Başkalarının Otobüsü
Gözümü açtığımda ilk hissettiğim şey müthiş bir sıcaktı. İnsanın üzerine yapışan cılk bir sıcak. Otobüs her zamankinden farklı bir yolda ilerliyordu. Burada, bu 34 numaralı yolcu koltuğunda ne işim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Faydası yoktu. Artık hiçbir şeyin faydası yoktu.
Molada net bir karar vermem gerekiyordu. Ya kahvaltı yapacaktım ya sigara alacaktım. Sigara aldım. Otobüste kek isteyebilirdim.
İzmir’e geldiğimizde otobüsün büyük bölümü boşaldı. İzmir’den Kuşadası’na giderken yalnızca dört kişiydik. Muavinden sigara için izin istedim. 100 kilometrelik yolda yarım paket sigara içtim. Bugün benim için çok zor bir gün olacaktı...
Dağ Moteli
“Şurada” dediler, “şu yokuşu çıkınca hemen sağda.” Sabah. Saat 09:00. “Onlar ev tuttular, baban birazdan gelecek, aşağıda yazıhanede bekleyebilirsin.”
Ankaralıymış. Hani şu, “hayatın bütün numaralarını gördüm” tavrında adamlar vardır ya. İşte onlardan. Çay demledi. Peynir ve karpuz ikram etti. İkinci bardağı içerken babam geldi. Yorgun bir adama baktım babama bakarken. Yorgun, sakalları yaşından evvel ağarmış ve üzüntülü. Muhteşem bir kargayla düşlerdim ben onu hep. “Niye buralara geldiniz baba” dedim, “şart mıydı?” Başını kederli bir suskunluğa gömdü. Ev, plajlara yakınmış, bir yıllığına tutulunca kiralar biraz daha ucuz oluyormuş, otobüs durmaksızın arıza yapıyormuş, eşyaları iyi kötü yerleştirmişler, muavini yokmuş, bana uygun bir iş bulamazsak babamla beraber turizm işinde çalışacakmışım, avukatlar henüz burayı bulamamışlar. Bir çırpıda anlattı her şeyi.
Anne
Annemin dilinde acı bir tat var. Uzun uzun sarıldık birbirimize. Onun için de çok zordu. Yıllardır yaşadığı evi, semti, insanları bırakıp, buraya; yani sokaklarına bile “ne çok günahı var bu şehrin” diyerek çıkamadığı bu iğrenç kalabalığa gelmişti: “Modern olduk oğlum, baksana mutfağımız artık salonda.”
Yol Kenarı Lokantası
İki paket sigara, bir şişe kolonya, bir paket peçete ve peçetelerin arasına sıkıştırılmış alışveriş yüzdesi. Onunla pazara gidildi. Eve indik yorgun argın. Bir adam yolumuzu kesti. Yöneticiymiş. 5 milyon lira istiyor giderler için. Babam üzerinde o kadar para olmadığını, bir sonraki gün vereceğini söyledi. Adamın laftan anlamayan bir tavrı var. “5 milyon olmaz mı insanın üzerinde” diyor. Suratının ortasına bir yumruk atmak istiyorum adamın. Bu lanet olası yerin suratına okkalı bir yumruk atmak istiyorum.
Şiir
Yapabildiğim tek şey şiir yazmak. Odama kapanıyor, saatlerce şiir yazıyorum. Kendimi kaybedene, beynimi acıtana kadar mısra düşünüyorum. Sıcak. Yapış yapış bir sıcak. Kurtulmak istiyorum, kaçmak istiyorum, yeniden İstanbul’a, Üsküdar’a, veresiye çaylara, verilmemiş hesaplara dönmek istiyorum. Sanki, İstanbul’dan kaçıp gelen ben değilmişim gibi. Her şeyi arkamda bırakıp sığınacak başka bir yer arayan ben değilmişim gibi. Fakat işte Kavafis, daha bir hafta geçmeden dolduruyor her yerimi. Bilge Karasu okuyorum. Bir de param olursa “Bir Şehre Gidememek”i alıp okumak istiyorum. Belki bir yararı olur.
Havaalanı
Babama ve kendime birer kahve yaptım. Gelecek grubu Uşak’a götüreceğiz. Bir yanlış anlama sonucu, çok erken gelmişiz havaalanına. Uçak, sabaha yakın inecekmiş. Babam uyuyor. Ben havaalanını dolaşmaya gidiyorum. Yabancı bir yer. Fazla düzenli. Fazla temiz. Fazla soğuk. Kendime bir yer bulup oturuyorum. Karşımda yabancı bir çift ve küçük kızları var. Önce İngiliz olduklarına hükmettim. Sonra İrlanda’lı, hatta Belfast’lı olmalarını diledim. Kızlarıyla göz göze geliyoruz. 4-5 yaşlarında. Gel diyorum. İtirazsız geliyor. Yanıma oturtuyorum. Gülümsüyor. Çeşitli numaralar yapıyorum. Hani çocukları eğlendirmek için yapılan numaralardan. Gülümsemesi kahkahalara dönüşüyor. Aynı dili konuşuyoruz küçük kızla. Saçlarını okşuyorum. Gözlerinin içine içine bakıyorum. Adına hayat dediğimiz şey işte orada. Ah küçük kız. Gecenin bir yarısında ne kadar da isterdim seninle atlara; simsiyah, rüzgar gibi, aşk gibi atlara binmeyi. Belfast’a selam götür benden.
Uşak Dönüşü
Boş dönüyoruz. Belki birkaç yolcu çıkar umuduyla yolu kollayarak gidiyoruz. Çıkıyor da. Paramızı hesaplıyoruz. Sekiz buçuk milyon lira. Bu iyi. Arıza yapan bir otobüsün tüm yolcularını Denizli’ye kadar alıyoruz, ki bu daha da iyi. Denizli çıkışı bizim otobüs de arıza yapıyor. Giriyoruz altına. Çekiç, tornavida, anahtar, üstüpü, sıcak... Baba oğul, kaderimizin uçlarını birbirine değdirerek, babam dışından, ben içimden küfrederek neredeyse 5 saat uğraşıyoruz. Gideriyoruz arızayı sonunda. “Çalıştır arabayı” diyor babam. Beyaz olarak ayrıldığımız eve, zenci olarak dönüyoruz.
Deniz
Denizinden iğrendiğim, hatta orta yerine kusmak istediğim bir ikinci yer daha olacak mı acaba? Her yer et dolu. Herkes, “paramızı verdik, gülmemiz gerekiyor” havalarında. Durmadan gülüyorlar, durmadan gülüyorlar, durmadan gülüyorlar. Her gülüş, içimde bir yerleri eziyor. Ben Kuşadası’nda bir kez bile içimden gelerek gülmedim.
Telefon
Evde yok. Arada bir, yani o gün turistler bahşişi bol bıraktıysa, bir 30’luk kart parası istiyorum babamdan. İstanbul’u arıyorum. Umutlarımı, çoğalmalarımı, kalbimi arıyorum. Çoğunlukla bulamıyorum. Çoğunlukla çok uzağız çünkü.
Gece
Senden başka sığınak var mı? Mutsuz çocukların senden başka uçurtması var mı? Bu paltoyu giyip üşüdüğümü belli etmediğim başka bir yer var mı? Düşünüyor, acı çekiyor, hayal kuruyor, ağlıyor, secdeye varıyor, hesaplaşıyor, küfrediyor, özlüyor, dua ediyor, uzak yerlere bakıyorum gecede. Üzerime onu örtüyorum. En çok ve nedense Ahmet Kaya şarkıları, Neşet Ertaş bozlakları dinlemek istiyorum. Umarım bu yaz çabuk biter. Umarım bu kabus, beni daha fazla tüketmeden, biter.
Beter
“Beter” adında bir romana başladım. Flashbackli, sarsıcı bir öykü var kafamda: Tahtakale’de çalışan bir manifaturacının yaşamından kesitler. Final sahnesiyle başlamayı düşünüyorum romana. Böylece olay akışını tersine çevirerek, hatta zaman zaman birbirine karıştırarak bir labirent-roman çıkarmak istiyorum ortaya. Şöyle olacak açılış sahnesi:
“Nesini anlatayım abi? Geldi, “ateşin var mı birader” dedi. “Var” dedim. Siz olsanız, ateşiniz olsa, vermez misiniz?
Ne bileyim ben abi? Söyledim size, tanımıyorum ben böyle birini. Hayatımda ilk defa iki gün önce gördüm.
Niye safa yatayım abi? Eşek sudan gelinceye kadar dövdünüz zaten beni. Bilsem söylemez miyim?
Vurma abi. Vurma. Vurmayın diyorum lan kahpenin çocukları. Yeterse yeter lan. Öldürecekseniz öldürün de bitsin. Nedir be?
Diğer arkadaşlara da söyledim abi. Benim bu işle en ufak bir alakam yok.
Sağol abi. Yani tabi en ufak bir alakam yok derken, ateşi ben verdim. Ama kim vermez ki? Değil mi?
Çay için teşekkürler. 5 gündür adını unutmuşum.
Manifaturacıyım ben abi. Tahtakale’de. Herkes tanır beni yani.
Nasıl dedin abi?
Anladım abi, sağol yardımcı olmak istiyosun ama, ben hakkaten tanımıyorum adamı.
Bir kere daha anlatayım abi. İsterseniz şöyle yapalım: Belirli bir saatte her gün anlatayım ben bu hikayeyi. Siz de beni dövmeyin. Olsun bitsin.
Evet abi. Zaten Amerikan Başkanı’na yapılan suikastı da biz organize ettik arkadaşlarla. Tahtakale İntikam Timi olarak, yaptığımız ve yapacağımız her eylemin arkasındayız. Yaşasın Tahtakaleli zencilerin beyazların egemenliğini yıkma çalışmaları. Yaşasın padişah efendimiz.”
Didim
İki gün otobüste yattık. Grup geç mi gelecekmiş neymiş? Bir arsada bagaja battaniyeleri serip uyuyoruz. Yazıhaneye patronun iki çocuğu bakıyor. Kız 17-18, oğlan 19-20 yaşlarında. Muavin muamelesi yapıyorlar bana. “Şunu yapsana”, “şunu getirsene”, “şunu versene”... Ağırıma gidiyor. Nedensiz bir güz rengi buluyorum kendime. “Şairim ulan ben” diye bağırmak istiyorum. Oğlanı da kızı da dövmek, hatta öldürmek istiyorum. Sonra üzerime bir dervişlik çöküyor. “Hayattan öğreneceklerin asla bitmeyecek” diyorum kendi kendime.
Bir çay ocağı buluyorum. Derme-çatma, ucuz da. Yaşlı bir amcayla yarenlik ediyorum. Her şeyini konuşuyor benimle. Gençlik anılarını konuşuyor en çok. “Özledim” diyor. Ben de amca, ben de...
Sonra
Sonrası biraz karışık. Ben Ankara’ya, amcamın yanına gittim çalışmaya. Oradan da İstanbul’a geçtim. Okullar açılıyordu. Roman projesi öylece kaldı.
Babam da çok dayanamadı, eşyaları yüklenip döndüler Ankara’ya. Bundan dört ay sonra da otobüsü satıp bir konfeksiyon dükkanı açtı. İkimiz de, bir daha Kuşadası’na gitmemeye yemin ettik.
Şimdi, bazen hatırlıyorum o günleri. Özellikle, İnşirah suresini okuduğum zamanlar...