Türkiye'nin genel ve esas iki probleminden birincisi; kalitesiz meşhurlarının bolluğu ve bu meşhurların hak etmedikleri, ancak -bazen fevrî, bazen insiyâkî, bazen de farkında olarak- kullanmaktan çekinmedikleri gücüdür. İkincisi; meşhur olmayan, fakat verdikleri kararlar ve yaptıkları "öznel/subjektif tercihlerle" sebep oldukları olayların geometrik etkisine göre, meşhurlardan daha fazla derin etki bırakan kalitesiz kişilikler ve onların gizli gücüdür. Bu problemler almaşığı şu şekilde de görünür bir târif aralığına tesbit edilerek, iki büyük problem tek probleme indirgenebilir; "Türkiye'de herhangi bir kaydadeğer -nesnel/objektif ölçekli- emeğe isnâd edilmemiş kişilikler, asla olmamaları gereken yerlerdedirler."
...
Türkiye'deki bu esas problem dolayısıyla, olguları ve olayları algılama, yorumlama ve bu yorumları paylaşma sistematiği nitelikli bir yapıya bürünebilmiş değildir. Gelişmiş batılı ülkelerle aramızdaki en önemli fark da budur.(Son on yılda batılılar da bu hususta görülen büyük erozyon, gündemimiz dışındadır.) Türkiye'ye dışarıdan bakma fırsatı bulabilenlerin, gündem konularının hızla akıp gitmesini yadırgamaları da bu yüzdendir. Ne yazık ki; ülkemizde, önemli-önemsiz ayrımı yapılmadan her bir ayrıntı bile temel problem olarak ortaya konmakta; temel problemler birer ayrıntı gibi ölçülerek ayrıntılarla aynı süre ve kalitede işlenerek çözümsüz bırakılmaktadır.
...
Türkiye, en büyük probleminin yüklediği nasırlaşmış negatif etkiyle her şeyi ilginç bir "şeffâflık" konseptiyle değerlendiriyor. Normalde düşünen ve üreten kimliklerin bu şeffâflık anaforuna kapılmaları beklenmezken, ortaya çıkan ürünlerden, onların -bir kaç istisnâ dışında- eleştirilen bu genel tutum ve davranışlardan kendilerini uzakta tutamadıklarını -üzülerek- görüyoruz. (Hafızası olan bir birey veya devlet, hangi konularda şeffâf veya hangi konularda ketum olması gerektiğini çok kolay ayırdeder.) Hak ettikleri yerde duruyor olmaları, onların durdukları yerlerin farkında olmalarını da gerektiriyor. Hak etmedikleri yerde duranların, bulundukları yerlerin daha çok farkında olduklarını görünce, esas problemin ne olduğunu daha net bir şekilde fark edebiliyoruz.
...
Sürekli/çarçabuk değişen gündemi, Türkiye'nin ne jeolojik konumu, ne ekonomik durumu, ne siyâsî yapısı, ne dinî kompozisyonu, ne tarihî mirâsı, ne sosyolojik dokusu, ne de hukukî nosyonları gerekçe gösterilerek mâzeretli sayılamaz. Çünkü; O’nun devamsızlık gibi bir problemi var. Gündemi devamsız olan bir ülkenin hafızası olmaz. Kurumlarıyla istikrarlı olan bir ülkenin hafızası, yalnızca istihbârî bilgilerden de müteşekkil değildir. Bu hafıza herkesin durduğu yerdeki sorumluğunun içindedir. O sorumluluk kendisini taşıyabilecek olanları da orda görmek ister. Onurlu meslek erbâbı, mesleğinin hafızasına sahip olabilen ve bu hafızayı ülkesinin menfaatlerine uygun bir şekilde işleyen, değerlendiren ve fonksiyonel hâle getiren kişidir. Onurlu devlet de, her alanda hafızası olan bir devlettir.
...
Türkiye neden bu haldedir? Bağımsız düşünebilenlerin açıkça fark ettikleri ve bildikleri gibi, Türkiye'nin bu "acınılacak durumu" bir sürecin sonucudur. Bu süreç, öncesi Osmanlı dönemine dayanan, ancak Cumhuriyet'in kuruluşu sonrasında kontrolü "milli" ellerden kaçırılan bir süreçtir.
...
Cumhuriyet, devlet olma onurunu "kendi vasıfsız idarecileri eliyle" yitirmiş bulunan Osmanlı Devleti'nden "külliyen kopma" tercihidir. "Sırf bu sebeple" Osmanlı'dan kalma devlet adamları aşama aşama Cumhuriyet'in kurumlarından "terhis" edilmiştir. Cumhuriyet tercihini yapanların, yeni hedefi, fertleri ve kurumlarıyla batı standartlarında bir devlet sistemi kurmaktı. "Yeri'nin adamı" da biçilen hedefe uygun bir yaklaşımdı. Belirli tercihlerle bu yapılanma oluşturuldu. Buna karşılık tarih, Cumhuriyet'in hiçbir döneminde istenen düzeyde "Yeri'nin Adamı" kriterlerine uygun ideal bir yapılanmayı başardığını kaydedemedi. İlk Cumhurbaşkanı Atatürk'ün bu hususta ne kadar büyük sıkıntılar çektiği, sık sık değiştirdiği başbakanlar, bakanlar, vekiller ve bürokratlar listesinden ve diğer tarihî belgelerden anlaşılabilir. Cumhuriyet, Osmanlı'dan devraldığı olumsuzluklardan arınamadı. Tam aksine, 1930'lu yıllardan sonra Osmanlı'nın yıkılmasını sağlayan unsurlar Cumhuriyet'in tüm kontrol noktalarını ele geçirdiler. Ve bu unsurların oluşturduğu yapılanma, devlet sisteminin her alanında etkili oldu. Devlet'e adam yetiştiren üniversiteler ve diğer "okul formlu kurumlar" Cumhuriyet'in vizyoner yapısına aykırı kriterlerle yönetilir oldular. Osmanlı'dan bu yana süren "kişiliksizlik sıkıntısı" itinayla beslendi ve devlet sistemindeki daralma artan bir hızla sürdü. Gerçekte söz konusu yapılanmanın mimarlarının asıl hedefi de buydu. (Bu mimarların varlığını fark edenler uzun bir süre "komplo teorisyenleri" olarak suçlanıp etkisizleştirildiler; ama bu gün herkes gerçeğin farkında).
...
Üniversitelerin ve diğer kurumların batı standartlarından uzak bir tedrisat mantığıyla yetiştirdiği yeni insanlar, bilimsel/nesnel ölçülerden uzak, akraba/ahbap ilişkileri ile "yer edinmiş" bir halde cemaat ve aidiyet zincirleriye "algısal kısırdöngü"ye mahkum olarak devlet sisteminin tüm ana damarlarını(hukuk, eğitim, iktisat, askeriye, mülkiye) özel kurgularla donatıp gayr-î meşrû yollarla kontrol altına alarak devleti vatandaştan uzakta "tahkim" ettiler. Osmanlı'dan beri gazete ve dergilerin gücünün de farkında olan bu gayr-î meşrû yapılanma, hemen her alanda ürettiği az sayıda kişiyi iki ana gruba ayırarak sisteme hâkim oldu. Yazımıza konu olan gruplardan birincisi daima toplumun gözü önünde kalmayı başaran kalitesiz meşhurlar; ikincisi ise, hukuk, eğitim, iktisat, askeriye, mülkiye gibi alanlarda mevzilenen asıl güçlerdir. Halkın çoğunluğu arasından sıyrılıp yükselen ve bilhassa "güçlüler" tarafından seçilen az sayıda "truva atları" da kişiliksizdi. Onlar da aynı yapılanmaya dahil edilerek kullanıldılar.(İstisnâ kişilikler daima olmuşsa da onlar da etkisizdirler)
...
Bağımsız düşünebilme ahlâkına sahip olabilen halkın diğer unsurları ise, sürekli engellendiler; devlet sisteminden uzakta tutuldular. Bu gün yaşanan sıkıntıların kökeninde geçmişte yaşanan "devletten uzakta tutulma" nın yaşattığı travmalar vardır. Bu travmalar, ülke menfaatlerini her şeyin üstünde tutan kişilikli insanları, sistemin kurallarına uyarak sisteme tutunmak ya da sistemin kurallarını reddederek sistemin dışında kalmak arasında tercihe zorladılar. Her iki halde de o güzide insanlar öğütülmekten kurtulamadılar. Ancak; onların geride bıraktıkları/onlardan artakalanlar, sonradan gelenlerin "özel dersleri" oldular. Şu anda, olguları ve olayları algılama, yorumlama ve bu yorumları paylaşma becerisini geliştirmiş az sayıda insanın varlığı da bu özel derslerle mümkün olabilmiştir.
...
Türkiye'nin "geri" niteliklerle süslenmesinin sorumluları bugün, sahip oldukları güçleri sayesinde diledikleri şeyleri "şeffâflık" maskesiyle yerlerde süründürerek, bazen de "devlet sırrı" adı altında saklayarak devletin "onur" unu ayaklar altına almaktan çekinmemektedirler. Şiddeti artan tepkilerle de halkın seçtiği temsilcileri, dolayısıyla halkı ve devleti "küçük düşürmeye" devam etmekte, Anayasa'yı hiçe saydıklarını çekinmeden söyleyebilmektedirler. Onlar, kendilerini sınırlayacak ve yargılayacak olanları kendileri seçtikleri için bu kadar özgürdürler. Alışkın oldukları "müktesep iktidar",onları pervasız yapmakta, fevrî, insiyâkî ve ihtiyârî davranma kodlarını özgürce kullanmalarını sağlamaktadır. Kendilerini "seçkin" bulan onların, kendi ölçülerine uymayan herkesi -genelkurmay başkanları dahil- alenen yıprattıklarını sadece Türkiye değil bütün dünya izliyor. Bu döngü, ilelebet sürecek değil; şu anda ki pervâsız halleri, onların son demlerini yaşadığının da ilânıdır.
...
Türkiye, "seçkinler" in vurduğu prangaları birer birer sökerek değişiyor, serpiliyor, büyüyor. Daha önce işleyemediği yeraltı zenginliklerini işlemeye, nesillerini bilimsel kriterlerle yetiştirmeye, komşularıyla ilişkilerini dengelemeye çalışıyor; araştırma ve geliştirmeye aç insanları yönlendiriyor, finanse ediyor; vatandaşlarını tatmin ediyor, yitirdikleri "onurları" nı buldurup tamir ediyor, vatandaş merkezli kanunlar ihdas ediyor. Özetle;"Türkiye, kendi beşerî ve tabiî zenginliklerini keşfederek zenginleşiyor; kronikleşen en büyük problemini çözüyor."(İnsanlar "yerlerinin gerektirdiği vasıfları" taşıdıkları için seçilip görevlendiriliyorlar) Artık Türkiye de sır olacak olan ile şeffâf olacak olanlar "makul ve onurlu" bir karakterle ayırdedilir hâle geliyor. Muasır devletlerden daha öte,sahiden hedefleniyor.
04.03.2008
Yorumlar
Oligarşi Kim?
Salı, 11/03/2008 - 09:05 — Yavuz SoysalÜlkemizde değişik siyasi akımların bir egemen sınıf tanımı var.Ana mesele budur.İslamcı ve milliyetçi çevreler ülkeyi ,türk ve müslüman olmayan kişilerin yönettiğini düşünüyor.Oysa Türkiye'de kapitalizmi en vahşi şekilde uygulayanlar,darbeleri yapanlar,gözü dönmüş bir şekilde herşeyi satanlar Tanrı dağı kadar türk hira dağı kadar müslümandır.Ülkemizde en fazla kirlenen islamdır maalesef.
Kenan Evrenlerin,Özalın,Fethullahların peşine takılmış gidiyoır.Hiç hayırlı değil.Zaten şimdi de sigortaya bile tahammül edemeyen azmış,kudurmuş sermayenin ve Gazze'de çocuk öldüren emperyalizmin oyuncağı durumundalar.Her şeyi satıp, yağmalayıp sonra bize biz yönetmiyoruz demeyin.Bu ülkeyi çok uzunca bir zamandır bu vahşileşmiş Özalcı anlayış yönetiyor.Bahsettiğiniz Kemalist oligarşinin kırıntısı bile yok.
Bu bir rüya..Keşke gerçek bu kadar basit olsaydı.Keşke bu ülkeyi 4 tane kemalist bürokrat yönetseydi.OYsa öyle değil.Ülkemizi bir abd,iki ona göbekten bağlı sermaye,üç bunların köleliğini en iyi yapacak özal müslümanlığı yönetiyor.Kan ağlayarak söylüyorum,bu gün halka,toprağa onura,geleneğe vb.düşman ,
Türkiye sermayesinin en çok kullandığı şey islamdır.Oligarşi ve ab kemalizmi bırakın diyor.Şimdi diyeceksin ki bu arkadaş kemalist.Hayır değilim sadece müslümanların yanlış hedef seçtiklerini,kapitalizmden emperyalizmden bağımsız olarak analiz etmeye çalıştıklarını söylüyorum.Bu ülkede nur yüzlü müslümanlar vardı.Yürekleri hem kocamandı hem hüzün dolu.Kirlendi.Şimdi bu nurcu çocuklara sor Gazze,Irak filan,hiç,ilgilenmiyorlar.Saçma sapan işlerle meşgul oluyorlar ve en sonunda müslümanlığı yok ediyorlar.
Seçkin bey,kalıplarım olduğunu düşünüyorsunuz.İnanın hiç yok.Ama sizin Türkiye algınızda liberal bir anlayış görüyorum.İşte bu liberal bakış önümüzdeki dönem müslümanlığın önündeki en büyük kavga sebebi olacak.Çünkü liberalizmi, emperyalizmden ayıramayız.Yerli, yeni bir söz lazım,bu topraklar ve tarihi buna müsait.Yeterki bu saçma liberal hezeyanları ve komploculuğu bırakalım.İslamın ve insanlığın düşmanı kapitalizm ,yani abd yani israil tam da böyle liberal dumura uğramış bir kafa istiyorlar.Bu hata yapıldı.Türkiyedeki müslüman lar soğuk savaş sürecinde tüm bedenleriyle ABD nin yanında oldular.12 martta 12 eylülde işkence yapanlar bu amerikancı islamcılardı.
Kurtuluş müslümanların kendine gelmesiyle olacak.
cevap veya başka şey
Çar, 12/03/2008 - 21:15 — seckin deniz..Sizin dilinizi anlamıyorum Yavuz Bey,biraz nesnel düşünmenizi önereceğim. temelli ya da temelsiz saplantılarla da uğraşmak benim dışımda birşey;ayrıca "bu pozisyon" çok ilkel. Yazınızın içeriği, slogan felsefesinden üremiş basmakalıp şeylerden müteşekkil. Liberalizm ile kapitalizm arasındaki beş temel farkı araştırınız. Bulduklarınızı gelip buraya ekleyiniz. O zaman sizin samimi olduğunuzu düşünebilirim. Ayrıca Mustafa Kemal'i iyi okuyunuz ve onun ne kadar statüko düşmanı olduğunu görünüz.O'nun uluslararası ilişkilerden ne gibi paradigmaları kullandığını öğreniniz. Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği muasır medeniyetlerde egemen olan tek şey "liberalizm" idi. Türkiye Cumhuriyeti'nde ekonomik liberalizm'in başlatıcısı Atatürk'tür. İzmir iktisat kongresinin tutanaklarını inceleyiniz. Müteşebbis ne demek öğreniniz. Atatürk'ün desteklediği Türkiye zenginlerini araştırıp öğrenin. Biz cehaletle değil,bilgiyle ilerleyen insanlar istiyoruz,hangi mekanizmadan üremiş olursa olsun.Rica ederim.Dilinizi ve zihninizi lüzumsuz yüklerden arındırın. Ancak o zaman varolan kalıplarınızı fark edebilirsiniz.
Selam ve sevgiyle
Seçkin Deniz
...
Salı, 11/03/2008 - 13:46 — resul davutoğluyazınızda değindiğiniz gibi gündemi çok çabuk tüketiyoruz. bunun çeşitli sebepleri var. ilki gündemlerimiz suni. önemli gerekçelere dayanmıyorlar. daha çok kastiler. bağcıyı dövmek için oluşturuyorlar.
sorunlarımızı gerçek gündemimiz ettiğimiz gün onları çözebileceğiz.
ve daha bir çok mesele bunun gibi.
haketmedikleri koltuklara oturanlar kendi şahsi mücadelelerine çeşitli değerlerin kılıfını giydirmediler mi mukadder olan yenilgiyi çok çabuk tadacaklarını bildiklerinden ona başvuruyor ve milletin vicdanında akis bulmayan değerlerinin iktidarı için suyu bulandırmaktan çekinmiyorlar. ama şu unutulmamalı. bir yeri hak etmeyen ondaki boşluğu dolduramaz, doğaysa boşluğa tolerans göstermiyor.
değerler er geç hak ettikleri yere gelir.
teşekkürlerimle...
Ahlak Sorunu Önemli
Salı, 11/03/2008 - 22:20 — Serdar AkdağYazıda son paragrafa kadar olumlu ve yerinde tesbitler var, Sayın Deniz’in kompozisyonunu bir birikimle oluşturduğu ortada.Kavramsal çözümlemelerde kendisinden geride olduğumuzu düşündüğümüz için herhangi bir olumsuzlama getirmek doğru olmaz, ancak meselenin özü dikkate alındığında söylenecek bir iki söz de var.
Sanırım Liberalizm aklanırken, daha çok CHP’li kadrolarla süregelen hakim mantık ve işleyiş de eleştiriliyor. Anladığım kadarıyla Kapitalizmi iktisadi, Liberalizmi insan(birey) odaklı birer süreç olarak ele alıyor. Oysaki bunlar aynı süreç içerisinde iç içe geçebilen hatta biri ötekini doğurabilen unsurlar. Özellikle bizim toplumumuzda ahlak sorununun ötelenmesi bu iki farklı kavramı birbirinden ayrılamaz hale getiriyor. Belki liberalizm çıkışlı bireysel ufuk ve özgürlük(?), amaca ulaşıldığında kapitalist sürecin işleticisi birer faktör durumuna geliyor.
Seçkinci ideoloji eleştirilirken, ülkenin 1950’lerden beri çoğunluk olarak sağ iktidarlar tarafından yönetildiğini unutmamak gerekir. Bunlar şöyle veya böyle halkın kendi içinden seçilmiş, halkla da liberal yaklaşımla da barışık kadrolardı. Siyasal erkin “hukuk, eğitim, iktisat, askeriye, mülkiye gibi alanlarda mevzilenen asıl güçlere“ galebe çalamadığını düşünsek de bu alanlara sızma da külliyen beceriksiz olduklarını, azınlıkta kaldıklarını düşünmek de demokrasinin işlerliği; liberalizmin kökleri Cumhuriyet’le atılan varlık haysiyeti(!) açısından yerinde olmayabilir. Eğer süregelen bir statükodan söz edeceksek ya şu anki iktidarın, toplumun liberal gelişiminde herhangi bir yol açıcılık görevi ifa edemeyeceğini söyleyebiliriz ya da tam tersi Özal dahil bundan önceki sağ ve kısmen de olsa paraya dayalı başıboşluğun imtiyazını savunan diğer iktidarların yıllarca yerinde saydığını savlayabiliriz.
Şu an içinde bulunduğumuz her yanıyla ekonomik ve sosyal bir dengesizlik çukuru haline gelmiş yapının sorumlusu kimler o zaman? Yani her şeyin sorumlusu bu bürokratik oligarşi mi?Ya geçmiş sağ iktidarlar veya bizim içimizden bu mevcut oligarşik yapının arasına sızanlar?Sahi bu kadroların, insanların hepsini mi „güçlüler tarafından seçilen kişiliksiz az sayıda truva atları“ olarak anacağız.
Dikkatimi çeken şey özellikle yazının son paragrafındaki iyimserlik. Şu anda ben bir yurttaş olarak o paragrafta belirttiklerinizin yüzde birinin bile gerçekleştirildiğine dair bir ışık göremiyorum. Size çok kaba ve popülist onlarca örnek verebilirim: Yeni Sosyal Güvenlik Kanunu’yla birlikte hayatını ücretli olarak tamamlamış bir çalışanın 65 yaşına gelince alacağı maaşın Asgari Ücret’in 3/1’ne düşürülürken Milletvekili emekliliğinin temsil tazminatı adı altında aynı kanunla 1500 ytl zamlı oluşturulmak istenmesi gibi. Ahlak derken biraz da bu basit algıyı kasdediyoruz aslında. İnsanın o kadar da serbest olmadığını, insan olmakla kazandığı manevi ve ruhi kökleri. Şimdi böyle bir eylemin peşinde koşan grup veya kadroların “seçkinler" in vurduğu prangaları birer birer sökerek değiştiriyor“ olmasına öncülük edebilecek bir sorumluluk taşıyabileceklerine inanabilir mi insan?
Gerçekten pratikte alelade bir misal olan bu kaskatı gerçekliiği atlarsak, kanımca bireysel girişim ve özgürlük salt perde arkasından izlenen bir ideoloji olarak, bu AKP tarzı oluşumların söylemlerinde yer buluyor. Yöntem,liberal düşüncenin etkinlik alanınını genişletir görünürken sosyal adalet olgusunun bireyde içselleşmesini sağlayacak etki ve kökleri tamamıyla çürütüyor. AKP ve Özalcı anlayış dahil tüm toplum çıkışlı yönelimler, bu insani ve manevi köklerin çürümesini göz ardı ederek varlıklarının meşrutiyet ve devamlılığını sağlayacak erk ve imtiyazı elde ettiler bence. Aslında mesele bir yanılsamanın peşinden gitmekle eşdeğerli. Biz sadece bir şey olduğunu, bir yere gittiğimizi sanıyoruz.
elbette en önemli mesele ahlâktır
Çar, 12/03/2008 - 22:01 — seckin denizSerdar Bey, değerlendirmeniz için teşekkür ederim.
Öncelikle kapitalizm ve ekonomik-siyâsî liberalizm kavramlarının sözlük anlamını aktaracağım*;
"Kapitalizm, özel mülkiyetin üretim araçlarının ağırlıklı bir bölümüne sahip olduğu ve işlettiği; yatırım, dağılım, gelir, üretim ve mal ve hizmet fiyatlarının piyasa ekonomisinin belirlediği sosyal ve ekonomik sistemdir. Bu sistemde genellikle bireylerin ya da grupların oluşturduğu tüzel kişiliklerin ya da şirketlerin emek, yer, üretim aracı ve para (bkz: finans ve kredi ticareti yapabilmeye hakkı vardır"
"Karl Marx, üretici güçler ve üretim ilişkilerinin belirli bir tarihsel andaki ilişkileriyle üretim biçimini belirlediğini söyler, kapitalizm de üretim araçlarına ve sermayeye sahip olan burjuva sınıfının çıkarına işleyen, onu meşru kılan bir sistemdir."
"Liberalizm, özgürlüğü birincil politik değer olarak ele alan bir ideoloji, politika geleneği ve düşünce akımıdır. Genel anlamda liberalizm, bireylerin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, din, devlet ve kimi zaman kurumların gücünün sınırlandırıldığı, düşüncenin serbest bir şekilde dolaştığı, özel teşebbüse olanak sağlayan bir serbest piyasa ekonomisinin olduğu, hukukun üstünlüğünü geçerli kılan şeffaf bir devlet modeli ve toplumsal hayat düzeni hedefler. Liberal demokrasi olarak adlandırılan bu devlet düzeni, açık ve adil bir seçim sistemi ile birlikte tüm vatandaşların kanun önünde eşit olduğu ve fırsat eşitliğine sahip olduğu bir sistem olarak modellenir.
Kralların doğal yönetim hakkı, veraset sistemi, devlet dini gibi eski devlet teorisini oluşturan birçok temel kabule liberalizm karşı çıkar. Tüm liberaller bireyin yaşama hakkı, özgürlüğü ve mülkiyet hakkı gibi temel insan haklarını kabul eder ve desteklerler. Bununla birlikte birçok ülkede modern liberalizm, toplumsal refahın sağlanması açısından, devletin birey özgürlüğü üzerinde minimal bir kısıtlayıcı gücü olmasını savunarak klasik liberalizmden ayrılır."
Sizin ifadeniz,
"Anladığım kadarıyla Kapitalizmi iktisadi, Liberalizmi insan(birey) odaklı birer süreç olarak ele alıyor. Oysaki bunlar aynı süreç içerisinde iç içe geçebilen hatta biri ötekini doğurabilen unsurlar. Özellikle bizim toplumumuzda ahlak sorununun ötelenmesi bu iki farklı kavramı birbirinden ayrılamaz hale getiriyor. Belki liberalizm çıkışlı bireysel ufuk ve özgürlük(?), amaca ulaşıldığında kapitalist sürecin işleticisi birer faktör durumuna geliyor"
Serdar Bey,liberalizmdeki iktisad anlayışı ile kapitalizmdeki iktisad anlayışı aynı değildir. Kapitalizm temelde sömürü üzerine kuruludur ve onun doğal sonucu emperyalizmdir. Sistemler insanlar eliyle değiştirildiği üzre, sabit değildirler ve yönetenlerin tercihlerine göre her sistem içiçe geçmiş zıt sistem unsurlarını içerebilir. Bizdeki laik devlet sistemi içindeki Diyanet İşleri yapısı gibi. Ya da liberal unsurlarının bolluğuna karşı kapitalist ve emperyalist unsurlarının baskınlığının aynı anda yaşandığı ABD,İngiltere,Fransa gibi.Dikkatinizi çekerim,kavramsal masuniyetini korumak adına liberalizmi öncelemek onu aklamak demek değildir.Belirtmem gereken önemli bir unsur var, liberalizm insanlığın kendi tarihi gelişimi sürecinde ulaşabildiği en yüksek siyasi sistemdir. İlahi emirlerle "asr-ı saadet döneminde uygulanan sistemin de bugünkü liberalizme çok sıkı bir şekilde neredeyse birebir örtüşen yapıda kaynaklık ettiğini söyleyebiliriz.
Dikkat ederseniz iktidarları sağ veya sol diye ayırmış değilim. Sözettiğim yapılanma varken iktidarların hangi hükümetler eliyle sürdürülebileceğini sormak isterim? Bu ülkede seçilmişler için muktedir olmak gibi bir sorun varsa bu yeni doğmuş bir sorun değildir. Bugünkü siyasi iktidarın sistem anlayışını önemsiyorum ve değerli buluyorum. Bu karşılama anlayışım iktidar taraftarı olmamı gerektirmiyor(Eleştirilerin yapıcı içeriklerine de alışmamız gerekiyor). Bir analizcinin yapamayacağı tek şey taraftar olmaktır. Sistem çözümlemelerine alışkınsanız,hangi değişikliklerin yapısal olduğunu farketmeniz zor olmuyor. Sistem yapısal olarak ve vatandaş lehine değişiyorsa bunu farketmek ve takdir etmek de analizcilerin işidir. Tıpkı aleyhine olan değişimleri tesbit edip eleştirmek gibi;aynı kategoridedir.
Sistem yeniden yapılandırılırken yaşanan olumsuz vakaların insan unsuru sözkonusuysa engellenemeyeceğini hepimiz biliyoruz;ama bu aksaklıklar büyük olayı gölgelememeli.Onlar yapanların ayıbıdır. Liberal bir anlayışla yetişmek ile liberal bir anlayışı hedeflemek aynı şey değildir. Biri yaşadığına alışmıştır,diğeri yaşamayı hayal ettiği şeye ulaşmak için arayışlar içindedir. Kuşkusuz ikincisi liberal olmayan bazı davranış kalıplarına sahip olacaktır. Ancak bu ekşilik,onun iyiniyetini kötü ayıraçlarla parçalamamıza neden olmamalıdır. O zaman onun kalıplaşmış davranışlarını kemikleştrmesine yol açmış oluruz. Ne bugünki iktidar ne de Özal iktidarları eleştirilemez değildirler. Lütfen buna dikkat ediniz.
Başlangıçta gözardı etmeyi düşündüğüm ama sonradan dikkate almaya karar verdiğim şu cümlenizi değerlendirmek isterim;
"AKP ve Özalcı anlayış dahil tüm toplum çıkışlı yönelimler, bu insani ve manevi köklerin çürümesini göz ardı ederek varlıklarının meşrutiyet ve devamlılığını sağlayacak erk ve imtiyazı elde ettiler bence"
Özalcı anlayış erk ve imtiyaz elde edebilseydi,şu andaki o tür vektörel sorunlar yaşanmazdı. Özal on yıl iktidarda kaldı ,ama sistem kendi akışını sürdürdü;Özalcı unsurları öğüttü.Şu anki siyasi iktidarın da elde ettiğini düşünmüyorum. Bu çok uzun ve ciddi bir süreçtir.
İyimserliğim sürüyor,nedenini de açıkça belirteyim. Diğer çalışmalarımda da bunu vurgulamıştım aslında. Türkiye kendi dinamikleriyle değil,yeni dengelerin etkisiyle değişiyor. Terazi kefelerine bir denge unsuru olarak hazırlanıyor. Bu da sözettiğim liberal değişikliklerin öncellenmesi gerektiğinden kaynaklanıyor. Ak Parti hükümetinin hedefleriyle de örtüşen bir trend bu. O yüzden sistemi değiştirebiliyor. Basit bir soru sorun kendinize;Tüm dünya-Fransa dahil-neden Türkiye'yi daha önce yaptığı gibi paramparça edecek davranışlar içinde değil? Gerçekten değişen şeylerin farkında değil misiniz? Dünya güçlü bir Türkiye istiyor,buna mecbur. Ama bunu yaparken de taviz vermemeye çalışıyor egemenler;onlar böyle çalışırlar.
İyi çalışmalar
Selam ve sevgiyle
*Vikipedi
Seçkin Deniz
Selamlar
Cts, 15/03/2008 - 14:02 — Serdar AkdağMerhabalar...
Açıklamanız doyurucu olmasa da yeterli diyebilirim.
Özellikle siyasal liberalizmi olumsuzlayacak bir süreçten geçmediğimiz ne yazık ki meydanda.
Plütokrasi dayatmada bugün olduğu gibi aklın havsalanın almayacağı biçimde sınırları aşabiliyor.
Toplumun kaderine hâlâ toplumun asıl meselelerini içermeyen iki karşıt ideolojinin saplantıları hükmediyor.
Baskın olanlarsa ne yazık ki yine azınlıkta olanlar.
Demokrasinin, sosyal adalet ilkesiyle birlikte gelişip bu kabil zihniyetleri işleyemez hâle getireceği günlere ulaşmanın özlemiyle diyelim...
Cevap için teşekkürler..