Elinizi gördüm bayım, Sobe!
Halkım ben. Kentin yeni fetişiyim, sokağım, sokakların çocuğuyum. Hiçbir zaman mahallem olmadı. Kendimi bildim bileli nefret ederim mahalle kavramından. Ne sizin mahallenizdenim ne de öteki mahalle dediğiniz mahalleden. Halkım ben, sokağım.
İsmet Özel, “Gevura karşı savaşmayı göze alan Türk’tür” diyor. Bakın dikkat edin, İsmet Özel bizim mahalle ya da öteki mahalle demiyor. Hangi mahalle Türk gibi davranıyor? Öteki mahalle bizim mahalleyi bizim mahalle öteki mahalleyi görmezden geliyor. Hepsi bu. Hepsi bu da değil aslında, bu kronikleşen olay self-oryantalizasyondan başka bir şey değil!
Pardon mahalle diyorduk değil mi? Bu mahalleye nasıl kaydolunur, yoksa üyelik sisteminiz yok mu? Belirli bir kimliğiniz var mıdır ya da size dışarıdan bir kimlik mi temayüz ediyor? Benim gibi herhangi bir mahalleye mensup olmayanları bu dünyada ne bekliyor?
Bayım mahallenize giden yol hangisidir? Bir levhanız var mı? Muhtarınız kimdir? Ne tür yemeklerden hoşlanırsınız, tatlıda tercihiniz nedir? Sofranızdaki içeceğiniz Coca Cola mı Cola Turka mı? Hangi tür müzik dinlersiniz? Müzik dinlemek caiz değil mi diyorsunuz? Klasik Batı müziği mi dinliyorsunuz?
Kültürel bir söyleminiz var mı ey mahalle sakinleri?
Ümitsiz bir aşka düştüm
Ağlarım ben halime…
Lise ikinci sınıftaydım sanırım, Mustafa Kutlu’nun “Ya Tahammül Ya Sefer” adlı kitabını okudum, bir şey anlamadım, tekrar okudum, tekrar okudum. Üçüncü okuyuşumda kitaptaki olaylar zihnimde net olarak çizilmişti. Dava delisi Kerimler dolaşıyordu etrafta. Yaşar Kaplan’ın “Sıfırüç Depremleri” adlı kitabını okuduğumda “Biz kıyamın çocuklarıyız arkadaşlar, biz bu zamanların, biz bu insan pazarlarının” dediği giriş sayfası hiç aklımdan çıkmıyor. Mehmet Efe’nin “Mızraksız İlmihal” kitabı ise ayrı bir heyecandı. İrfan & Nurhan aşkı dillere destandı arkadaşlar arasında. Ahmet Kekeç’in “Yağmurdan Sonra” romanını üniversiteye ilk başladığım yıllarda okumuştum. İçsel devinimlerle doluydu. Ben “Gül Yetiştiren Adam”ım.
Eski tas eski hamam. Piyasa dava delisi Kerimler’le dolu. Bir “İlhan” olmak herkesin hayali. “Kıyamın çocukları” nerede şimdi? İrfanlar kimliklerini koruyabiliyor mu?
Öbür mahalle ne yapıyor? Kim şık kim rüküş? Hangi sembollerle hangi fikirleri kullanıyorlar? Üçüncü yolu bulabildiler mi? Kentin hangi figüranına oynuyorlar? Benliklerini ne kadar koruyorlar?
Cehaletiyle övünenler mahallede kol geziyor…
İnsan; dört bir yanı mahallenin öğretileriyle donatılmış mahkûm. Benimse her geçen gün Pelake olasım geliyor, Michael K. olasım geliyor. Kira olmak istiyorum. Raskolnikov olmak, Amadeus kadar çılgın olmak mesela.
Biz ayrı dünyaların insanıyız…
İki mahalle de aynı kültüre hizmet ediyor: Tüketim kültürü. Ne kadar popülersen o kadar hitsin. Ne kadar hitsen o kadar popülersin. Zirvelerin çocuğusun sen, istatistikler her şeyindir. Mahallenin birisi seni ötekileştirirken sen kendi kültürel kimliğini oluşturma maksadıyla sosyolojik bir yapı oluşturursun içinde. Kapitalizmden başka bir şeyi gözün görmez olur. İslamcı camianın yeni ritüellerini eleştirirsin, başörtüsü modasından dem vurur, gamlanırsın sonra gına gelir her şeyden. Oysa yaptığın bu mahallenin popüler kültürüne hizmet etmekten başka bir şey değildir. Başörtüsü kreasyonlarını izlersiniz perde arkalarından. Don bizimdir elbette. Ezbere biliriz Dale don dale’yi. Oysa onur sorunundan bahsedemezsiniz. İnsanın özünden bahsetmeyi sevmezsiniz. Muasırlaşmak yerine barbarlaşıyorsunuzdur her geçen gün. İttihat yerine inhitat, terakki yerine tereddi vücut buluyordur mahallenizde.
Sevmiyorum mahallelerinizi. Kusmak istiyorum hatta duydukça. Sade bir yaşam istiyorum tüm sadeliğinde hayatın sadece mümin olmak. Başka bir isteğim yok.
“… Rüzgâr bir hüznü oynatır yerinden
Ve sevgiyle ağlarım düne”
Bugünlerde tekrar tekrar Nuri Pakdil’i okuyorum. İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır diyor üstad.
“Tüm organlarımıza buyuran bir güç var onda. Anlatmaya, yorumlamaya gücümüzün yetmediği bir giz birikimi bu. İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kayıp gidecek elinizden!
Kaygan, yabancı madde dolu bir şey olup çıkacak sonunda.
Kalbin gereksinmelerine dikkat edilmedi mi emek de, ekmek de yitiriverir anlamını.
Ne emek, ne ekmek; önce, kalbimiz bozuluyor çünkü.”
*Katkılarından dolayı Fatih Bilge'ye teşekkürler..