Hürriyet(Tatil-Pazar Eki), 30 Ağustos 1998, Zeynep GÜVEN’in Hilmi YAVUZ Röportajı’ndan Alıntılar:
“Adı, ‘yumuşak’ anlamına gelen Hilmi. Soyadı ‘sert’ demek olan Yavuz. Hilmi Yavuz; şair, felsefeci, üniversite hocası.”
*Adında bile tezat var, buna dikkat edin ileride lazım olacak. Şairliğini bir nebze beğenseniz bile diğer ikisi tartışılır: Felsefeci veya üniversitede hoca oluşu, üniversite bitirdiği için değildir; zaten üniversite bitirmemiştir.
“Şu anda Türkiye'de benden daha iyi şiir yazan birisinin olduğunu düşünmüyorum. Hiç tereddütüm yok. Hatta yalnızca Türkiye'de de değil... Benden önce iyi şeyler yazmış insanlar var. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dıranas'ı seviyorum. Behçet Necatigil'i seviyorum. Eğer böyle düşünmesem yarın şiir yazmayı bırakırım.”
*Oldu olacak “hatta yalnızca Dünya’da da değil” diyelim... Yarın çok geç olur, hemen bırakın şiir yazmayı.
“Bir bilim adamı olan Freud, bilinç dışının var olduğunu nasıl kanıtlıyor? Onun semptomlarından, efektlerinden, etkilerinden yola çıkarak. Bu, İslam kelamcılarının ve Hıristiyan teologların Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için gösterdikleri argümanın tastamam aynısıdır. Bilimin ve dinin bizi götürdüğü yerler aşağı yukarı aynıdır. Benim için arada çok büyük fark yok. Bilim dünyaya ilişkin bir takım hakikatlerin dile getirilmesidir. Sürekli yanlışlanarak devam eden bir bilim tarihinden söz etmek mümkün.”
*Bilim adamı(!) olan Freud’la İslam kelamcılarını bir sayan Hilmi YAVUZ için bilimle din aynı olduğuna göre -haşa- sürekli yanlışlanarak devam eden bir dinden de söz edilebilir demektir bu cümle. Zaten söyleşinin başlığı da “Bilimle Din Aynı Yola Çıkar”...
“Kafasında uçuşan tüm bu düşüncelerin yanında, geçmişten beri sürdürdüğü zevk ve alışkanlıkları var Hilmi Yavuz'un. Örneğin içki masası onun için kutsal bir yer. Eski Osmanlı sofralarının içki terbiyesine uyarak, oturduğu masadan herhangi bir gerekçe ile kalkmıyor. Tuvalet ihtiyacını gidermek için bile. Çünkü bunu sohbete saygısızlık olarak görüyor. Masasında her zaman soğan ve sarımsak bulunduruyor. Soğanın yararlarını saymakla bitiremiyor: ‘‘İçinde önemli ölçüde C vitamini var. Bir de kansere en az yakalanan insan grubunun Museviler olduğu söyleniyor. Bu da çok soğan yemelerine bağlanıyor. Üstelik soğan strese de çok iyi geliyor. Bir kuru soğanı alın, ortadan ikiye bölün, koklayın. Sinirleriniz hemen yatışıyor.’’
*“Kafasında uçuşan” tüm bu düşünceler kutsal(!) içki masası kaynaklı sanırım. İçkinin bir terbiyesi(!) varsa zinanın da terbiyesi olabilir. Bunu en iyi “Coşkun”dan öğrenebiliriz sanırım. Ayrıca çok soğan yiyen (Kur’an-ı Kerim’de de “kudret helvası ve bıldırcından bıkarak, soğan sarımsak, baklagiller gibi gaz yapıcı besinler isteyenler” olarak tanımlanan ) Museviler sanırım koklamadan yiyorlar bunu! Çünkü stresleri, sinirleri hiç yatışmıyor. Ya da Filistinliler’e söyleyelim de soğan koklamaktan vazgeçsinler artık!
“94 yaşındaki adam dertli dertli, ‘‘Doktor bey, artık karımla aramda hiçbir şey olmuyor’’ demiş. Doktor adamı şöyle bir süzüp ‘‘Bey amca, senin yaşında olmaması gayet normal’’ diye cevap vermiş. İhtiyar üstelemiş: ‘‘Bir arkadaşım var, üstelik benden iki yaş büyük. Her gün kahvede, karısıyla yaptıklarını anlatıyor. Dört kere, beş kere...’’ Doktor gülümsemiş, ‘‘ziyanı yok amca, sen de anlat!
Hilmi Yavuz, 1987 yılında Zaman Şiirleri adlı kitabı ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır. Ödülden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda duygularını soran bir muhabire, kitabının ‘son elli yılın en iyi şiir kitabı’ olduğunu söyler. Muhabir gülümseyerek ‘hocam biraz mütevazı olmak gerekmiyor mu’ türünden bir laf eder. Hilmi Yavuz cevap verir: ‘Gayet mütevazıyım. Aksi halde son yüz elli yılın en iyi şiir kitabı demem gerekirdi’. Bu sözleri gazetede gören bir şair dostu, şaşkınlık içinde Yavuz'a gider, ‘Sen nasıl böyle söylersin’. Hilmi Yavuz'un cevabı kısa olur: ‘Sen de söyle’! Üstelik o fıkradaki doktorun tavsiyesinden bir adım daha ileri gidiyor, söylediklerine inanıyor.”
* “Ben de söyle”yemiyorum, hiç yorum yap(a)mıyorum gülmekten! Bir insan kendini ancak bu kadar güzel tanımlayabilir. Boşuna dememişler: Bir insana en büyük kötülüğü yine insanın kendisi yapar.
Hilmi Yavuz hakkında olup da benim dillendirmeye utanacağım kimi konuları ise bu linkten [1] okuyabilirsiniz:
Zaman, 25 Haziran 2006, Hilmi YAVUZ, “İslam’da Reform [2]” Yazısından Alıntılar:“İslam’da Reform konusu, İslam tarihinde kim bilir kaçıncı kez, tekrar gündeme geldi. Evet, gerçekten kim bilir kaçıncı kez! Bilenin de bilmeyenin de, kendinde salahiyetler vehmettiği bir konu ‘İslam’da Reform’ konusu...”
* Ben bilmem annem bilir!!! Kendini felsefeci sayan ve üniversitede hocalık yapan seçkin (elitist- “Klasik batı müziği dinlemeyenler benim şiirlerimi okumasın” diyecek kadar hem de...) bir şair en azından bu konunun kaç dönemde ele alınabileceğini söyleyebilirdi.
*“Evet, gerçekten kim bilir kaçıncı kez” diyerek kaçıncı kez tekrarlamış oluyorsunuz bu cümleyi ve bu tekrara ne gerek... “Gerçekten...” Yalandan da mı yazılıyor kimileyin?
* “Bilenin de bilmeyenin de...” sınıflandırmasının hangi tarafındadır Hilmi YAVUZ? Bu konuda salahiyetini nereden edinmiştir? Yoksa kendi deyişiyle bu bir vehim midir?
“Bundan bir süre öne I. Uluslararası Beyoğlu Şiir Festivali dolayısıyla İstanbul’da bulunan Suriye asıllı ünlü şair Adonis de ‘Reform’cular kervanına katılmış görünüyor. ‘Milliyet’ gazetesinden İpek Yezdani ile yaptığı bir söyleşide Adonis, Kur’an’ın iki bölümden oluştuğunu; ‘birinci bölüm[ün] Hz. Muhammed’e Mekke’de inen, ikinci bölüm[ün] de Medine’de inen ayetlerden’ ibaret olduğunu belirtip Mekki ayetlerin ‘tanrısal inançla’, Medeni ayetlerin ‘İslam kanunlarıyla ilgili’ olduğunu ifade ederek, Medeni ayetlerin, Mekki ayetlerden hareketle yeniden yorumlanabil[eceğini], yazılabil[eceğini]’ öne sürüyor.
Gerçi ertesi gün, ‘Milliyet’, yayımladığı bir düzeltmede Adonis’in bu sözlerinin yanlış çeviriden kaynaklandığını belirtip özür diledi, ama hemen iki gün sonra, bu defa Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, (’Hürriyet’ gazetesinin haberine göre), İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda İslam Dünyası’nda reform[un] şart oldu[ğunu] öne sürmekte gecikmedi, evet, ama ‘reform’un ne olduğu ve nasıl yapılacağı konusunda herhangi bir ipucu da vermedi.
Hadi Adonis şairdir, Türkiye’ye her gelişinde bu türden skandallar yaratmak konusunda da pek mahirdir, diyelim. Nitekim, bundan on yıl kadar önce, yanılmıyorsam Nazım Hikmet Ödülü’nü almak için İstanbul’a geldiğinde ‘Kadından şair olmaz!’ diyerek ortalığı allak bullak etmiş, ama sonunda Cevat Çapan ve Özdemir İnce imdadına yetişip Adonis’in böyle lakırdılar etmediğini belirtmişlerdi...”
*Adonis’in her iki vukuatının da tamamen medyanın alıştığımız abartmalarından başka bir şey olmadığını kendi ağzıyla söyleyen Hilmi YAVUZ , yazısını yine de bu konu üzerine kuruyor. Çok garip doğrusu… Bu durum, “Kaf Dağı’nın ormanı var mı yok mu” diye tartışmaya benzer: Kaf Dağı var mı ki ormanı olsun!
“Pek iyi de, Abdullah Gül gibi, sorumluluk mevkiinde bulunan bir devlet adamının, üstelik İslam Konferansı’nda bu türden sözler söylemesinin anlamı nedir? Gül, Hürriyet’in haberine göre şunları söylemiş: ‘Medeniyetler arası çatışmayı önleyebilmek için diyalog şart. Bunun için medeniyetler arası ittifakı önerdik. Bu yüzyılın sorunlarına cevap vermek istiyorsak, reform bir tercih değil, bir gerekliliktir. Artık reform için gerçek adım atma zamanı gelmiştir.’”
*Ben bu cümlelerde “İslam” diye bir sözcük göremiyorum. Medeniyetler arası çatışmayı çıkaranlara karşı, medeniyetler arası birliği öneren biri bu öneriyi sizce kime yapmıştır?İslam alemine mi? Hayır, karşı yakaya… Yani “diyalog şart, reform gerekli” deniliyorsa bence bunun anlamı: “Ey Avrupa zihniyeti, İslam’a bakışınızda reform yapın ve Müslümanlarla diyaloga girin.” demektir. Ama aşağıda da devam ediyor Hilmi Yavuz olmayanlar üzerine konuşmaya ve Kaf Dağı’nın ormanlarını gönlünce betimliyor:
“O zaman bir kez daha soralım: ‘Reform’ nedir, neyi içerir? Eğer söz konusu olan Kur’an-ı Kerim ise, ‘Reform’ sayın şair Adonis’in önce söylediği öne sürülen, sonra yalanlanan ifadesinde dile getirildiği gibi, Medeni ayetlerin ‘nesh’i anlamına mı geliyor? ‘Nesih’ işletilecekse, bu konuda yetkili kişi ya da kurum kimlerdir? Bir başka deyişle, Müslümanların nesih yoluyla ‘doğru inanmalarını (’l’orthodoxie’) ve ‘doğru davranmaları’nı (l’orthopraxie’) kim, nasıl denetleyecektir?
Kur’an-ı Kerim’in neshe tabi tutulabileceği konusundaki görüşler, daha önce de ortaya atılmıştır. En son örnek, Sorbonne Üniversitesi’nde İslam ve Arap Düşüncesi dersleri vermekte olan Prof. Muhammed Arkoun’dur. Arkoun, Türkçeye ‘Kuran Okumaları’ adı altında çevrilen kitabında, Hz. Peygamber’den önceki peygamberlerin ‘iyi korunmuş bir Levha’da (’el-Levhu’l-Mahfuz’) muhafaza edilen Kitab’ın ilkörneği’nden (l’Archétype du Livre’) çıkan mesajları aldı[klarını] belirtir ve şöyle der: ‘Kesintisiz vahiyler, semavi ilkörnek Kitab’ın dünyevi baskıları (éditions’) gibidirler: […] İlk olarak Ümmü’l Kitab’da (Arkoun, Levh-i Mahfuz’daki arketipten, ilkörnekten sözediyor) bilgi bütün, doğru, sonsuz olarak düzenlenmiştir; doğrudur, fakat dünyevi baskılarda kısmidir ve değişikliklere (nesih/ mensuh) tabidir.’”
*Papalık kurumuna benzer yarı-bağımlı bir kurula davetiye çıkarıyor Hilmi YAVUZ, bu o kadar açık ki! Şu cümleye dikkat: “Müslümanların doğru inanmalarını ve doğru davranmaları...” Yani “Usame’ye, Zerkavi’ye inanmamaları ve teröristlik(!) yapmamaları” desenize açıkça… “…nı kim, nasıl denetleyecektir?” Bu kurum Müslümanlara DEMOKRASİ ve ÖZGÜRLÜK de getirecek anlaşılan Irak ve Afganistan’da olduğu gibi… Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in nesh edilmesi önerilerek (NESH= *Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. *Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak. *İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek. *Nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak: Güneşin, gölgeyi giderdiği gibi.) diğer “Semavi(Göksel) Dinler”le “Kitap Kardeşliği” ilan etmektedirler. Ayrıca neden “semavi” ise bunlar, gökten mi gelmiş bu kitaplar,dinler? Tanrı İslam dininde gökte midir yoksa her yerde mi?Ya da hangi dinde Tanrı “göksel krallığı”na hükmeder? Zaten “İslam kelamcıları, Hristiyan teologlar” diyerek eşitlik kurmuş ve ısındırmıştı bizi…
“Pek iyi de, bu gerekçeyi kim veya hangi makam, bütün Müslümanlarca kabul edilebilecek bir meşruiyet yetkisiyle öne sürebilecektir? Ya da, evvelemirde bu gerekçe, İslam ulemasınca bir konsensüsle onaylanabilecek midir? Bu sorular yanıtlanmadan ‘İslam’da Reform’dan söz etmenin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur ve bütün bu lakırdılar, kavl-i mücerredde kalmaya mahkumdur.”
* Sayın Abdullah GÜL’ün söylediği o cümledeki “gereklilik” sözü hemen de “gerekçe”ye dönüştürülmüş. Çünkü “Kim veya hangi makam bütün Müslümanlarca kabul edilecek bir meşruiyet yetkisiyle öne sürebilecek?” sorusu zaten cevabı bilinen tuzak bir sorudur. Cevabını az-çok siz de tahmin etmişsinizdir ya ben “makam”ı söyleyip “kişi”yi bulmayı size bırakacağım: Makam Halifelik’tir. Halife ise ilgili gazetenin, Hilmi Yavuz’un ve elbette “Ilımlı İslam” “ŞER-BET”iyle vaftizlenmiş kişilerin, bir de İslam düşmanlarının kafalarında çoktan bulunmuştur. Şu an bu anlamda bir kurul yok ama ileride kurulursa eminim sizler o konsensüste de olursunuz…
“Hamiş: Sevgili okurlarım, yaz tatili için sizden bir müddet için izin istiyorum. Yakında tekrar görüşmek üzere, zatınıza hoşça bakınız, Allah’a emanet olunuz. (H.Y.)”
* “Yaz tatili için bir müddet için” istediğiniz izin verilmiştir “sayın şair Hilmi YAVUZ” ve kendinize iyi bakınız siz de. Zira yazdıklarınız da siz de sizlere yazdıranlar da Allah’a emanetsiniz! Neden mi böyle diyorum?!
Gelin hep birlikte aynı gazetenin, aynı sayfasındaki diğer yazılara şöyle bir göz atalım:
*Ahmet SELİM “Bu Sıkıntının Sebebi Ekonomik Değil” başlıklı yazısında “AB bir realitedir, bu dünyanın dağları taşları, çukurları tepeleri gibi somut bir realitedir. Bizim Batılılaşma serüvenimiz açısından cim karnında nokta bile değildir... Reddetsek ne olacak yani? Batılılaşma denilen ve batıcılıkta daha uygun ifadesini bulan taklit sürüklenmesi, kültür yozlaşması duracak mı?”, “Piyasa sistemini bırakalım mı? Başka bir sistem mi icad edildi de bizim haberimiz yok? Adına ne dersen de; bu, “Kapitalizm” gerçeğidir.”, “Kapitalizmin her boya, kiloya, yaşa-başa göre çeşitleri vardır!” diyor ve kurtuluşun adresini AB olarak gösterip “Tek Yol Kapitalizm” diye bağırıyor.
*M. Nedim HAZAR “Robotop” adlı yazsında bunca mesele dururken “ Dünya Kupası”nın maçlarını “hararetle tartışmamızı” istiyor ve “kahramanlar”ını “futbolda arıyor:
“Bilmem kaç gün oldu Dünya Kupası finalleri başlayalı. Söyler misiniz, kaç maçı ertesi gün hararetle tartışır buldunuz kendinizi? Ya da kaç hareket var aklınızda kalan; şöyle sizi hayran bırakan, izlemeye doyamadığınız. Maçların en güzel golleri hep uzaktan vurulanlar. Akıl dışı bir hız yahut falso ile kaleciyi avlayan goller! Galiba bundan sonra da böyle olacak ve zoraki kahraman çıkarmaya çalışacağız.”
*Etyen MAHÇUPYAN ise “Parlamentolar Tarih Yazamaz” başlığındaki bildirisinde “Bu nedenle diğer ülkelerde siyaset üzerinden tarih üretilmesini istemeyen bir devletin kendi elini tarihten uzak tutması basit bir tutarlılık meselesi. Ne var ki Türk Tarih Kurumu tam da bunun aksini yapıyor, devlet memurları haline getirilen akademisyenlere tarihsel metinler yazdırılarak, ‘tarih’in yeniden inşa edildiği sanılıyor.”, “Öte yandan durumun simetrik olmadığını görmekte yarar var... Bunun nedeni Ermeni tarihçilerin resmî ideoloji dışında çok sayıda çalışma yapabilmesi, ama bunun Türkiye tarafında karşılığının olmamasıdır. Bugün kendilerini ‘milliyetçi’ addeden Ermeni tarihçiler bile Ermeni çetelerinin 1918’de yaptıkları katliamı bütün açıklığıyla anlatmak zorundalar. Aksi halde onların 1915 yılına ait söyleyeceklerinin hiçbir güvenilirliği kalmaz.”, “Hele Lyon’daki Komitas anıtını ‘soykırım anıtı’ olarak adlandırıp, sonra da niçin bir Atatürk anıtına hâlâ yer bulunamadığını sormanın bizzat kendimizi aşağılamak olduğunu anlamamak ne acı... Böyle bir eşitlemenin insanların aklına sadece ‘faille mağdur’ mukayesesini getirdiğini, artık anıtların idolleri kutsamak için değil, insaniyet adına dikildiğini nasıl göremiyoruz...” derken kendisi tarih yazıyor(!) ve sözde Ermeni soykırımı ile ilgili şu iddialarda bulunuyor:
Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Tarih Kurumu’na sahte belgeler düzenlettiğini, Türklerin güya Ermenileri önce katlettiğini(1915) bunun üzerine Ermeni çetelerinin oluştuğunu(1918) ve en son olarak da Lyon’daki Komitas(Ne demek bu acaba, “çeteciler” olmasın?!) anıtının sözde “soykırım anıtı” olmadığını aynı yere Atatürk’ün anıtının dikilmesini isteyen Türklerin ancak kendilerini aşağılamış olacağını, çünkü bunun akla yalnızca faille(Türk milleti) mağdur(Ermeniler) karşılaştırmasını getireceğini savunuyor bu milliyetçi-muhafazakar Türk gazetesinde!!!
*Tam “Ne oluyor, nasıl!?” derken Cem KIZILTUĞ’un aynı sayfanın tam ortasında bulunan karikatürü açıklıyor her şeyi:
Üstte büyük bir “Bilderberg” çarkı, onun hemen altında ondan daha küçük “Türkiye” çarkını o büyük çarka uyuşturmaya(entegre etmeye) çalışan karanlık bir kişi…
Gazetenin diğer sayfalarına bakmıyorum bile…
Ama Hilmi YAVUZ’un belirsizlikler ve olmayanlar üzerine kurulu ve vehimlerle dolu yazısında (…kim bilir kaçıncı kez, …katılmış görünüyor, …herhangi bir ipucu da vermedi, …Milliyet, yayımladığı bir düzeltmede Adonis’in bu sözlerinin yanlış çeviriden kaynaklandığını belirtip özür diledi... Yanılmıyorsam... Cevat Çapan ve Özdemir İnce imdadına yetişip Adonis’in böyle lakırdılar etmediğini belirtmişlerdi, … sayın şair Adonis’in önce söylediği öne sürülen, sonra yalanlanan ifadesinde dile getirildiği gibi) ağızdan çıkart(tır)ılan İslam’da reform baklasının aslını astarını ve şu [3] ve şu [4] yazılarda okuyabilirsiniz:
Bir ev sahibi olarak sizler de, ZAMAN’ın “YAVUZ hırsız”ın ZAMANı olduğuna şimdi inandınız mı?
Links:
[1] http://sourtimes.org/show.asp?t=hilmi yavuz&kw=&a=&v=&p=1
[2] http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&trh=20060630&hn=296572
[3] http://www.akademi.nl/sayi11/Gundem1.htm
[4] http://www.akademi.nl/sayi11/Gundem2.htm