyuz?

Okuduğunuz okuldaki derslerin mahiyetini de, bu sizin ahlakınızı, ruh durumunuzu, karakterinizi, Ahiret selametinizi, dünya selametinizi ne kadar etkiliyor? Bunları konuşabiliyor muyuz? Yıllardır İmam Hatiplerin kapanıp kapanmaması meselesini tartışıyoruz. Ama İmam Hatiplerdeki müfredatı, verilen eğitimi, aksaklıkları konuşma şansımız oldu mu? Olmadı. Niye? Çünkü karşı taraf saldırıyor. Bunlar açık kalsın, sonra hallederiz dedik. Ama muhtevayı tartışamadık. Hep şekil üzerinde, kabuk üzerinde kaldık. Bugün de aynı şey var. Başörtüsü zulmü var, çocuklarımızın insafsızca okumasına mani oluyorlar, ama bu arada bizim bir soruyu ertelememize çalışıyorlar. O da şu: Bu çocuklara buralarda ne öğretiliyor? Bu çocuklar buralarda ne tür alışkanlıklar kazanıyor? Bugün Müslüman bir kız için iyi bir anne olma, iyi bir eş olma, hatta birçoğunu kızdıracağım ama, iyi bir ev hanımı olma düşünülmesi gereken en son şey halini aldı. Şimdi insanın aklına şu geliyor, hatta geliyor değil biraz da böyle, bu kızların önemli bir kısmı anneleri gibi olmamak için, sokağa çıkmak için bu kavgayı veriyorlar. Çünkü bu okullara giremedikleri takdirde eve dönecekler. Hiç kimse eve dönmek istemiyor. İstanbul’a büyük şehirlere gelenler memleketlerine dönmek istemiyorlar. Metropolde tutunmak istiyorlar ve bunun ancak üniversite eğitimiyle mümkün olacağını bir şekilde hissediyorlar. Bu işin bir tarafı ve biz bunu şimdi konuşma şansına sahip değiliz. Çünkü dışardan gelen baskıları yüzünden çocuklarla bu konuları konuşamıyoruz.

bu röportajı buraya

bu röportajı buraya taşıyan fatih beye teşekkür ederim. olması gereken ile olan arasındaki o ince ayrıntıyı farkedebilmek ve ona göre yön tayin edebilmek duasıyla...

katkıda bulunan diğer konferans pardon cemaat üyelerine de hassaten teşekkürler:)...

"eddai"

Müslüman kadınların ikilemi?

Daha dün bir arkadaşımla konuşuyorduk bu konuyu, çok güzel bir tespitte bulunmuştu:
"Müslüman kadınlar sürekli bir ikilem içinde yaşıyorlar.Vitrinde olmamaları gerektiğini bilerek ve vitrinde olmayı arzulayıp durarak..."

Yalnız bu istek, geoit şeklinden memnun olamayıp sürekli küreselleşmeye çalışan şu biricik dünyamızın biz müslümanları da etkisi altına almış olmasıyla üzerimizde oluşturulan baskıdan kaynaklanıyor.Yani bir yandan "dünyaya geliş sebebini bil,otur oturduğun yerde" diyen erkekler; bir yandan okumamış, elinde bir mesleği olamamış ama evinin her işini bilen, çok güzel reçeller yapan, yalnız çocuklarını yetiştiren ve gözünü açıp kocasını görmüş, onun sözünü herşeyin üstüne koymuş,pervane olmuş bir kadınla evlendikten sonra etraftaki,panellerdeki, derneklerdeki okumuş avukat olmuş, eczacı olmuş,falan olmuş kadınları göz ucuyla süzüp, ikinci bir evlilik hakkımı bu kadınla mı kullansam diye düşünüp duran erkekler..
Gerçekçi olalım şimdi hepimiz farkında olmalıyız ki bu iki erkek tamamen aynı kişi oluyor.Yani biz kadınlar sürekli her şekilde kocamızı elimizde tutmaya çalışırken bir yandan bir birey olmanın kavgasını veriyoruz.Yani ÖSSlere girmiyoruz, üniversiteleri bırakıyoruz, ev işi öğreniyoruz, sonra çok kültürlü kocalarımızla evleniyoruz.Annelerinin yemeklerine benzer yemekleri mutfaklaırnda bulmaktan mutlu olan kocalarımız bir gün geliyor "seninle aynı dili konuşamıyoruz sen nereden bileceksin ki tüm bunları gerçek yaşamı,evden kafanı çıkarttığın mı var?" diyerek cahil damgasını yapıştırıveriyor alnımıza.
Aslında herşeyi oluruna bıraksalar biz zaten vitrin arkasında mutluyuz.Yani hangi kadın gerçekten bütün gün iş yerinde yorgunluktan öldükten veya erkek kardeşiyle aynı zorlukta sınavlara durmadan çalışıp kafa patlattıktan sonra eve gelip bir de evde ölmeyi tercih eder ki? Ya da şöyle diyelim böyle birşeye zorunludur.Yani tüm yazılanların ardından çıkan yoruma göre biz kadınlar her ikisini de yapmak zorundayız. Benim okumaya hakkım varsa bir erkek çocuğunun da evde bulaşık yıkamayı ve misafire çay sunması öğrenmesi de en öncelikli hakkıdır. Bu bir kadının "ben de kocamla eşit haklara sahibim" diyen feminist saçmalıkları değildir. Veya bir erkekler bir kadının görevleri nedir bunları ortaya koymuyorum burda, yalnız gerçekçi bir bakış açısı..

reçeliniz yapın sonra çin e gidin

mümin bayanlar anlaşılan yeni görev alanınız ve görev şekliniz belirlendi.önce reçelinizi yapın sonra ilim için çine gidin arada bir geri dönüp reçeli karıştırın ki yanmasın. ve yine anlaşılan o ki tüm bunlara rağmen reçelin tadını ve ilmin dozunu tutturamazsanız en avami tespitlerin ortasında yer alacaksınız.bütün bunlara alınmamayı öğrenin önce .çünkü siz çocuğunu emzirmeme hakkına bile sahip bir ümmetin içinde yer almanıza rağmen aşçı ve hizmetçi gibi algılanmaya mahkumsunuz.ne ilim ne de başörtüsü hakkında karar verebilme yetisine sahip değilsiniz.bütün hatalarınız "hata insan mahsustur" kaidesinin dışında tutularak yargılanacaktır haberiniz olsun.eş olarak seçtiğiniz mümin erkeğin tüm hatalarını gömlekleriyle beraber ütülerken en ufak eksiğinizin üstüne gidilecek.bu beylerin beyniyle düşünmekten başka çareniz kalmayacak.
peygamber eşlerinin peygamber ile beraber savaşa gittiğini inandığı din tarafından ona yemek yapma mobilyaları silme vb görevlerin verilmediğini sadece bir hikaye gibi dinlemeye devam edeceksiniz.ama tesettürünüzden tutun da hayatınızın her alanında yerici eleştirilere birebir tanık olacaksınız.
en iyisi kolayı seçin.bu kafa yapısına sahip sözde mümin bir beyle mesut bir gelecek için imzalarınızı atın.o panellerde kongrelerde sokakta güle oynaya ilim öğrenirken siz evde onun aldığı kitaplarla hayatı çözmeye çalışın.ya da kendinizi biraz zorlayarak reçelinizi yapıp çine öyle gidin...

zemin katı temaşa

yani yazıda potakal reçelini sadece bir örnekle vermiş olmama rağmen yakında cemaat. şeker komasına girecek...

aslında yaptığım ilk iki yorumda yazının amacını belirttiğimi düşünüyorum. aslolanın planlı programlı yaşamak olduğunu belirttim.. insan; hafızası ile ve kabiliyetleri ölçüsünde o kadar çok şey yapacak kapasiteye sahip ki... aslında "okumayı bırakın reçel yapın" tarzında yaklaşanlara kızacağım gibi yazıyı böyle algılayanlara da kızarım...

bir bayan hem okuyp hem iyi bir ev hanımı olamaz mı. hem çalışıp hem evini idare edemez mi. bu bilinç ve sorumluluk verilince herşeyi yapabilir kadın... bu beyler içinde geçerli... hem üniversite okuyup hem çalışan milyonlarca genç beyefendi var. geçim sıkıntısı ile iki işte çalışanlar da dolu....

tersini de düşünelim. ev hanımı olup bütün gün evde kös kös oturan, öğlen kalkıp çocuklarını ihmal eden üstelik reçel yapmayı bildiği halde yapamayan pek çok kadın da var. tıp kı avara kasnak gibi ortada boş boş dolanan erkeklerin olduğu gibi....

velhasıl. müslüman olmak demek zaten plan program demek.. daha amentü derdemez müslüman gününü beşe böler....
günü beş vakit üstünden değerlendirir.

birde şeyma hanımın kocalarımızı elimizde tutmak lafına tepkiliyim. niye tutuyoz bunları elimizde... giden gitsin başını hangi belaya sokacaksa soksun. yok böyle birşey.... adamın gözü dışarıdaysa zaten nefsinin önüne set çekemiyorsa kendini camdan atmak istiyorsa niye yapışalım bu şahısa. o düşer ama arkasından sizde düşersiniz. zemin katı yakından temaşa etmek istiyorsa erkek(yada kadın); diğeri niye arkasından gitsin. önemli olan cama yaklaşmamaktır. dinimizde de böyledir. ayetlerde rabbimiz yapmayın demez yaklaşmayın der. düşünün der...

dindar kadın ve rekek denince ne anlıyoruz biz; namaz kılan, büyük günahlardan kaçınan(zina da içinde), israf etmeyen(suyu olduğu kadar zamanı da israf etmeyen)... bikere namaz kılmıyorsa baştan çürüdü meyve, günahlarla arsını açmıyorsa da hepten giiti... daha reçel yapılsa ne yapılmasa ne?

vesselam...

"eddai"

şeyma hanım çok haklı

Yazarımız "birde şeyma hanımın kocalarımızı elimizde tutmak lafına tepkiliyim. niye tutuyoz bunları elimizde... giden gitsin başını hangi belaya sokacaksa soksun. yok böyle birşey...." diyerek çok kızgın. Bana bu cümleler hiç hoş gelmedi. eğer gidiyorsa düşüneceksiniz Ayşegül Hanım. Şeyma Hanım haklı; kadınlar kocalarını elinde tutmanın yolunu bulmalılar, seviyor ve namuslu iseler. Sizin sözlerinizi diyecek bir kadın kendisine de gidecek bir yer bulmuştur...selamlar

yorum mu yazı mı

eğer yazınızda ne demek istediğinizi net bir şekilde açıklasaydınız dip notlara ihtiyacınız olmayacaktı.sonra da böyle anlayanlara şöyle kızarım türünden laflar etmeyecektiniz.yine de her halükarda yani dip notlu ve dip notsuz yazınızın her iki halinde de hata mevcut.yaptığınız kadının omzuna daha fazla ne kadar yük yüklerim sanatından öteye gitmemiş.bir bayan olarak sadece aklı selim olmayan şefkat taşımayan erkeklerin taktir edeceği bu yazıyı neden yazdığınızı da anlamış değilim.sanırım kendi aile bütçesini karşılayamadığı için çalışan bir bayanla evlenip sonra da ondan kendinin bile harcamadığı eforu harcamasını bekleyen bir gelenekten geliyorsunuz.
lütfen yazarken dikkat ediniz.çünkü kemikleşmiş ama islamiyetle hiç alakası olmayan bu mantığın hala ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülmesi herkesin dimağında bayat bir tat bırakmaktan öteye gitmiyor.

gidecek yeri kalbinin

gidecek yeri kalbinin içinde olan insanın ikametgah yeri heryerdir......bu bir

yazıda ne demek istediğim nettir... dipnot felan yoktur.... bu da iki...

damağında bayat tat kalanlar buyurun aşk ile:

Malzemeler

Portakal: 1 kg
Şeker: 1.250 gr
Limon: 1 adet
Kavonoz: 1 adet (kapaklı)

"eddai"

Kalbiymiş!

insanların kalbi düşündüğünüz gibi insanın içinde değildir. onu dışarıdaki olana verir. kiminin tribünlerde atar kiminin kabede, kimin de hayalini kurduğu ünirvesite koridorlarında ya da burada ki izlenimlerimden çıkardığım ideal şovalye erkek tiplerinde...siz zannediyormusunuz ki kalp deyince orası masum bir yer bu zaman da. neden şikayet ediyorsanız ona yakınsınız ve onunla yüzleşiyorsunuzdur. geleneksel kadın profilinin kalbi ile histerik olmayı ögütleyen modern eğitim görmüş kadın tipinin kalbinin aynı olduğunu kim iddia edebilir. sinema bilgisinden roman kahramanlarına kadar her türlü hayalle vals etmiş kadın düşünüşünün şimdilerde dini bilmeden feminist söylemleri bilmesinin açıklaması nasıl olur?. çarşaftan pardesüye ve ondan tunike dönüşen evrimde kaşı gözü alınmış kadın tiplemelerinin hangi bilinçle duygularını ortalığa fırlattıklarını biz erkekler bilmiyor ve onların kalplerinin nerelerde ve zamanında kimler için attıklarını anlamıyor değiliz. bir şairin dediği gibi: eskiden kadınlar tığ örerlerdi ve anıları yoktu. şimdilerde ise feminen olmayı sokağın kuralı gören feminist söylemli kadınlar tığ örmüyorlar ve anıları var yani maceraları. ve onların bu dertlerini; Allah'la başlayan cümleler kurmak zorunda kalmadıkları, müslümaca görünme zorunluluğundan başkasının mümkün olmadığı yerlerin dışında rahatca görebiliyoruz. insanın kalbi zikirle çoşmuyor. neden çok şikayet ediyorsa ve özlüyorsa onunla çoşuyor. kalbine giderken o kalp bir başka yerlerde, geride bıraktığı şehirleri dolaşıyor...
amiyane edebiyatlardan da bıktık bu arada... selametle

gidecek yeri kalbinin içinde olan insanın ikametgah yeri heryerd

bu sözden sizin dediğiniz anlam çıkmaz. bu amiyane(!) söz bendenize aittir. kabaca bi söz olduğunu düşünmüyorum, iyi düşünülmelidir..."kalbinin içindeki yer" tarifinden sıkı bir muhalif sonuç çıkarmışsınız. bu sizin görüşünüz saygıyla karşılarım...

rüstem beye bir not; herşey değişiyor amenna, ama kadayıf, içli köfte, mantı baki... ayrıca daha dün bir süveterin arka kısmını ördüm bitirdim. bakın örgü örmem yazı yazmama mani değilmiş. hatta dergah dergisinin son sayısını da okumama mani değilmiş. orda ayşe böhürler derki; "sudanda anaerkil bir yapı vardır, kadın soyadını taşır, mal mülk kadının üstünedir, yemek yapma zorunlulukları yoktur, hazır yemek arabaları vardır hepsi onu kullanır." demek ki kültür diye bir şey var. orası da müslüman bir ülke ama kadınların böyle yaşaması oranın bir kültürü... tıp kı reçel yapmanın bizim kültürümüz de olması gibi... bu cevap da esra hanıma gitsin. "eddai"

aya dokunmayın ay sallanır albayım

tehlikeli oyunlar da hikmet benol hüsamettin tambay a söyler bunu.bir tiyatro sahnesinde gece görüntüsü oluşturmak için üzerinde ay resmi olan siyah bir perde vardır.hikmet benol albayına böyle seslenirken aslında der ki;"albayım bırakın bu yapay gerçekliğe inanmaya devam edelim bırakın kendimizi bu sanal uyarlamayla avutalım.kendimizi korunaklı hissettiğimiz bu sahneyi perdeye dokunarak bozmayalım" yine malumunuz mağara örneğinde olduğu gibi yıllarca arkalarından geçen gerçek şekilleri gölgeleriyle tanıyan ve yüzünü aslolana dönemeyen insanlar ve kaybettikleri vardır.

şimdi syn ayşegül genç hanım.bir reçel üzerinden sosyolojik tespitlere varmaya çalışırken biz aya dokunduk diye sanırım huzurunuz kaçtı.
pek ala!aya dokunmayalım..gölgelerinizle sizi başbaşa bırakalım.

gel bana bazı bazı..

sonunda güzel bir yorum örneği sunmuşsunuz, en azından gelişiyor olmanız güzel efendim. selametle kalınız..

iş yazı yorumlamaktan çıkmıştır yine.
bu yazıya son yorumumdur...
"eddai"

Geçelim..

Kesinlikle katılıyorum ayşegül hanım zaten burada belirtmeye çalıştığım kocalarımızı elimizde tutmaya çalışmamız değil tersine biraz da tepki olsun diye yazdığım birşey.Yani sırf bu beklentileri karşılamaya çalışmak için kendi içimizde farketmeden oluşturduğumuz bir baskı,bir hırs ortaya çıkıyor bu vakit.Ve erkeklerin nefslerinden ziyade başka konular da var yani birşeylerin onların "hakkı" olduğu, bazı şeylerin de bizim "görevimiz" olduğun gibi bir durum. .Açıkçasını söyleyeyim ben biliyorum ki Allah herkese hakettiği gibi eşler verecek, benim O'na güvenim tam, o yüzden ben kendimle ilgileniyorum.Ama erkeklerin de kendileri herşeyi halletmiş gibi bizim hakkımızda her konuya ahkam kesmeleri sinirlendiriyor bazen herkes kendi içine dönüp çeki düzen vermeye çalışsa çok problem kalmayacak.Her neyse olayı erkekler kadınlar çatışmasına döndürmek isteyeceğim son şey, bu tür tartışmalara girmekten de hiç hoşlanmıyorum! Her Allah kulu kendine yalan söyleyebilir ama O bizim içimizde bizim bilmediğimiz şeyleri bilendir. Allah'ın adaleti sonsuzdur..

iftrat tefritin destekçisidir

Haklısınız da sevgili kardeşim bu resim sadece bir sonuç; sebepleri araştırmak daha doğru, o kız görmüştür ki saçını süpürge eden annesinin gördüğü muamele hiç de özendirici değildir. Kim baş tacı edildiği ortamdan kendini hengamenin ayaklarına atmak ister? Hep affedilen hoş görülen her yaptığında bir hikmet aranan erkek unsurunun üstünlük iddasının geleneksel litaretürde geldiği psikopat nokta kadına atfettiği "eksik etek " sözüyle kendini elevermiştir. Küçüklüğümden beri duyduğum bu tabirdeki eksik olan eteğin ne olduğunu öğrendiğimde kanım dondumuştu resmen; burda anmaktan hicab duysam da behsedilen eteğin cinsellik uzvu olduğunu belirtmek zorundayım. Böyle mantıksız çıkış noktalarına sahip ifrat bir yaklaşımın hengi tefritleri doğuracağını varın siz düşünün. Zaten feministlik gibi akımların bu topraklarda kendisine alan bulmasıyla kendini gösteriyor sanırım.

Ey nevbaharda gönlüme değen
Kızartan gülümün yanaklarını
Sesi sessizliği incitmeyen
Okşayan ruhumun kanatlarını

Yeni Hayat ve Nerde O Eski Ramazanlar?

Modernleşme sürecinde geç kalmış toplum olarak ne kadar eleştirsek eleştirelim geldiğimiz nokta eleştirdiğimiz nokta oluyor. Bu da eleştirilerimizde bir düşünce birikimine yere dayanan algıdan değil arabesk- folklorik- duygusal yorumların öncelenmesinden geliyor. Ramazan değerlendirilir - nerde o eski ramazanlar, gençlik olunca - nerde o eski gençlik, kadın söz konusu olunca - nerde o eski kadınlar. Bir çok sorunda eskiye öykünme veya tek ve geçerli örnek o imiş gibi hazır bir yorum ve model öneriliyor.

Tüketim ve yaşam biçimleri değişiyor. Her dönem kendine has bir yaşam kültürü ortaya koyuyor. Herkes kendi yaşam seviyesine göre bir tarz belirliyor. Değişen ve yeni olan herşey güzel veya kötü toptancılığı ile halen algılarımızdaki yerini koruyor. Eskiden kızlar saatlerce- günlerce çeyiz hazırlarlardı. Şimdi bütün kızlara çeyiz hazırlayın mı denilecek veya tavsiye edilecek? Eskiden ve halen kadınlar halen ev yemekleri yapma kültürünü korumaya çalışıyorlar. Çalışan kadınlara bunu bir mecburiyetmiş ve maharetmiş gibi dayatacak mıyız? Ayşegül hanım halen birçoklarının gibi yaptığı dantel yapmayı, örgü örmeyi öğrenmeye veya yapmaya çalışsaydı, ne bu yazıyı yazacak zamanı ne de kitap okumaya vakti olmayacaktı.

Bölelim..

Demek durum o kadar da vahim değilmiş ; objektif, içindeki tabulardan, önyargılardan, nefsin hoşgördüklerinden sıyrılabilmiş bakış açıları..:)

Bana öyle geliyor ki tekerrür etmeye başladık kendimizi. Yalnız kendi içimizde belki daha cesurca yorumlayabiliriz bu olguları ancak bu satırları ve okuyanları daha fazla boşuna doldurmanın ve germenin gereği yok..Herkes yine bildiğini okuyor.Hatta konuyu yalnız tepki ve savunma diye görmeye başlıyor olabiliriz.Cemaati bir de gelenekçiler ve zamanı sindirebilenler diye ikiye mi böleceğiz?.. (Yoksa ben şu anda böldüm mü:))

Bir kadın olarak hep

Bir kadın olarak hep konuşuluyor olmaktan çok sıkıldım. Ekran başında tartıştıklarımızın arkamızı döner dönmez anlamını yitirmesinden de sıkıldım. Ne yani pratik de bu kadar kolay mı her şey? Biz kadınlar ve erkekler bütün hataları bilmediğimiz için mi yaptık?

Hem bal gibi de biliyoruz herkes layığını bulacak. (iyi kadınlar iyi erkeklere, kötü kadınlar kötü erkeklere)

Bir de kadın gerçekten bu kadar sorunlu bir varlık mı? İslami literatürde de bu böyle her yerde böyle. Sanki dünyaya yanlışlıkla düşmüş bir yaratıkmışız da acaba napsak nereye koysak diye düşünüp duruyorlar. Rabbimin verdiklerinden hiç şikayetim olmadı ama bu soruyu sormadan edemiyorum.

Sessizlik olunca kız çocuğu doğdu deriz ya; böyle her sessizlikte bir kadın tartışması nasıl doğuyor anlamıyorum? İnsan sayısınca kalp, kalp sayısınca hayat var. İkişerli dizilip sonra çoğalanlar(evlenenler) olsa da; evliliğin,ailenin, kadının, erkeğin sayısız tarifi var. NAsıl bu kadar rahat bu budur diyebiliyoruz. Bu mudur gerçekten? Hakikatı subjetifleştirmeye çalışmıyorum. İdealin dışındaki gerçek hayattan bahsediyorum.

Neyse bugünlerde kadere inanmanın dışında onu müthiş seviyorum. Erkekler ve kadınlar hepimiz aynı telaşın içinde koşturacağız mahşer meydanında .Unutulucak bütün bunlar dökülecek heybeler. Yaşasın kulluk... Ramazan da geliyor. Reçel bilmeyen başka bir şey yapsın üzülmesin. Yeterki canımız sağolsun. Mesela namazlarımız önemli kaçırmayıp sımsıkı yakalayalım. Aİlemizi çok sevelim. Sevelim ki kimseye el açıp sevgi dilencisi olmasınlar.

Hey kendim sana söylüyorum.Yine çok konuştun.

saygılar