"Yazık, kabiliyetlerinin fazlasıyla farkında olan genç Hıristiyanların Arapça dışında herhangi bir dile veya edebiyata dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar Arapça kitapları büyük ve bir hırsla okuyup inceliyorlar. Kütüphaneleri bu tür kitaplarla dolu. Ve her yerde Arap irfanına ait ifadeleri şarkı gibi söylüyorlar. Ama Hıristiyan kitapları söz konusu olduğunda bu tür eserlerin kendi fikirlerince değersiz olduklarını söyleyip küçük görücü bir edâ ile karşı çıkıyorlar”
(Piskopos Alvaro, 854 yılı).
Okuduğum ve edindiğim bilgilere göre Avrupa’nın ileri gelen birçok büyük ve ünlü Katolik kilse arşivlerinde “mozarap” adı verilen Katolik din adamlarının kaleminden çıkmış Arapça yazılı yüzlerce metin, mektup ve hatırat bulunmaktadır. Ernest Nys, Roberto F. Retamar, Bartolome de Las Casas, Jacques C. Rısler, Philippe Wolfe, Jose Ortega y Gasset ve niceleri bu bilgiyi doğrulamaktalar. “Modern Düşüncenin Doğuşu” üzerine Türkiye’de birbirinden değerli çalışmalara imzasını atmış, en geniş anlamda İspanyol kaynaklarını kullanma yeteneğini göstermiş ve bu anlamda tek araştırmacı olan Cemal Bâli Akal bu hususta şöyle der:
“Müslüman İspanya’nın Hıristiyan aydınları, yoğun bir düşünsel ve kültürel hayatın cazibesine kapılmışlardı. Dini işlevlerinde Latince'yi kullanmak zorunda olsalar da, kültür dileri Arapça'ydı. Henüz dini kinlerin yeşermediği yarımada çok kültürlü yapısını kuzeydeki Hıristiyan topraklara taşıyor, Mozaraplar buradaki manastırlarda görev alıyorlardı. Buna karşılık Hıristiyan krallar da, geleceğin egemenleri olacak veliahtları, eğitim yapmaya Müslüman üniversitelerine gönderiyorlardı. İşte Katolik İspanyol egemenliğini her türlü kaygının önüne çıkaran emperyalist düşünürlerin görmezden gelmeye çalıştığı şey bu gelenektir: Avrupa Ortaçağı’nın Müslüman ve Musevi uygarlıklardan soyutlanamayacak bir dönem olması. Ve Hıristiyanlığı seçmek zorunda bırakılan birçok Müslüman ve Musevi'nin fiziksel varlığıyla beslenmiş liberal bir kültürün zenginliği”(1).
Akal’ın bu yazdıklarının altına imzamızı atmakta biran bile olsun tereddüt etmeyelim. Gerçekten de oldukça titiz ve dikkatlice seçilmiş kavramları kullanmıştır Akal. Çoğu İslami aydın ve düşünür “Endülüs” derken “alınlarını secdeden kaldırmayan bir ümmet” tasarlar veya hayal ederler. Bu yüzden Akal’ın “liberal” bir kavramı tercih etmiş olması oldukça dikkate değerdir. Endülüs’te din, yani İslam, bir kimliğe ve daha ziyade kültürel bir kimliğe dönüşmüştü. Ne körelmiş bir olgu olarak iktidarın tekelindeydi, ne de samimi bir inanç olarak toplumun. Din gayet iyi harmanlanmış bir alt kimlikti, ki bunun üzerinde bugün bile çok sayıda Batılı olgunun köklerini içinde barındıran zengin bir kültür sofrası açılmaktaydı. Rönesans’ı besleyen kaynak buydu; bütün karşı çıkmalara ve dışlayıcı açıklamalara rağmen.
Endülüs Emevileri'nin son dönemlerinde bu yarımadada artık herkes okuma-yazma biliyordu. Bu gerçeğe modern Batı ancak son 50 yılda ulaşabilmiştir. Okur-yaralık oranının toplumun bütün katmanlarını içine alması sadece Müslümanlara özgü bir gerçek değildi. Aynı gerçek Hıristiyan ve Museviler içinde geçerlidir. Çok daha sonraki döneme ait, 1601 tarihli Messire Philippe Champagne’ye ait mektuplarda şöyle bir açıklama yer almaktadır:
“Önde gelen tanınmış Portokezli bir Yahudi, IV. Henri’ye (kral’a) elçi Philippe de Canaye kanalıyla: “Eğer Fransa Kralı bana ulusumdan 50.000 kişi için bir oturma izin verirse kendilerine yukarıda sözünü ettiğim kadar (yani 50.000) bilgili ve kültürlü insanları Fransa’ya taşıyacağım” demişti” (2).
Günümüzde bile bir ülkede 50 bin kişilik bir bilgin bulmak olanaksız olmasa da, zordur. Zira, “bilgin” okuma-yazma bilmenin ötesinde düşünsel bir etkileşimde bulunabilen, ilmi çabası bulunan, filozof, araştırmacı, ilahiyatçı ve her şeyden önce düşünce insanı karşılığını verdiğine göre, XI. Yüzyıl Endülüs’ünden ta XVII. Yüzyıla kadar uzanan bölgedeki kültürel zenginliği ve potansiyel insan kaynağını düşünün?
Daha 854 yılında Piskopos Alvaro Avrupa, genel anlamda Hıristiyan gençlerinin durumunu üzülerek şöyle anlatmaktaydı:
“Müslümanların kutsal hükümlerini incelediğimiz ve felsefe sistemlerini öğrenmek için onların bazı toplantılarında bulunduğumu ve bunu da onların yanlışlarını red maksadıyla değil, ancak dillerinin son derece yumuşak, edebi ve çekici güzelliği için yaptığımız halde İncil’i okumayı ihmal ediyoruz. Kutsal kitabımızı incelemeye dalmış, Latin büyüklerinin eserlerinden birisine göz atıp zaman harcayan bilgili bir adamı şimdi nerede bulabiliriz? Bol sözlü, nazik tavırlı Hıristiyan gençlerimiz elbiseleri ve (at) arabaları ile gösteriş yapmakta ve yabancıların ilimleri ile şöhret kazanmayı iyi bir meziyet saymaktadırlar. Arab’ın fasîh ve süslü dili ile başları dönmüş bir halde, Müslümanların kitaplarını hevesle müzakere ediyorlar ve içindekileri hırsla yutuyorlar. Bunlar kilise edebiyatından hiçbir şey bilmezken, İslamî eserleri yaldızlı sözlerle medhedip duruyorlar”
“Bugün kutsal metinlerin Latince tefsirlerini (suyunun suyunu) okuyan ve rahiplik mesleğine mensup olmayan bir kişi nereden bulunabilir? İncilleri, havarileri araştıracak kimse kaldı mı? Yazık, kabiliyetlerinin fazlasıyla farkında olan genç Hıristiyanların Arapça dışında herhangi bir dile veya edebiyata dair hiçbir bilgisi yoktur. Onlar Arapça kitapları büyük ve bir hırsla okuyup inceliyorlar. Kütüphaneleri bu tür kitaplarla dolu. Ve her yerde Arap irfanına ait ifadeleri şarkı gibi söylüyorlar. Ama Hıristiyan kitapları söz konusu olduğunda bu tür eserlerin kendi fikirlerince değersiz olduklarını söyleyip küçük görücü bir edâ ile karşı çıkıyorlar” (3).
Bu satırların yazıldığı dönemden 11 yüzyıl geçtikten sonra Piskopos Alvaro’nun tarif ettiği konumda şimdi Müslümanların olması ne kadar düşündürücü.
Endülüs’ün açtığı ortamda Hıristiyan Ortaçağında yoğun bir Mozarap oluşum yaşandı. Mozarap veya Mozarabes (Moz-Arabes) “Araplaşma” anlamına gelmektedir. Bütün bir Ortaçağ Avrupa’sının “Batılılaşma” serüveni “Mozarabes” olmak, yani Araplaşmaktan geçiyordu. Burada Araplaşmak, bütün Müslümanların beslendikleri zengin kültürden beslenmek, güçlü ve egemen bir kimliğin temsilcisi olmak demektir. Araplaşmak, İslam’ın ortaya çıkardığı kültürel mirası kendini korumak, muhafaza etmek ve bu sayede çağa ayak uydurarak ayakta kalmak demektir. Dini kimliğine, inancına ve hayat tarzına bakılmaksızın yüksek bir uygarlıktan beslenmektir. Mozaraplık sadece Endülüs’teki Hıristiyan kesimi kapsamıyordu. Kilise dışı Batı aydınları düşünce anlamında bu kimliğe daha yakındılar. Bu kimliğin İslam’la sıkı temasta olduğu İspanya, Fransa, İtalya dışında Londra ve Almanya’da da entelektüel anlamda etkin olduğu bir gerçektir.
Araplaşma olgusu sadece düşünce de değil, aynı zamanda ve belki de yoğun bir biçimde giyim-kuşamda, müzikte, günlük sosyal yaşamda, mutfakta, edebiyatta, özellikle de şiir, hikaye ve öykü yazınında, eğlencede, tarımda, ticarette ve hatta parada kendisini göstermektedir. O dönemde İspanya’da kesilen paralar üzerinde Hıristiyan yöneticilerin Arapça kullanması çok olağan bir durumdu (4). Ancak bütün bunlar bizim burada konumuzun dışındadır. Bizi ilgilendiren Batı’da, özellikle de rahiplerin dini mesajlarında, konuşmalarında, mektuplarının sonunda yer alan sadece bir kelimedir: “İnch Allah”.
Mozarap metinlerinin bir çoğunda bu kelime geçmektedir. Saint Jean rahipleri bu kelimeyi sıkça ve yoğun olarak kullanıyorlardı. “Inch Allah” yazılışından da belli olduğu gibi Müslümanların sıkça kullandığı ve adeta neredeyse artık günlük yaşamda bir ağız alışkanlığına dönüştürdükleri İslami bir terim olan “İnşallah”ın Latince'ye uyarlanmış biçimidir. Ciddi anlamda bir araştırma yapılırsa yüzlerce İslami terimin ve ibarenin bu şekilde Latin dillerine ve onu konuşanların yaşamına girdiği ortaya çıkacaktır. Örneğin Saint Jean rahipleri “Ad Laudem Dei” derlerdi. Bu dini ifade sözcük olarak Latince’dir. Ancak ifade biçimi İslami bir nitelik göstermektedir ve karşılığı “Tanrıya hamd ederiz”dir. Dinsel terminolojinin dahi bu denli etkilendiği Batı dünyası üzerinde bir İslami kültürel baskısının olmadığını var sayan ve Batı’yı ancak kendi kendini inşa sürecinde refaha eren ve başlı başına katışıksız bir uygarlık olarak gören modern anlayış kuşkusuz bu gerçeği safdışı etmekten yanadır. Çünkü bu anlayış ancak bu şekilde Rönesans’ı bütün bir dünyanın aydınlanmasının başlangıç noktası haline getirebilmekte ve Batı düşüncesini salt ve doğruya varışın gerçek yolu olarak sunmaktadır (5).
Bazı rahiplerin, Hıristiyan kesimin ve hatta Musevilerin dilinde “İnch Allah” güncel konuşma dilinin en basit bir temenni ifadesine dönüşmüştür. Bir isteğin Allah tarafından gerçekleştirilmesini temenni eden bu İslami tabir belki çoğu zaman kullanıcılarının dahi içerik anlamda farkında olmadıkları bir ifadeydi. Ama egemen kimliğin getirmiş olduğu avantaj ister istemez yönetimindekilere ve çevresindekiler kendi kavram ve söylemlerini bir biçimde dayatmaktadır. Tıpkı, bugün milyonlarca izleyicisi olan futbol fanatiklerinin anlamını bilmedikleri halde “oley, oley” çektikleri gibi. “Oley”, İspanyolca bir tabir olup, bir çeşit “Tanrıyı alaya alma” biçimidir. Bu tabir yine Endülüs’te doğmuştur. Ancak “Reconquista” (yani İspanya’nın Müslümanlardan arındırıldığı süreçte) Müslümanların “Tanrı”sını alaya almak için kullanılmaktaydı. Ama, günümüzde bu kavramı kimse bu biçimde kullanmaz. “Oley” anlamı dışına çıkarak bir eğlencenin sözlü ifadesine dönüşmüştür. İşte bu bir şeyi oluşturan kurucu bakışın, egemen söylemin bıraktığı etkidir. “İnch Allah” da Ortaçağ Batı’sında yaşayan kalabalıklar için kuşkusuz böyle bir anlama sahiptir.
Bu yazıyı okuyanların “vay be biz neymişiz” tarzında geçmişe dönük hayale kapılıp o ihtişamlı günlerin hasretinde bayat dinsel ve duygusal sömürü edebiyatı yapmalarını hiç tavsiye etmem. Aksine bu insanların aynı ihtişamı yeniden ortaya çıkarabilecek güce, zekaya, inanca ve çabaya sahip olduklarını gayet iyi biliyorum. Tek sorun nereden ve nasıl başlamaktır. Bunun içinde bizi ezik kimliğimize sıkıca bağlayan düşünce ve anlayışlardan kurtulmamız gerekmektedir. Bu ezik bilince içinde debelenip durduğumuz son birkaç yüzyıllık İslami kimliğimiz ve bu kimlik içinde taht kurmuş "kutsallarımız" da dahildir. Çünkü bu ezik kimlik bilinci çağdaş Müslümanlar için gerçek ilahi öğretinin ta kendisine dönüşmüş, adeta dinden öte din, İslam’dan öte İslam olmuştur. Var olmak için birçok şeyi, gerekirse her şeyi yıkmanın zorunluluk olduğunu bize bizzat dinin kendisi öğretmektedir. O din, yaşıyor gibi gözüken aslında yaşam küllerinin altında kararmış bir köz halini almış, ancak üzerine taze solukların üfürülmesini bekler durmaktadır. Ve bu köz şayet tutuşturulursa, ateş düştüğü yeri yakacaktır.
Dipnotlar:
(1). Akal C. B, Modern Düşüncenin Doğuşu: İspanyol Altın Çağı, Dost, Ankara 2003, s. 47.
(2). Üsdiken B, “Pera’dan Levantines, Marranes ve Yabancılar”, Avrupalı mı Levanten mi? Kitabı içinde, Yay. Haz: Yumul A. – Dikkaya F., Bağlam, İstanbul 2006, s. 77.
(3). Karlığa B, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera, İstanbul 2004, s. 149-150.
(4). Bu konularda ülkemizde yazılmış eserler için bkz. Şeyban L, Reconquistra: Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İz, İstanbul 2003; Bedevî A, Batı Düşüncesinin Oluşumunda İslam’ın Rolü, Türkçesi Tan M, İz, İstanbul 2002; Chikh B, “İslam Tarihinde Eğitim-Öğretim Kurumları”, Türkçesi Yazıcı N, AÜİF Dergisi, Ankara 1988, c. XXX, s. 279-285; Gabrieli F, “İslam Medeniyetinin İlmi ve Edebi Tesirlerinin Batı Avrupa’ya İntikali”, İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, Türkçesi Kutluer İ, IV, Kitapevi, İstanbul 1989, s. 423-461;
(5). Bu konuda geniş bilgi için bkz. Avicenna Latinus, Hazırlayan: Simon Van Riet, Leyden 1968. Giriş kısmında “İnch Allah” kavramı hakkında bilgiler sunulmaktadır.