Suçlu bir karmaşanın ortasındaydım sanki. Hıçkıran suskunluklar kulağımı tırmalıyor, üzerlerine kar yığılmış kuru ağaç dalları pencere önlerine sarkıyordu. O sarhoş duygularla, üzerinde ölesiye ağladığım yatak bir köşede, üzerini bir parça umut bulduğumda yerleştirmek için boş bıraktığım sehpa diğer köşedeydi. Tüm odayı sarıp sarmalayan o kasvet verici korkularım, beni hiçbir zaman terk etmediklerinden olsa gerek, odada beni sıkan, üzen birileri var gibiydi. Evet korkuyordum... Sebebini bilmeksizin yalnızca korkuyor ve üşüyordum. Belki yalnızlığın, belki karanlığın ve belki de kendimle verdiğim savaşta yenilmenin korkusuydu bu, belki de hepsinin...
Biraz toparlanıp beni adeta kendine doğru çağıran o gamsız, buğulu pencereye doğru yürüdüm. İşte tam burada yalvarmıştım Allah’ıma, bana bu arsız deryada ayakta kalabilmem için yardım etsin diye. Çünkü etrafımda tutunabileceğim, bana destek olacak hiçbir şeyim yoktu. Gecenin ortasında bir rüzgar dinliyordu suskun isyanlarımı, bir de gözümden akan ılık yaşlar... Her şey o kadar manasız geliyordu ki, yolda yürüyen insanlara bakmam bile düzenden nefret etmeme ve iç savaşıma dönmeme yetiyordu. O amaçsız, ne yaptığını bilmeyen, başıboş yaşayan insanları gördükçe insan olmamdan utanıyor, yine bir köşeye çekilip ağlıyor, sabahlara kadar durmaksızın ağlıyordum.
Peki ya benim amacım neydi, ben bu dünyaya niye gelmiştim, yaşama sebebim neydi? Cevabını bir türlü bulamadığım soru işaretleri zihnimi bulandırdıkça çocukça sözlerle kendimi avutmaya çalışıyor, kendime sığınacak bir liman arıyordum. Beni umutsuzluktan çıkarabilecek tek cevap ışığının dua etmek ve yaratıcıdan, beni bu çıkmazdan kurtarması için yardım dilemek oluğunu biliyordum. Zaten başka çıkar yolu yoktu bunun. Etrafımda hepsi benden de beter bir boşlukta, dünyanın sahte nimetlerine kendini kaptırmış kocaman bir insan yığını varken benim onların arasında bir umut ışığı ya da yaşamam için bir neden bulmam neredeyse olanaksızdı. Tüm bunlar aklımın bir köşesinden diğer köşesine doğru dönüp dururken, ve ben bunlara cevap bulmaya çalışırken birden dışardan gelen tiz bir sesle sarsıldım. Bir çocuk sesiydi bu. Gecenin esrarlı sessizliğinin içinde nerden çıktı bu çocuk diye düşünürken, ses duyulduğu gibi garip bir biçimde kesildi. Bir ben fark etmiştim bunu bir de ıssız sokak lambaları. Gecenin karanlığında; birbirlerini karşılıklı seyre dalan iki sokak lambası, yağan karların altında korkusuz bir çift göz gibi geceye direniyordu.
Sonra sonra anladım ki; ne dışarda bir çocuk vardı, ne de onun karanlığa karışan çığlığı. Yani o ses benim isyanımın sesiydi. Bu çocukça isyanımın sesi... Ve yine anladım ki her canlının varoluşunun bir sebebi vardı. Yapılan hiçbir eylem boş değildi aslında ve insan ne olursa olsun ayakta kalmalı ve su misali geçip giden zamana seyirci kalmamalıydı. Kimseye yararı dokunmasa bile kendisinin de bir insan olduğunu unutmamalı ve hiç değilse kendisi için bir şeyler yapma gayretinde olmalıydı.
Vakit epeyce ilerlemişti. Her gece olduğu gibi, bu gece de uyumamı bekleyen misafir kabuslarımı, başımı patiska yastığıma koyarken hiç düşünmedim ve ilk defa gökyüzünden yıldızlar kayarken dilek tutmadım. Yalnızca teşekkür ettim etrafımı donatan ilahî büyüye, her zaman yanımda olduğu ve zor anlarımda bana acıyıp doğru yolu gösterme lütfunu bir gün olsun esirgemediği için...