işte simsiyah bir gözle bütün renkleri soğurmuş olan gece,
işte kar, işte zor ve bela adımlarım…
ruhumun fiyakasız çıktığı bir fotoğrafta, yoldayım.
kuşların kanatlarını derin bir uykuya gerdirip suskunlukla konuştuğu,
kar vakti rengimizi keskin bir maviye dönüştüren siyaha inat
dertlerime tasmalar giydirecek avuçlar için koşturmaktayım.
karlı bir yolda yürürken gece –bilenler iyi bilir-
insan hiç kırılmamış olmasını ister kabuğunun
meyve hiç alaca düşmese der keşke!
ama insan, taşra düşmekle boşanıyor dünyaya dostum
ve bu yüzden olacak, gözümüze perde perde inen bir sistir uzak!
sapır sapır dökülürken hüznümüz o mutlu kucaklara
vesikaya bağlanmışken belimize sardıracağımız kuşak
-kuşak ki bir avuca denk düşer ilkin-
biz olmaktan umudumuz kalmamıştır artık
çünkü biz, bir bütün renklere hükmeden alacadır!
yalnızlığın prangası olabilmiş mi soğuk? evet.
ısınmak, uyuyan bir kuşun gövdesine gömülmüş yürektedir
demek ki gece -dişlerinde bir mezar kazıcısı aranıyor ilanı ile-
insanın kurdu olup dağlardan inmektedir
ve o sarhoş raksını bulabilse kabilelerin
bir an evvel bırakıp gitmek niyetindedir.
gece diyorum, insanın en sadık ve huzursuz kölesi olan gece!
bir yol en çok kaç başka yola çıkabiliyorsa, gece
o kadar, işte o kadar yüreklidir!
adımlarla sayılır fecre uzanan menzil
ve adımlarım yazık ki burada sayılıdır!
heyecansız bir göğün altı değil burası
burası, yan yana yürünülen nezaret
hevesten kısraklarla üstünde yarıştığımız
nefsimizin çamurunda unutma ki kar da var
unutma ki kar, bir yolda yürüyor iken biz
geceyi de, geceyi de yanına alır.