Göçmen kuşlar geçip gidiyordu şehrin üzerinden. Çığlıklarını bırakarak sokaklarda. Bu haykırışlarda boğulduğunu hissetti. Orta yerde kalmışlığıyla, sitemkâr baktı gökyüzüne. Şehre düşen bir çığlık olmak yerine, gitmeyi ne çok isterdi.
Binalarla kuşatılmış bu işlek caddenin kaldırımlarında yürümeye devam etti. Reklam panolarını, renkli afişleri arkasında bırakıp ilerlerken:
— Ne çok ses var Allah’ım, diye mırıldandı.
Silinmiş, siyah-beyaz bir fotoğrafın arkalarında kalmış figüranları gibiydi. Bir cümlenin içinde geçen “den” hali gibi.
Oysa hayata dahil olmak adınaydı bütün çabası. Turuncu bir şapka, pembe bir fular, açık kırmızı ayakkabılar. Göz ucuyla üzerindekileri yokladı. Bütün bu renkler varlığını hatırlatmak için yardımcı olmamış mıydı kendine? Yumruklaştırdığı ellerini acıyla sıktı. Nedendi içindeki bu yetişememişlik hissi?
“Ne kadar çok tükeniyorum.” diye düşündü.
Kalabalıklar içinde bakındı bir süre. Üzerinde bulunduğu caddede yürümekten başka bir yol bulamadı. Azaldığını hissediyordu yine. Ortamın bu çok sesliliğinde, abartısında azaldığını hissediyordu. Bu azalışlarla birlikte kanıyordu yarası. Eksikliğini kimse görmesindi.
—Merhaba! Dedi bir ses.
Yorulmuş bakışlarıyla aradı sesin sahibini. Karşısındaki yabancı yüze bakıyordu şimdi. Sürekli gülümseyen ve konuşmak için muhatabını bekleyen bu insanda kimdi? İnsan herkese böylesine gülümser miydi? Kısık bir sesle cevap verdi sesin sahibine:
— Evet!
Aradığını bulmuşçasına, aynı gülümsemeyle ve sesinin tonunu incelterek devam etti yabancı:
—İyi günler hanımefendi! Yeni açılan mağazamızdan haberiniz var mı? Bu sayede kentimiz yeni bir hizmete kavuşacak. Bakın çok amaçlı bir proje bu. Halkımızın ihtiyaçlarını daha kolay görebilmesi için sunulan bir hizmet. Sizin de memnun kalacağınızdan eminim. Giyim, yiyecek, ev aksesuarları ve daha birçok konuda yardımcınız olacak. Buyurun. (Elindeki tanıtım broşürlerinden birini uzatarak.) Bunu okuduğunuzda daha geniş bir bilgiye sahip olacaksınız. Mekanımıza rahatlıkla ula….
İşitme algısı konuşmaları kavrayamaz olmuştu. Gülümseyen bir yüz arka arkaya kelimeleri sıralıyordu durmadan. Ne yaptığının farkında olmadan uzandı broşüre. Elinde tuttuğu kağıt parçasına baktı. Ne yapacağını bilemedi. Atsa; sabitleştirdiği yüz mimikleriyle yabancı hala karşısındaydı. Cebine yada çantasına soksa; bunu yapmayı hiç istemedi. Kâğıt parçası elinde durmaya devam ediyordu. Yabancı verdiği broşürün ve hızlıca bitirdiği konuşmasının ardından yeni seçtiği muhataplarına gülümsemeye devam etti.
Bir müddet kımıldamadı. Hepsi bu kadar mıydı? Onca gülümseme, ilgi, alaka ne ifade ediyordu bu insanların dünyasında. Gülümsemeye devam eden bu adama baktı. Ama yabancı ona bakmıyordu artık. Bakışlarını onun üzerinden kaydırıp yeni muhataplar arıyordu kendine.
— Ne kadar çabuk eskiyor her şey, diye söylendi.
İçindeki kullanılmışlık hissi, rahatsızlığını arttırdı. Ruhundaki yaralardan bir rüzgar sürekli içeriye giriyordu. Yalnızlığı koyulaşıyor, adımlarının ürkekliği çoğalıyordu. Bildik bir his, yaşama karşı bütün güvenlerini yitirmesine sebep oluyordu. “Yetişememişlik.” Ne kadar çabalarsa çabalasın hayatın hep gerisinde hissediyordu kendini.
Etrafındaki her nesne, vitrinler, duvarlar, elektrik direkleri, çöp konteynırları, park halindeki arabalar, çay ocağından yayılan müzik, dükkânların önlerine çıkarılan eşyalar, satıcılar, müşteriler, yürüyenler, köşedeki milli piyangocu, kaldırım taşları, kapı önündeki iskemle, kahkaha sesi, ayak sesleri, kedi sesi ve hatta rüzgâr; yaralarını, saklamaya çalıştıklarını biliyormuş gibi bakıyordu ona. Uslanmaz bir küstahlıkla, acıtarak. Bu acıyı kamufle ettikçe daha mı çok büyüyordu ne? Oysa ne çok çaba sarf ediyordu belli etmemek için.
—Gel abla gel, kestaneye gel!
Seyyar satıcı caddenin kenarında olanca sesiyle bağırıyordu:
—Kestanenin iyisi burada, hadi kestaneye!
Zaman, bir fotoğraf karesi gibi donmuş, o ise bu fotoğrafın içinde sıkışmış gibiydi. Ne yürüdüğü adımlar, ne değişen sesler, içinde katılaşan hisleri, üzerine yapışan garipliği siliyor, bir kurtuluş oluyordu.
— Aysel! Diye bağırdı arkasından bir ses.
Yavaşça sesin geldiği tarafa döndü.
— Ayyyy! Sensin di mi canım? Yetişemeyeceğim diye ödüm koptu vallahi. Nereye böyle kuzum. Kaptırmış gidiyorsun, bi şey gördüğün yok.
— Dalmışım herhalde. Dolaşıyordum biraz. Bazı işlerim var da.
— Haaaa! Ben de Selma’yla buluşacağım. Ufak tefek işlerimiz var. Söylemeden edemeyeceğim canım, bu şapka sana çok güzel yakışmış. Bir gün farklı bir rengini de bana alalım.
— Teşekkür ederim canım. Sana da alırız bir gün.
Tanıdık bir yüz gördüğüne sevinse mi, üzülse mi bilemedi. Bir yanıyla konuşabileceği bir arkadaş çok güzeldi, ama bu arkadaş öylesine uzaktı ki içinde yuvalanan seslerden. Nereden başlayacağını bilemedi konuşmasına.
— Güzelim benim gitmem gerekiyor. Selma’ya benden selam söylersin olur mu?
—Elbette söylerim. Ama böyle ayaküstü olmuyor bak, bi gün buluşalım. Arayı uzatmadan olur mu?
— Kısmetse. Kendine iyi bak.
— Sende. Hadi görüşmek üzere.
Böyle davranmayı gerçekten istemiş miydi? Bunun ayırtına pek varamadı. İçinde cevaplanmayı ve onarılmayı bekleyen şeylerin ağırlığıyla ilerledi.
Tenhalara kaçmalıydı, görünmezlere. Eksikliklerine daha fazla şey tanık olmadan, kaybolmalıydı. Sonra yeniden donanıp, yenilenip geri dönmeliydi. Kendini ispatlamak için. Geride kalmadığını göstermek için. Yaşamının şıkları çalınmış biri ne yapabilirdi, aynı yere dönmekten başka? Aynı şıkkı tercik etmekten başka? Şimdi azalmışlığı koyulaşmadan kaçmalıydı.
Bir fon müziğinin eşliğinde akıyordu sanki hayat. Ve bu müzikte hiç sus payı verilmemişti. Durduğunda bütün notalar üstüne yığılıyordu. Kim seçmişti bu fonu? Bildiği tek şey kabullenişle buna eşlik etme çabasıydı. Ama yorgunluğu öylesine birikmişti ki üzerine, sessizliklere sığınmak farz olmuştu. Hayat daha iyi duyulur muydu orada? Şimdi kendinde kalabilmiş güvenlerini de yitirmeden kaçmalıydı kuytulara.
Bu kendine kaçıncı telkiniydi? Hep aynı dönüşler, aynı vazgeçişler. Bunun sadece anlık bir rahatlama olduğunu biliyordu. Gitmek ve dönmek. Medcezirler tekrar ettikçe bir hastalık halini alıyordu. Bu hastalığı hissetmek bilincini her seferinde uyarıyor, ama algılarını kapamak anlık rahatlamalar sağlıyordu ona. Durum içinden çıkılmaz bir anafora dönüşüyor, bunu kendine itiraf etmekten korkuyordu. Hakikat yok sayılarak silinemezdi oysa.
İndirime girmiş mağazanın önünde yığılmış kalabalığı gördü. Kim bilir kaç kez vakit geçirmişti burada o şekilde. İçinde hissettiği boşluğun, dışarıya doğru sızıp, kendini her taraftan kuşattığını zannetti. İçinde neyi taşıyorsa insan, hayat o renge boyanıyordu. Kalabalığa yaklaştığını fark edince yolun karşı tarafına geçti.
Neyle tatmin ederdi insan yüreğini? Bu yetişememişliği ne ile tamamlardı. Hayalleri evreni kuşatacak kadar çok, arzu ve emelleri sonsuz, ama o denli çaresiz ve zayıf. En sadık arkadaşı yalnızlığı mıymış insanın? En çok kendini mi kandırırmış insan hayatta? Akışa şartlanmış hareketler yığını mıydı fiilleri? Soruların istilasındaydı zihni. Bu oyuna devam etmenin oyalanmaktan başka hiçbir yarar sağlamayacağını biliyordu. İçindeki boşluğu uyuşturmaktan başka işe yaramayacağını. Yetişmenin imkânsız olduğunu, yola çıkana kadar kuralların, hedeflerin değişeceğini biliyordu. Çözümün başka şeyde olduğunu bildiği gibi.
Unutulmamak için miydi bütün bu çabası? Gürültüyle akan bu nehirde var olduğunu gösterebilmek için miydi? Kendisine bu yükümlülük nereden verilmişti? Bu kuralları kendine zorunlu kılan neydi? Karşılık bulmak, bir iletişim yolu, sosyal yaşama katılma, var olma çabası?... Öyleyse bütün bu uğraşılarından sonra neden elinde dipsiz bir yalnızlık ve terk edilmişlik kalıyordu. Bütün çabaları neden kendini yetersizliğe itiyordu? Var olmak istedikçe kayboluyor, siliniyordu. Sanki sayı doğrusunun eksi tarafında gibiydi yaşamı. Çabaladıkça eksiliyordu.
Sahip olduğu eşyaları çoğaldıkça eksiliyordu. Sarf ettiği cümleleri fazlalaştıkça eksiliyordu. İzlediği reklamlar, duyurular, yenilikler sayısınca eksiliyordu. Tanıştığı insanlar sayısınca eksiliyordu. Gördüğü, gezdiği yerler sayısınca eksiliyordu.
Aç gözlü bir iştah yaşamını ha bire kemiriyor onu da kemirgenleştiriyordu. İnsanlar birbirlerini kemirerek var olmaya çalışıyordu.
— Yılın en moda renkleri burada. Bitmeden alın. Bu fırsatı kaçırmayın!
***
“İçinde kahpelik olmayan oyunlardan bahsetsene bana. Umudun yeşerdikçe nasıl büyüdüğünden. Hakikatin aslında nasıl da aşikâr olduğundan. Ve bir gün daha çok duyulacağından. Kır çiçeklerinden, güneşe doymuş bağlardan-bahçelerden, insanca kalabilmiş şeylerden. Bir bebeğin gülüşünden, yaz gecelerinin yıldızlara nasıl yakıştığından. Varlıkların arasındaki dayanışmadan. Toprağa koşan yağmurdan, tohumu taşıyan rüzgârdan, arzı ısıtan güneşten, gölgesini esirgemeyen ağaçtan ve daha bir çoğundan. Oysaki sürekli oynuyorlar yaşamlarımız üzerine, düşlerimiz üzerine. Kuralları değiştiren kim? Hiçbirinde adalet yok! Bu ölçülerde aranıyor gerçekler. Hile karışıyor sürekli bir yerlerden. Masum kavramlarla temizliyorlar dışlarını. Nefes almak ne kadar da zorlaşıyor…”
***
Hızlı adımlarla kaldırım taşlarını adımlarken caddenin sonuna gelmişti. Sahile çıkardı bu yolun sonu. Bunu fark etmek, sıkıntısını hafifleten bir ferahlık vermişti içine. En azından sakin bir ortam bulabilmişti. Ortalıkta dolaşan birkaç çift ve bastonuna yaslanmış bir ihtiyardan başka kimsecikler yoktu meydanda. Rahatlamak için düzgün bir bank aramaya başladı.
Kabuğuna çekilmiş bir istiridye gibiydi. Başını öne eğdi, insanların ona bakıp bakmadıklarını kontrol ettikten sonra, oturduğu banka kendini iyice bıraktı. Kalp atışları normali bulmaya başlamıştı. Turuncu şapkasını çıkardı kafasından, terlemiş saçlarını elleriyle düzeltti. Uzun uzun baktı şapkasına sonra. Arkadaşları ısrar edince dayanamamış, pek içine yatmadan almıştı onu. Şimdi üzerinde bir fazlalık gibi hissettiği bu nesneyi aslında hiç benimseyememiş olduğunu fark etti. Kendinden değildi o. İkinci, üçüncü tekil ve çoğul şahısların hepsine ait olabilirdi ama ona ait değildi. Herkesleşme çabası içinde kafasına geçirdiği bir araçtı, o kadar. Dışa yönelik. İçineyse oldukça yabancı. Belki bu yüzdendi rahatsızlığı. Kendini iğreti gibi hissedişi. Çabalarının hep yetersiz kalışı. Şapkayla oynamaktan avuçları terledi.
— Simitçiiiiii! Taze taze simitler. Abla simit alır mısın?
Simitlerin taze olmadığını adı gibi bildiği halde, bir simit parası uzattı çocuğa. Acıkmış olmaktan çok, yanık susam kokusunu duymak için belki de. Çocukluğundaki gibi hani.. Kaygısız, içten, saf ve samimi günlerin anısına. Şiddetli bir istekle. Daha önce simit alırken hiç bu kadar memnun olmuş muydu? Susamlar kucağında duran şapkasının üzerine döküldü.
Kazandıklarının niye kendine kazanç sağlamadığını düşünmeye başladı. İnsanlarla iletişimi daha da kötülemişti. Güven ve samimiyet kavramları, yaşamındaki işlerliklerini yavaş yavaş yitiriyordu. Farklılaşma ve var olma adına, aynılaşıyor ve kendi özünden uzaklaşarak kayboluyordu bir çok şey. Ve bir türlü yetmiyor, içindeki boşluk kapanmıyordu. İnsan bu olayın başlıca öznesi oluyordu. Çünkü bu insanın kendini buluş çabası değil, sunulanları kabullenme çabasıydı, yığınla. Kendinde olanı keşfedip ortaya çıkarmak, kemale ulaşmak değil; görsellikle kanıtlamaktı farklılığı, var olmayı. Ve bunun cazibesi, sunum tepsisinin fiyakalı oluşundandı. Tepsinin derinlerinden gelen pas kokusu genizleri tıkasa da gözler ışıltının cazibesindeydi.
Denizden esen rüzgârla ürperdiğini hissetti. Hissetmek var olduğunun kanıtıydı. Hala yaşadığının. Kırgın gülümsemeler takındı yüzüne. Tercih edilmiş, hayat bahşedilmişti kendisine. Hiç müdahil olmadan yaşama konduruluvermişti. Yaşamak için, nefes almak ve varlığı tatmak için . Yanlış nerede yapılmıştı peki? İçindeki bu boşluk neyin habercisiydi. Yetişememişliği. Daldı. Gözleri ufukları okşadı. Her şey sustu bir an. Misafir etti dudaklarına beş harflik kelimeyi:
— Yetiş!
“Yetişememişliğime yetiş. Kaybolmuşluğuma, kendimi unuturken bir çok şeyi unutuşuma, yorgunluklarıma, sahipsizliğime. Tatmin olmamış hislerime, razı edilmemiş anlarıma, neticesiz gayretlerime. Oyalanıp dururken kendimi kandırışlarıma. Nerede olmam gerektiğini bilmeyişlerime… Yetiş.” Bütün bunları içinden mi geçirmişti yoksa dudaklarında şekillendirdiği kelimenin içine mi sığdırmıştı bilemedi.
Gözleri denizin ufuklarında yeni bir şeyler bulmuş gibi gezinirken, kendini daha iyi hissettiğini fark etti. Uzaklaşmalıydı biraz. Bıraktığı yere geri dönme kaygısı gütmeden uzaklaşmalıydı. Varlığını ve kendini var kılanı hissetmek için uzaklaşmalıydı.
Usulca kalktı banktan. Yere düşmüş şapkasını almadan., bitkinlikten dağılmış üstünü başını toparlamadan yürüdü. Gözleri ufuktan aradığını bulmuş bir şekilde dönerken, mırıldanıyordu:
— Bu bir geç kalış değil, aramanın serüvenidir. Yavaş da olsa…
***
“ Karanlığın sığınılası yanlarındayım şimdi. O saklayan, örten taraflarında. Alabildiğine yorgunluk biriktirdiğim hayatımdan firar ediyorum. Durmak, iğreti duran ne varsa, fazlalaştırmamak adına. İnsan, yerini bulduğunda taşları dizmeye başlar. ‘Hira’: Kendini bulma yolundaki insanın uğraması gereken ne güzel bir durak. Her saniye ilerleyen bu akış karşısındaki duruşlarım, hiramı şekillendirir mi?
Hayatıma topladığım fazlalıkların işgaline uğramış bir zihni arındırmak adına vazgeçiştir bu, sahibi zannettiğim birçok şeyden. Yorgunluk tüketiyor en üreten yanlarımı. Mütevazı bir zihnin, hayatı dinginleştirirkenki anlamlı coşkusudur aradığım.
Geri çekilmek zor gelse de bu kıza, tercih edilecek çok az şık kalmıştır.
Bütün bu vedalar kendime dönebilmek içindir. Fazlaca sarf edilmiş sözcüklerin, yersiz gülüşlerin, külfete dönüşmüş işlerin ve ilişkilerin, kanatlandırıp da uçmayı bir türlü öğretememiş bir aşkın, eksiklikleri görülüp de tamamlanamamış bir sürü eylemin, doğruluğuna inanılıp da savunmasız bırakılmış bilgilerin, durdurması zorlaşan zulümlerin, dua dışındaki bir çok fiilin hareketsiz kalmasını sağlayan bir gidişin, tüketime ve tüketene karşı artan bir rağbetin, engellenip de gerçekleşememiş bir sürü hedefin ve bunun zaaf sahibi bir kompleksle zaman zaman acıtarak kendini göstermesinin, gelenlerin gidenleri aratmasındaki artışın ve daha bir çoğunun yorgunluğumu daha fazla tahrik etmesine izin vermeden dönülmeli içe. Bu kadar savruluşta yerini kaybetmiş insan, mecbur değil midir buna?
Sade, anlaşılır bir dua, listede ısrarla bırakılmış birkaç şarkı, umut ve direnç yüklü bir ayet, meraklı bakışlarıyla tebessümü yüzüme çizen bir kedi yavrusu; şimdi daha fazla duymak istediklerimin arasında.
Hayatıma topladığım fazlalıkların işgaline uğramış bir zihni arındırmak adına vazgeçiştir bu, sahibi zannettiğim birçok şeyden.”
Yorumlar
teşekkürler.
Çar, 18/04/2007 - 16:06 — Ayşenur DemirelSevgili Deniz Sahra.Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki yazılarınız gerçekten çok güzel.İnsanın kendinin bile anlatamadığı duyguları kelimelerle öyle işliyorsunuz ki hayran olmak mümkün değil.Ama abartılı süslemiyorsunuz.Onlar daha çok sade ve zarif oluyor..Kelimelerle ahbaplığınız iyi maaşallah.Eminim ilerde bir kitabınızı da böyle hayranlıkla okuyacağım.Ben inanımyorum buna.Tebrikler...
Şimdi bu yazınıza gelince;okurken dedim ki kendime "bu Ayşe Hanım'ın hali benim iki yıl önceki halime;hiçbir şeye aitsizliğime ve içimdeki yankısına ne kadar da benziyor".Sonra dedim "dur bakalım o da benim erdiğim sonuca mı erecek " ve sabırsızlıkla devam ettim okumaya.Ve son... evet tamda buydu işte.Nasıl vazgeçtiysem aslında ben sandığım şeylerden..Nasıl o karanlıkta bana gösterilen ışıkla bulduysam yolumu işte Ayşe Hanım da öye vazgeçti sahibi zannettiği çok şeylerden.Biz Ayşe Hanım ile zihnimizi arındıranlardan olduk çok şükür.
Siz farkında olmadan hiç tanımadığınız birinin hikayesini yazmışsınız ve yine farkında olmadan karakterine de onun adını koymışsunuz.Ayşe Hanım....
Kaleminize yüreğinize sağlık.Daima yazın,hep yazın,hiç durmayın ne olur.
Selam ve dua ile....
...
Per, 19/04/2007 - 00:25 — deniz sahrasevgili Ayşenur Demirel!
yorumunuzdaki güzel temenniler sanırım yüreğinizin güzelliğinden. bu işin tekniğini gerekli yerlerden öğrenme hakkı elinden alınmış biri olarak, kendi yağımızda kavrulmaya çalışıyoruz diyelim. yolun başındayız. daha iyiye varmak içindir gayretimiz.
bu arada kahramanımızın adı "aysel" olacaktı. L harfi sanırım ünlemin gölgesinde kalmış. ama madem siz "ayşe"yi benimsediniz, sizdeki ismi ayşe olsun. bunu bozmak istemem.
yorumunuzun cevabı olarak payıma uzun sukutlar düştü aslında. içinde umut ve muhakeme barındıran sukutlar. ama temennilerinizin iyiliği karşısında sukutumun "yok saymak" olarak algılanacağı endişesidir bana yazdıran. sağolasınız.
selametle efendim...
Bir özür...
Cum, 20/04/2007 - 00:20 — Ayşenur DemirelO ayrıntıyı gözümden kaçırdığım için umarım yazınızı katlettiğimi düşünmemişsinizdir.Gerçektende ünlemler karışmış.Bir de ben onu Ayşe diye okumak isteyince yanlış anlaşılma olmuş.Durum böyle olunca ben de rahatsız oldum kendi adıma ve utandım biraz da :(
Siz kusuruma bakmayın.
Selam ve du ile...