İnsanoğlu niçin inanma ihtiyacı hisseder?
Niçin bir âkileye mensup olmak ister?
Düşünce yapısı ile inanmak istediği arasında nasıl bir ilişki vardır?
Nasıl bir hayat tarzına ihtiyaç duymakta ve nasıl bir hayat tarzını yaşamaktadır?
Kendini nerede iyi hissedecek, nerede tüm ihtiyaçlarına karşılık bulacaktır?
Kafasını kurcalayan bir yere, bir şeye inanma, kendi sorgularından mı, ananevî alışkanlıklar sonucu mu yaşanmalıdır ve nereye kadar?
Ve daha niceleri.....
İnanç, insanı ruhsal enerjiyle buluşturan tek alandır. Şüphe, ruhsal enerjinin fizik evrene akıştığı kapıyı kapatır.
İnanç üç farklı düzeyde olabilir: Bilgi düzeyi, şahit olma düzeyi ve içselleştirme düzeyi. Ateşin yakıcılığını başkasından öğrenmek bilgi düzeyi, ateşin yanında yananların dehşetini hissetmek, şahit olma düzeyi, yanıp tutuşmak da içselleştirme düzeyidir.
Bir şeylere inanmak isteyen bir kimse onlarda kendinden bir şeyler bulmuştur bu nedenle kendini yakın hisseder. Yaşam tarzı da böyle. Çevremizdeki insanlara, canlılara bir bakalım. Kediler hemcinsleriyle dolaşmaktalar,işadamları projeler üretenlerle birlikte olurlar, müslümanlar birlikte namaz kılarlar .. vb.
Global boyutta bakınca; medeniyetler çatışması teziyle ortaya çıkan Samuel Huntıngton, dünya insanlarını Batı- İslâm ve Konfüçyen olmak üzere üçe ayırıyor. Neye göre bu ayrım? Nasıl bir gidişâttan yön almakta veya vermekte? (Bknz. Medeniyetler Çatışması-Samuel Huntıngton,Vadi Yay.)
Niçin böyle bir ayrım var sorusuna acaba bu sınıflandırmanın her bir bölümündeki insanlar için şunları söyleyebilir miyiz?: Yaşam tarzları, önem verdikleri değerler ve en önemlilerden olarak kültür yapısının farklılığı.
Burada hemen belirtelim ki batılı, islâmî veya konfüçyenlik bir fikir yapısıdır kesinlikle somut bir âidiyet değildir. Zira Amerika’da yaşayıp da müslüman olan ya da Mekke’de olup da Amerika’lı olan bir çok insan vardır.
Bir şeye güvenmek için ona inanmamız gerekir bunun için de önce güven şarttır. Peki güven nasıl hâsıl olur? Bilgi edinmekle başlarız işe, her yeni gelen bilgiyle ya daha da yaklaşırız ya da uzaklaşır ve nereye âit olduğumuzun şekline biraz daha netlik veririz. Böylelikle neler olmalı neler olmamalı hayatımda ve buna göre nerede olmalıyım? Sorusuna yanıt buluruz.
Burada bir tercih, alternatifler arasından bir seçim söz konusudur ve bu seçenekler arasından en faydalısını seçmek; hayatını iyi yönetebilen birinin yapabileceği bir iştir.
İnanma ihtiyacı kişiyi çok yoğun bir düşünceye sokar, beraberinde ise kararsızlık ve ruhî sıkıntılar yaşanır. Bu aşamada düşünce yapısının önemi çok büyüktür. Komünist ideolojiye sahip biri kendi sınıfına zararı dokunacak bir şeyden muhtemeldir ki kaçınır, bir hıristiyan diğer dindaşının zarar görmesine asla izin vermez, bir patron kendi işi ve çalışanları hayrına kararlar alır. Bir müslüman olarak hem dünya hem de ahiret faydasını düşünerek işlerimi yaparım.
Alternatifler arasından en doğru kararı vermek için, ruhî olarak bağımsız olmak en başta gelen şarttır bence. Ancak böylelikle doğru karar verilebilir ve sonucunda huzur duyulan, mutlu bir hayat yaşanır. Ruhsal özgürlük yanında fikri bağımsızlığı ve de ekonomik özgürlüğü getirir.
Dünyadaki insanlara bakalım, kaçı bir fikir ortamında kendi fikrini rahatça paylaşabiliyor, gerçekse diğerlerine iletmiyor?, yanlışsa eleştirilerle neden kendini geliştirip düzeltmiyor? Fikri beyan etmek için ön şartlar mı var yoksa! Ekonomik hürlük mü, fikrî hürlük mü, rûhî hürlük mü iş yaptırıyor? Hangisi en önde geliyor? İnsanlığa hakim olan ideolojiler hangilerinin varlığında ortaya çıkmış ve yürümüş? Bu durumda kazanılması gerekenler neler?
Dünyada bir çok sınıftan insan var ve hepside hayatî tehlike olmadıkça birbiriyle iş yapıyor, yaşıyor, akrabalık kuruyor. Böylelikle farklılıklara değer vermek, sinerjiyi yani takım ruhunu oluşturuyor.
Suyun kimyasal denklemine baktığımızda özellikleri birbirinden çok farklı olan iki element birleşerek kendilerinden daha farklı bir bileşiği, suyu oluşturuyorlar.
Farklılıklara değer vermek, sinerjinin özüdür; insanlar arasındaki zihinsel, duygusal ve psikolojik farklılıklara değer vermenin anahtarı da, herkesin dünyayı olduğu gibi değil, kendileri olduğu gibi gördüğünü kavramaktır.
Evrende binlerce ayrı renk bulunmakta, ayrı iken o kadar da etkileyici değiller, ama yağmurun yanında açan ışıl ışıl Güneş, yanında sadece yedi renkten oluşan ama büyüleyici bir güzelliği gözler önüne seren sinerjiyi göstermekte.
Hiçbir komutan ufak bir yeri bile kendi başına fethedemez öyle değil mi, arkasında yığınları barındıran bir komutan ise her yeri rahatlıkla alabileceğinden emindir, çünkü bir kere tek değil birliktir, ikinci kere ise ki daha önemlisi arkasındaki insanların her biri olmasa da çoğunluğu üstlendikleri görevin iyi bir sonuç getireceği inancındadırlar. Birlik olmaları bunu destekleyen alt bir süreçtir.
Bir şeyleri değiştirebilmeye inanmak! Tarih boyunca liderlerin arkasındaki kalabalıkların sayısını artırmaya neden olmamış mıdır? Kaldı ki savundukları ideolojiler doğru olmasada.
Liderler önde götürdükleri fikirler hakkında tüm soruları cevaplayacak kadar yeterli bilgiye sahiptirler, bu fikren hürlük demektir, kendinden emin olmak demektir, sezgilerine, tahminlerine ve bunların yanında ihtiyaç olan desteğe işarettir. Tüm bu süreç sonunu doğru kararla noktalar.
ABD’de 19 y.y. ikinci yarısından sonra zencilerin sosyal statü olarak yükselmeleri sonucunu; köle olmayı öncelikle kendi zihinlerinde kabul etmemelerinden ileri gelmektedir. Ve bir zamanlar kapısında “köpekler ve zenciler giremez” yazan amerikan lokantalarından eser kalmadığı gibi çok yakınlardaki Oscar ödül töreninde ilk defa zenci birine ödül verilmiştir.
Hoş, ideal olan ödülü almak değildi, bir bütün olarak ABD’lileri zenci beyaz ayırmadan algılamak ve kabul etmekti. Bugün ABD’nin bir çok örgütsel kuruluşunda iki ırkı yan yana görebiliyoruz.
Değişimin bir çok örneğini gerek sinemalarda gerekse kitaplarda, artık tüm dünya insanlarına bunun böyle olmadığının defalarca belirtilmesiyle anlayabiliyoruz.(Ör: Kölelikten Kurtuluş/Booker Washington/Timaş Yay.)
İlk insan Hz. Adem (as) yaratıldığında inanç konusuyla ilgili olarak; Allah’a tam bir şekilde inandığını, bununla birlikte geçen süre içerisinde doğru-yanlış kavramına ve daha adını sayamadığımız bir çok mefhuma vakıf olduğunu görüyoruz.
Kimi zaman ateşe tapılmış, kimi zaman taşa, bazen helva yapıp yemişler inançlarını(), bazense savaşmışlar, kanlarını akıtmışlar inançları uğruna.
Neler feda ederek, ne risklere girerek inanmışlar, nelere ikna olmuş akıl ve yürekleri?
Peki bir zamanlar inandıkları ideolojilerini ne olmuşta değiştirmiş bir takım insanlar?
Merak, sorular, sorular....
Bu noktada Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki:
“Soru sormakta 4 kişinin faydası vardır:
Birisi soruyu sorana,
Birisi soru sorulana,
Birisi bunları dinleyene ,
Birisi de bunları sevene.
İşte Allah (cc) bu dört kişiye affını lûtfeder.”
O halde ilmin kapısını soru sorarak çalıyoruz.
Yeryüzünde güdülmekte olan sayısız inanç var. Herkes mutlaka bir paradigmaya sahip ve tek değil bunda.
Dinsel boyutta ateist olarak anılanların bile adını da ifade edebildiğimiz gibi bir idolleri var.
Yani insanlar öbek öbek belli gruplara ayrılmışlar. Kimisi Hrıstiyan, kimisi Budist, kimisi Müslüman, kimisi Yahudi, Hristiyansa ya katolik ya ortodoks, müslümansa, caferi, hanbeli, hanefi, şafii, şii, sünni, alevi...vs.
Yani kökleri Hz. Adem’le toprağa salınmış ve bugün milyonlarca dalı olan bir kocaa çınar ağacı bu inanç. Her dalında da çeşit çeşit, sayıları milyonlara varan ve belki de aşan canlılar öbeği gibi insan çeşitleri.. Seç beğen al, hangisi ruhuna, aklına, gönlüne yakınsa.
Hepsinde tek ortak olan inanmaları, bir de çok ilginçtir, her birinin bir diğer farklı ideoloji sahibini, kendisininki en doğruymuş gibi kazanmaya çalışması yaşadığı inanç dünyasına. İyi de kardeşim bir açıkla bakalım niye senin düşüncene, inancına tabii olayım? Belki şu, şu... daha doğru, daha iyi?
Hep bir arayış var, peki doğrusu, daha iyi bir ifadeyle gerçeğe ulaştıracak olan doğru hangisi? Mutlaka gerçek olan tek bir doğru var.
Bu noktada şunu söyleyebiliriz: Herkes bir yolda gidiyor ve kendince doğru olanı yapıyor zaten. Bu su götürmez bir mesele. Peki ya inancına ne oluyor? “ (Öbür dünyaya inanıyorsa) O tarafa gidince göreceğiz kimin doğrusunu yaptığını!” seslerini işitir gibiyim.
İnanç; insanın içine, ait olmanın verdiği bir tatminkârlık hissi veriyor. Toplumsal olarak belirli formatlara uyuluyor ve bir idolün üyesi orada kendini bulduğu müddetçe kurallara bağlı kalıyor böylece disiplin varoluyor.
O halde insanların ihtiyaçları ne ise, onları giderdikleri ekollere ruhlarıyla, akıllarıyla ve maddiyâtlarıyla bağlanıveriyorlar.
“ -Sen kimdensin?
-Müslümanım ağabey.
-Müslümansın da nasıl yani?
-Sünniyim yav,
-Sünni mi?
-Anadoludanım.
-Anadolu nereymiş ki?
-İstanbul, İstanbul.”
Bir yere ait olma çabası veren bir insan, bir ekole mensup olduğuna diğerini ikna etmeye çalışıyor. Verdiği mesaj açık: Ben...lara inanıyorum çünkü orada kendimi buluyorum, kendimi iyi hissediyorum, ihtiyacım olan maddi- mânevî her şeye karşılık bulabiliyorum.
Vel hâsıl-ı kelam: İnanıyorum ve bundan memnunum. Herkesin de içindeki (iyi olması temennimizdir) potansiyeli harekete geçirip rahata ulaşacağı yere mensup olmasını ama bunu yaparken iyice araştırıp, ikna olmasını diliyorum. Yoksa ananevî inançların bir kısmında olduğu gibi bilinçsizce kabul edilip uygulanan inançlar yok oluşa gider.
Son olarak
“Başaranlar, önce inandılar, sonra yaptılar; başaramayanlar ise önce yapıp, sonra inanmayı deniyorlar.”