Bilindiği üzere “sol” kavramı fakirlerin, sömürülenlerin hakkını savunan, baskıcı yönetimlere karşı alternatif olarak ortaya çıkan fikri ve siyasi oluşumları ifade eder. “Sağ” kavramı ise var olan statükoyu korumayı kaygı edinen, kapitalist eğilimli, tüketim üzerine kurulu fikri ve siyasi oluşumları ifade eder.
Ne yazık ki ülkemizde “sol” kavramı “dinsizlik” ile “sağ” kavramı da “inanç” ile klasik koşullanma yoluyla özdeşleştirilmiştir. Böylece İslamcılar sol söylemlere kulaklarını tıkamış, “din elden gitmesin” diye sağ söylemlere sığınmışlardır. Dine karşı olduğunu savunan birçok topluluk da bunu ifade etmek için kendilerini solcu olarak nitelendirmişlerdir.
Ne var ki İslam mesajı, her ne kadar İslam dinini bir kavramın süzgecinden geçirerek okumak yanlış ise de, sosyal adaleti savunarak ezilenleri koruması ve büyük bir devrim gerçekleştirerek zengin fakir arasındaki farklılaşmayı ortadan kaldırması açısından daha çok sol kavramına yakın bir mesajdır.
Tarihte sosyal adalet temelli tek devleti kuran ve sahip olduğu değerler sistemiyle zengin ve fakir arasındaki farklılaşmayı ortadan kaldıran siyasi yapının ilham kaynağı İslam dinidir. Zira Hz. Ömer döneminde zekât verilecek kimse bulunamaması bilinen tarihi bir gerçekliktir.
İslam dini sahip olduğu inanç, bilgi ve mülkiyet değerleri açısından her şeyi göreceleştiren dinamik bir yapıdır.
Tek hükmeden Allah’tır, o halde hiçbir hükmedenin hükümranlığı mutlak değildir.
Tek bilen Allah’tır. O halde hiçbir bilenin bilgisi mutlak değildir.
Mülkün tek sahibi Allah’tır. O halde hiçbir mülk kullanım dışında kimseye ait değildir.
Günümüzde birçok aydın mutlakıyetçi önyargılarından ötürü, İslam’ın mutlakıyetçi olduğunu ileri sürmektedir. Oysaki İslam dini bireysel özgürlüklerin ve hoş görünün had safhada olduğu bir toplumsal yapı öngörmektedir. 10. yy İslam medeniyetinin yapısı incelendiğinde bu yapıyı açıkça görmek mümkündür.
Günümüz İslam dünyasındaki siyasal yapı içler acısıdır. Dini sömürü ile iktidara gelenler kendi menfaatleri dışında hiçbir değeri kaygı edinmemektedirler. Bir taraftan yakın çevrelerindeki muhafazakârlara devlet kaymağından tattırırlarken diğer taraftan hak eden muhafazakârlara hak ettiklerini objektiflik adına lütfetmemektedirler. Bu trajikomik olgu tıpkı iki zencinin beyaz olmak için mücadelelerini anlatan şu fıkraya benzemektedir:
“İki zenci beyazların zencilere olan insanlık dışı yaklaşımlarından oldukça bunalmış durumdadır. Bu durumdan kurtulmak için beyaz olmaya karar verirler ve yaptıkları araştırma sonucu bunun ancak sihirli bir halkanın içinden geçerek mümkün olduğu bilgisine ulaşırlar. Ancak sihirli halka ancak biri diğerinin sırtına bindiğinde ulaşabilecekleri yüksek bir yerdedir. Aralarında kararlaştırırlar: Önce biri diğerinin sırtına binecek ve halkadan geçerek beyaz olacak, sonra zenci olarak kalan beyaza binecek ve o da beyaz olma mutluluğuna erişecektir. Sonuçta biri diğerinin sırtına binerek halkadan geçer, zenci kalan hadi sıra bende der beyaz olana. Beyaz: ‘Hadi oradan pis zenci’ diyerek arkadaşını tanımaz.”
Bu fıkra ülkemizdeki İslamcıların güdük siyasetlerini çok iyi tasvir etmektedir. Artık halk da sağdan soldan tükenmişliğin, yitirilen geleceğin farkına varıyor ve onlar da sadece menfaatlerini düşünmeye başlıyor. Tüketim değerleri toplumun en alt kesimlerini bile hâkimiyeti altına almış durumda. İnsanların inançlarını bile tüketim pazarına çıkarırsanız sonuçta olacak olan kültürel şizofrenidir. Bunun da sonucu kültürel intihardır.
Okullarımızda sınav kazandırma kaygısı ötesinde hangi insani değerlerden söz edilmektedir? Herkesin şikâyetçi olduğu, insanların bile tüketim değeri olarak görüldüğü programlar neden herkes tarafından izlenmektedir?
Ülkemizin, neden, hiç olmazsa eğitim alanında, gençliği topluma ve statükoya entegre olmuş, insanı özünde bir ağaç olarak görüp onu yaş iken eğerek ömrü boyunca sırtındaki kamburla yaşamasına neden olan, her yerde eğilip büzülen, kendine güvensiz, her şeye eğilerek emredersiniz diyen bir insan modeli yetiştirme çabası dışında bir tane olsun doğru düzgün politikası yoktur?
Netice olarak ülkemizdeki güdük siyaset komedisinin son bulması için insani olanı kaygı edinen yeni açılımlara ihtiyaç olduğu aşikârdır. Her ne kadar başka medeniyetlerin tecrübesinde oluşmuş kavramlardan kendi değerlerimizi süzmek doğru olmasa da, var olan modern paradigma ve ülkemizin sosyal ve siyasi yapısı içinde konuşursak, belki de bu açılımlardan en önemlileri İslami sol söylemleri savunan siyasi hareketler olacaktır.