İsmet Özel, Türklük tartışmasını niye başlattı? Belki de, hangi nedenlerle sosyalist olduysa aynı nedenlerle Müslüman olan bir şairin yine o nedenler husule geldiği için Türkçü olmak icap ettiğini düşünmesi neticesinde Türklük meselesini zorunlu sebeplilik prensibine uygun olarak gündeme taşıdığı düşünülebilir. Burada Müslümanlıkla Türklüğün ayrı birer olgu gibi görünmesi durumu söz konusu olsa da İsmet Özel ve Türkiye’de İslam üzerine söz söyleyen birçok kişiye göre “Türk eşittir Müslüman” formülü geçerli olduğu için biz İsmet Özel’in Müslümanlıkta yön değiştirdiğini belki düşünebilir fakat Müslümanlıktan -haşa- uzaklaştığını düşünemeyiz. Kaldı ki, İsmet Özel’e göre iyi Müslüman olmanın yolu Türk olmaktan geçmektedir. İhtimal ki İsmet Özel’de aynı sebepler, hem “uzaklaşma” hem de “yön değiştirme” hareketine amil olabilmektedir.
Gayem İsmet Özel’in özel düşünce tarihini tartışma konusu yapmak değil, şu an geldiği noktada ortaya koyduğu Türklüğe dair iddialarını eleştiriye tabi tutmaktır.
İsmet Özel, Türk Edebiyatı dergisi’nin Mart 2005 sayısına verdiği söyleşide “Niçin Türklerin diğer milletlerden üstün yaratıldığı” mealindeki bir soruya şöyle cevap vermektedir: “… Dolayısıyla “Allah, Türkleri diğer milletlerden üstün yarattı”, cümlesi Türklerin üzerinde diğer bütün milletlerden daha büyük bir yük var manasına da gelir. Türklerin gidiş yolu, diğer milletlerin gidiş yolundan daha kritik, daha dikkate değer ve ihtimama değer bir şey. Şimdi “Allah, Türkleri diğer milletlerden üstün yarattı” dediğimiz zaman, gidilen yer konusunda bir ehemmiyeti anlamamız lazım. Bir gidiş söz konusu olduğuna göre bir geliş de söz konusu. Yani insanın gelmesi olmasa gitmesi de olmaz. Dolayısıyla benim iddiam o ki, Türklerin tarih sahnesine çıkışları Müslüman oluşları münasebetiyledir. Tarih sahnesinde Türklerden bahsederken Müslüman bir unsurdan bahsediyoruz. Hatta ilk Müslüman kavim olarak gene tarih sahnesinde yer alan Arapların, bir bakıma enerjilerinin İslam’ı etkin bir yaşama biçimi olarak teklif etmede yetersiz kaldığı bir döneme rastlıyor, Türklerin tarih sahnesine çıkması. Yani bir bakıma bayrağı devralan bir kavim Türkler. Tarihteki yeri ve işlevi birleşen bir kavim olarak Türkler, Araplardan da üstün bir konumdadırlar. Çünkü tarihe çıkışları Müslümanlıklarıyla hem eş zamanlı hem de eş değerli. O yüzden Arap kavmi pekalâ İslam dışı vasıflarıyla da anlamlı kabul edilebileceği halde Türkler için durum böyle değil. Türklerin Müslümanlığı al ellerinden, onları arayıp bulamazsın bile…”
İsmet Özel’in bir kavme yüklendiği yük nispetinde üstünlük payesi biçmesi usül noktasında sorunsuzdur. Fakat, yükün ne olduğu konusuna gelince; İsmet Özel, Türklerin Batılılar karşısında kafirle çatışmayı göze alan formatta İslam’ı etkin bir yaşama biçimi olarak sunma yöntemini vazife temelinde bir yük olarak algılamakta ve bu durumu üstünlüğe bir gerekçe olarak genele taşımaktadır. Türklerin Araplardan devraldığı bu yük bütün bir sorumluluğu üstlenmeye kaynaklık edebilecek özellikleri mündemic bir yük müdür? Devralındığına göre bu yükü Araplar da taşımış demektir. Peki, Türkleri Araplardan üstün kılan şey nedir o halde? Neticeye bakalım tarzında bir yaklaşımla Allah’ın, bir yaratış sürecinde önce Araplara bahşetmediği birtakım üstünlükleri Türklere zaman içinde bahşettiğini kabul mü etmeliyiz? İsmet Özel’in dediği gibi, gidişin bir de gelişi olduğuna göre, önce yükselen sonra doğrusal bir çizgi üzerinde gidiş-geliş istikameti kazanmış bir grafiğin geriye dönüşü aşamalarında Türklerin Müslüman oldukları zaman noktasına salınım yapılırsa, Arapların İslam’ı etkin bir yaşama biçimi olarak teklif etme enerjilerini kaybetmedikleri noktaya gelmiş oluruz. Bu nokta aynı zamanda Türklerin bayrağı devraldıkları nokta olduğuna göre, Arapların Türklere yere düşmüş bir bayrağı devretmeleri mümkün müdür? Bu nasıl bir bayrak devralışıdır? Bayrak yere düşürülmeden sağlam bir şekilde devredilebilmişse, bayrağı devredenin, kime bayrağı devredebileceğini bilmesi bakımından bir üstünlüğü yok mudur? Devreden, devralana nazaran selef-halef ilişkisi çerçevesinde daha üstün değil midir? Halefin selefe umumi üstünlüğü nerede görülmüştür? Böyle değilse, Allah Rasülü’nün sahabelerine “Ümmetin en hayırlıları sizsiniz, sonra sizden sonra gelenler, sonra sizden sonrakilerden sonrakiler” mealindeki hadisini nereye koymalıyız? Kaldı ki,Arabın Türke bayrağı bizzat devretmesi, Arabın İslam’ı Türke etkin olarak teklif edebilme enerjisini kaybetmediğini ispat etmez mi?
Şu halde sorun, yükün ne olduğunda odaklanmaktadır. Yük, söz konusu İslam olduğuna göre peygamber merkezli anlamlandırılmak zorundadır. Peygamber, Hz. Muhammed (S.A.V.)’dir; hatem-i enbiyadır, cevamiü-l-kelim’dir. Yani kelimeleri toplayandır ve kendi hakikatinde topladığı kelimeleri toplu halde sunabilen, son olarak mühürleyendir. Allah, Hz. İsa’yı, “Allah’ın kelimesi” olarak tanıtmaktadır. Demek ki, Allah’ın her bir rasülü Allah’ın bir kelimesinin kâmil bir görüntüsü ve elçisidir. Allah, Hz. Adem’e isimlerin (kelimelerin) tümünü öğrettiğine göre -bilmek, bilinen şeyin hakikatine vakıf olmakla yani bizzat kendi olmakla bilmekliğe ermektir.- Hz. Adem ferd içre topluluk potansiyeline sahip olmanın ilk örneğidir. Böylece işlenmemiş bir maden gibidir. İnsanlık kadrosunun yeryüzüne serpilip dağılmasıyla birlikte ilk insanda varolan isimler de yeryüzünde kendilerini somut planda ifade imkanı bulmuş oldular. Bir ismi ortak payda olarak paylaşan her bir insan topluluğu birbirlerine bu ismin gerektirdiği şartlar içinde daha bir kenetlenmiş vaziyette hayat sürmeye başladılar.
Kavim dediğimiz şey, bir topluluğun Allah’ın bir ismini ya da isimlerini diğer bir topluluğa nazaran daha belirgin bir biçimde kendine cevher kılması ve arazlarını hayat planında göstermesiyle ortaya çıkmıştır. Her bir kavim, kendi ontik temelinde varolan ismi ya hidayet formatında ya da dalalet formatında kullanır. Dalalet yolunda kullanırsa Ademi maksattan uzaklaşır, o ismin arazlarını şeytani çizginin hizmetine sokar. Allah böyle bir kavme ataları Adem (A.S.)’da varolan özlerinin asıllarını hatırlatmak gayesiyle içlerinden bir peygamber çıkarır.
Gönderilen bu peygamber, çıktığı kavmin ferdiyet planında varlıksal bir izdüşümüdür. Yani peygamberi açtığımız zaman O’nun kavmi, kavmini insanî düzleme kapattığımız zaman o peygamber çıkar. Bu, iman noktasında değil, istidatlar ve karakterler noktasında böyledir. Çünkü, bir peygamberin, almış olduğu kavminin yükünü kaldırabileceği vahyi toplumuna engelsiz ulaştırabilmesinin yolu, hitap ettiği toplumun irtibat merkezlerinin birbirlerine açık olmasından geçer.
Peygamber göndermediği bir kavmi hesaba çekmeyen Allah, peygamber vasıtasıyla vahyi, vahye muhatap olan toplumun algılama ve uygulayabilme potansiyeline uyum sağlayabilecek ağırlıkta gönderir. Çünkü Allah, bir kavme kaldıramayacağı yükü yüklemez. Kavmin yüklenebileceği ilahi sorumluluk kendi bünyesine ne hafiftir ne de ağırdır. Peygamber de o kavmin bir ferdi olduğuna göre kavmine yüklemeyeceği sorumluluğu ilk başta kâmil olarak kendisinin yüklenebilmesi gerekir.
Demek ki, yük, bir kavmin aynalık ettiği ilahî ismin yeryüzünde o kavim tarafından kâmil surette görünür kılınabilme kabiliyetidir. Burada, yük, kavmin üzerinde fazladan bir şey olarak algılanmamalıdır. Kavim, kendi istidadına münasip tecelliye aynalık etmek ister. Peygamber gelmeden önce kavmin aynası cilasızdır ve görüntü vermemektedir. Peygamber getirdiği vahiyle birlikte o kavmin aynasını temizler, parlatır. Peygamberine kavmin içinden taraf olanlar, üzerine oturmuş oldukları varlıksal gerçeği hidayet suretinde, karşı olanlar dalalet suretinde yansıtırlar. Böylece her kavim, istidatları cihetinden hidayet için kendi peygamberini çağırırken, dalalet için kendi şeytanını üretir.
PEYGAMBERLER, KAVİMLER VE VAHİY
Bir kavmin kendi peygamberini çağırması demek, o kavmin, kendi sırat-ı müstakim’ini çizecek bir irşad ediciyi, kavmî özünü ferd düzleminde görünür kılabilecek ölçüde ortaya çıkarabilmesi demektir. Gerçekte kavim, peygamberini çağırmadan evvel, peygamberinin geleceğinin habercisi bir konumda önceden yaratılmıştır. Yani peygamber kavminden önce belirleyicilik merkezinde bulunur, sonra kavim şehadet alemine çıkarılır, ardından peygamber somut olarak zuhur eder.
Peygamberle kavminin aynı hakikatten geliyor olmaları, peygamberin getireceği vahyin inanılıp kabul edilerek amel edilebilme imkanının yüzde yüz olmasını netice verir ki, bu da o kavmin vahyi/peygamberi -her peygamber kendine gelen vahyin somut halidir- karşılayabilecek tam bir bünye saflığına sahip olduğu anlamına gelir. Saflığı, bir madenin saflığı gibi anlamak gerekir. Yüzde yüz saf maden ile, aynı madenin yüzde elli saflığa sahip olanı değer olarak aynı değildir. Her kavim, kendi vahyini sosyal planda kâmil olarak gösterebilecek olgun saflığa mâliktir. Aksi halde o vahyin toplumsal uygulama alanındaki durumu anlaşılamaz.
Kavimlerin kalitesi/üstünlüğü kendi peygamberlerinin diğer peygamberlere olan üstünlük/ayrıcalık derecelerine göre belli olur. Eyyüb (A.S)’ın kavmi “sabr”ın ne olduğunu saf olarak gösterebilme istidadı yönünden diğer kavimlere üstündür. Çünkü Eyyüb (A.S) “sabır” peygamberidir ve kavmi de “sabır” cevherine mâliktir. Bunun gibi İsa (A.S)’ın kavmi “ruhaniyet” in ne olduğunu gösterebilmesi bakımından diğer kavimlere üstün konumdadır. Musa (A.S.)’ın kavmi, sıkı bir şeriat uygulayıcısı ya da uygulayabilme bünyesine sahip olabilme noktasından diğer kavimlere üstündür. İnsanlık, Hz. Adem’den, Hz. Muhammed’e kadar kavim kavim ayrılmış ve her kavim de kendi peygamberini çıkartmıştır. Çıkan her peygamber, Hz. Adem’in insanlık aleminin ferdiyet çizgisi üzerindeki açılımının bir parçası olmaktan başka bir şey değildir. Bu çizgi üzerinde her peygamber Hz. Adem’de potansiyel olarak varolan kendine ait ismi müşahhas zeminde, her bir peygambere karşılık gelen kavim de ictimai zeminde görünür kılmıştır. Böylece, Hatem-i Enbiya’ya ve O’nun kavmine kadar her isim soyuttan somuta doğru olgunlaşa olgunlaşa kemaline Hz. Muhammed’de ve O’nun kavminde ulaşmıştır. Hz. Adem’de soyut bir kemâl söz konusuyken, Allah Rasülü’nde somut bir kemâl söz konusudur. Artık yeryüzünde görünen, görülmüş her bir hakikat Hatem-i Enbiya’da olgunluğa ulaşmak için istikametini Mekke’ye çevirmiş, Amine’nin rahminde, ferdiyet potasında toplanmış olduğu halde yeryüzüne doğmaya durmuştur. Amine’nin doğum sancısı, Muhammedî hakikatin yani bütün ilahî esmanın, topluca ilahî rahmetin -uluhiyetin has ismi Allah ism-i şerifidir- coşkusunu yaşamak için Ana rahminden kopuşu ile dünyanın Onları çekmesi arasında yaşanan yaratılış geriliminin bir ifadesi oldu. Amine, Allah Rasülü’nü doğurmakla -O, doğmadan önce nebi olduğu gibi, doğduğu anda da nebi idi. Kırk yaşında sadece O’na peygamber olduğu bildirildi ve Kitap verilmeye başlandı.- bütün bir insanlık kadrosunun içinde varolduğu kâinatı doğurmuş oldu. Peki, Hz. Muhammed, nereye doğdu? Mekke’ye. Mekke’de hangi topluluğun içine doğdu? Kureyş’in. Kureyş kimdir? Arab’ın Hz. İsmail kanalıyla gelen ana gövdesi. Geriye doğru kime gider? Hz. İbrahim’e.
Allah Rasülü’nün doğumuna Kureyş’in gösterdiği sevincin, zahirde, bir erkek çocuğunun doğmuş olmasına duyulan kibirden kaynaklandığı düşünülmüş olsa da, batında, İbrahim (A.S.)’ın soyundan gelen Kureyş’in kendi bünyesinden çıkarmış olduğu bir peygamberin peygamberliğine vereceği katkıyı peşinen kutlaması olarak algılanması mümkündür.
Evet, Kureyş’in varoluş gayesi öncelikle, Hatem-i Enbiya’yı rasüllük kıvamının fiziki şartlarına hazırlamak; ikincisi, rasüllüğü ile birlikte gelen vahyin ferdi ve ictimai planda tatbikini mümkün kılmak.
Peygamber, yiyip içmekteydi ve yediği içtiği gıdalar, O’nun beden sağlığının bir son peygamberin evrensel düzlemde tüm insanlığa menşe olabilecek ameli işlenebilmesi için gerekli olan nebevi sağlık kıvamının tepe noktasına ulaşmasını sağlayabilecek nitelikte olmasını gerektiriyordu. Peygamber, giyiniyordu ve giydiği kıyafetler Allah’ın kainatı esbap giysisiyle örtmesine nazire teşkil edebilecek ölçütlerde olmalıydı. Çünkü giyinen, kainatın yaratılış gayesi ve özüydü. Oturup kalkıyordu, seviniyor, öfkeleniyordu ve bütün bunlar ilahi murada aykırı şekillerde olamazdı. Çünkü kendisine risalet bildirildiği zaman Kur’an’ın neye ve nasıl sevinmesi ve öfkelenmesi gerektiğini söyleyeceği kâmilliğe kendisini hazırlamalıydı. Bütün bunlar Mekke-Medine toplumundan ayrı, yalnız başına gerçekleştireceği şeyler değildi. Kureyş’in gelenekleri Allah Rasülü’nün peygamberlik yolunda kişisel gelişimine katkı yapar yönde olmalıydı ki, tersine bir durum, Allah Rasülü’nün, rasüllük bünyesini kazanabilmesi için Kureyş’in dışında bir kavmin yani rasüllük bünyesinin oluşumuna katkı sağlayabilecek bir kavmin arasına katılmasını gerektirebilirdi. Öyle olmadı, çünkü Kureyş, bütün bir insanlığa risalet göreviyle görevlendirilmiş, mühürleyen bir rasülün, rasüllük vazifesini hakkıyla yerine getirebilmesi için gerekli sosyal şartları bünyesinde taşıyordu. Saflığı Muhammedî yükü kaldırabilecek bir saflıktı. Kureyş saf altın değerinde bir peygamberin yaşayabilmesi için gerekli olan saflığa sahip bir topluluktu. Buna sonradan Medine toplumu da katıldı. Aksine bir durum, Allah Rasülü’nün uygulamalarını boşa çıkarabilirdi. Düşünün ki, Hatem-i Enbiya’nın bir amelini tezahür ettirebilmesi için muhatap aldığı insan topluluğunun o ameli kabul ya da reddetmesi için gerekli saflığa sahip olmadığını… Yüzde yüz saflıkta bir amel, yüzde elli saflıkta bir topluluk üzerinde tatbike kalkışılırsa, amelin ancak yüzde ellisi tatbik edilebilir, kalan yüzde ellisi ise uygulama alanı boşluğundan ötürü pratiğe geçirilemez ve havada kalır. Sonuçta vahyin tatbiki tam anlamıyla mümkün olmaz. Vahiy, indiği ilk anda kendini yeryüzünde yüzde yüz ifade imkanı bulmamış olur. Mesela, İslam’ın “âdil olma”, emrinin bütün insanlık tarafından tam olarak anlaşılabilmesi için ilahi murada uygun kâmil adaletin hem ferdî hem de toplumsal planda somut olarak gösterilebilmesi gerekir. Ferdi planda Allah Rasülü’nün rasüllük kıvamında; Hz. Ömer’in sahabelik ve velilik kıvamında; toplumsal planda da bütün Ashab-ı Kiram’ın sosyal adalet kıvamında somuta geçirebilmeleri şarttır.
Böyle olmazsa, farklı mekan ve zamanlarda yaşayan iman ehli, Kur’an’ın muradı olan adaletten neyin kastedilmiş olduğunu anlayamazlar ve kaos kaçınılmaz olur. Dahası, saf adaletin karşısına dikilen saf zulüm de anlaşılamaz. Çünkü saf adaletin iptali için saf zulüm gereklidir ve Kur’an’ın zulümden muradı neyse onu da Allah Rasülü’nün karşısında duran Mekke-Medine müşrikleri somut olarak göstermişlerdir. Şu halde, “iman nedir?” sorusunu cevaplayabilmemiz için Rasülüllah ve ashabına; “şirk nedir?” sorusunu cevaplayabilmemiz için Ebu Cehil ve dostlarına bakmamız gerekir. Kureyş’in müşrikleri bile imanın karşısına dikilen, Kur’an’ın reddettiği şirkin ne olduğunu gösterebilmek için gerekli olan saflığa sahiptiler.
SONUÇ YERİNE
Hz. Peygamber, hatem-i enbiya sıfatıyla kendisinden önce gelmiş peygamberlerin bir bileşkesi olduğu gibi, yaşadığı coğrafya diğer peygamberlerin yaşadığı coğrafyaların bir bileşkesi; teneffüs ettiği iklim, diğer iklimlerin bileşkesi; ashabı, diğer peygamberlerin çevresine kümelenmiş iman ehlinin bir bileşkesi; düşmanları, diğer peygamberlerin düşmanlarının bir bileşkesidir. Bunun gibi Allah Rasülü’nün içinde yaşadığı kavmi yani Arap kavmi, diğer kavimlerin bir bileşkesidir. Bu da şu demektir: Allah Rasülü’nü açtığımız zaman diğer peygamberlerin çıktığı gibi, Allah Rasülü’nü içinden çıkaran kavim olan Arap kavmini de açtığınız zaman diğer kavimler çıkar. Yani, Türkler, Farslar, Frenkler, vs. kavimler Arap kavminin birer parçasıdırlar. Bütün bu kavimler özleri itibariyle birleştikleri zaman Arap kavmin saflığına ancak ulaşabilirler. Şunu demek istiyoruz: Bütün bir insanlığa gelmiş kavimler üstü bir peygamberin peygamberliğini ifa edebilmesi için içinde yaşadığı kavminin de evrensel unsurları bünyesinde taşıyabilmesi gerekir. Demek, Arap kavminin çekirdeğini oluşturan Kureyş ve Medine toplumu bütün kavimlerin özlerini kendilerinde gizlemiştir. Her kavmin kendi peygamberinin saflığını taşıdığı gibi, öncelikle Kureyş sonra da Evs-Hazrec de Kâinat’ın Efendisi’nin saflığını taşımaktadır. O halde Mekke-Medine toplumunun merkezini teşkil ettiği Arap kavmi kavimler üstü bir kimliğe sahiptir.
Herkesin yükü, kendi saflığı nispetinde ölçülür. Özelde Kureyş’in, genelde Arap kavminin yükü de sahip olduğu evrensel saflığa göre diğer kavimlere nazaran daha ağırdır. İslam’ı ve O’nun düşmanlığını taşıma yükü Arab’a nasib olmuştur. Araplar bu yükü İslam’ı kabul etmiş kavimlere parça parça dağıtmışlardır. Her kavim kendi saflığı nispetindeki ve kendi istidadına uygun olan sorumluluğu üstlenmiştir.
Allah Rasülü “Halife Kureyş’tendir” demekle, ihtimaldir ki, kendi davasını taşıyabilecek saflığa Kureyş’in sahip olduğunu söylemek istemiş olmalıdır. Halife’nin halife olabilmesi için velayet ile kılıcı şahsında birleştirmiş olması gerekir. Velayet, Allah’a olan kulluğu ifade eder. Kılıç ise siyaseti ifade eder.
Velayet olur, kılıç olmazsa sadece o kişi takvasıyla kalan fakat siyaset ilmiyle vazifeli olmayan bir kişi olur. Kılıç olur, velayet olmazsa, bu kişi de, dünya siyasetini bilen fakat takvası kâmil olmayan, zulüm işleme ihtimali olan bir kişi olur. Velayet, kılıcın zulmünün önüne geçer, kılıç da dünya işlerinden habersiz bireysel kalmış bir takvayı, sosyal faydanın hizmetine sokar.
Türk milleti’nin devralmış olduğu hilafet, Kureyş’in taşımış olduğu hilafetten eksik bir hilafettir. Nispidir ve velayeti eksik bir kılıç hilafetidir. Velayeti yoktur demiyorum ama kâmil bir velayete sahip bir kılıç hilafeti olmadığını ifade etmek istiyorum. Kılıçtan yana ağırlığı fazla, velayetten yana ağırlığı hafiftir. Terazi kılıç tarafına eğilmiştir. Ama yine de hilafettir. Bu da Türk milletinin taşıdığı yükün, Araplar dışındaki diğer milletlerden üstün olduğunu gösterir.
İsmet Özel’in söylediği gibi Türklerin İslam’ı etkin bir yaşama biçimi olarak sunma kabiliyetleri, Arapların İslam’ı etkin bir yaşama biçimi olarak sunma kabiliyetlerinden üstün olması imkânsızdır. Çünkü, bütün bir vahyi somut anlamda ifade etme sorumluluğunu Türkler değil Araplar üstlenmişlerdir.
Biz, İsmet Özel’in “kafirle çatışmayı göze alan Arap da Türklük yapmış oldu” tezini bir an kabul etsek bile Araplığın, “kafirle çatışmayı göze alma” özelliğinden daha fazla artıları olduğu aşikardır. Bu özellik dolayısıyla Asr-ı Saadet zamanında da Türklük vardı diyebiliyor olsak bile aslında bu, Türklüğün Arap kavminin içinde varolduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu da, Türklüğün genel anlamda Araplıktan daha üstün yaratıldığını ispat etmediği gibi, tam tersine Araplığın Türklüğü kuşattığını ispat eder. Yani Türklüğün Araplıktan bir parça olduğunu, Türklüğün Türkleri bulunca tam bir uyum içinde iç-dış denge unsuruna uygun olarak icra-i faaliyet ettiğini gösterir. Araplıktan Türklüğe doğru bir tarihsel tecelliden bahsediyoruz. Bu, hiçbir zaman ve mekanda Türklüğün, Araplığın önüne genel anlamda geçebileceğini ispat etmez.
Yine de İsmet Özel Türklüğüyle gurur duyabilir. Çünkü Türkler, İslam’ı yaşama noktasında Araplar dışındaki diğer milletlerden daha başarılı olmuşlardır. Ayrıca, İsmet Özel’in gözden kaçırmaması gereken bir mesele de, biz Türklerin tarih boyunca Arapları kendimizden üstün gördüğümüz gerçeğidir.
Sonuç olarak, hiçbir tarihi, sosyolojik vs. sebepler ne olursa olsun Türklüğü Araplıktan genel anlamda üstün gösterecek kuvvete malik olamaz.