Tarih bir çeşit hasat toplama işlemidir. Tıpkı insanlar gibi düşüncelerde tarihten topladıklarıyla beslenmek zorundalar. Ancak Çağdaş Türkiye ve Doğu Müslüman toplumlarında yaşanan düşünce akımlarına, inanç ve davranışlarına baktığımız zaman kötü birer hasat toplayıcıları oldukları bir gerçektir. Toplanan hasat verimli olmayınca Doğu toplumlarının yüzyıllık düşünce darlığı, kısırlığı, yapaylığı ve çok daha acıklısı yaşamsal özürlüğü de kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Resmi tarih tezinin dayattığı, buna karşı çıkan görüşlerinse takındığı bütün olumsuzluklara ve farklı açıklamalara karşılık Çağdaş Türkiye ve Osmanlı’ya bağlı Doğu Müslüman toplumlarının tarihlerinin son yüzyıllık serüveninin temelleri kimimiz için “kutsal”, kimimize göre de “kızıl sultan” kabul edilen Abdülhamit zamanında (1876 – 1908) atılmıştır. Atatürk dönemi Türkiye’nin izlediği 15 yıllık politika dışarıda tutulursa Türkiye ve Osmanlı’dan kopan Kuzey Afrika ve Ortadoğu Arap toplumları günümüze kadar kötü birer Abdülhamitçi olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Türkiye’nin son 60 yılına damgasını vuran Laik, Demokrat, Milliyetçi ve Ilımlı İslamcı yöneticilerin, partilerin ve siyasi akımların tamamı Abdülhamitçi bakışın birer parçaları olmanın dışına çıkmamışlardır. Hatta o denli ki Türkiye’deki dini, düşünsel, sosyal ve ekonomik yaşam dahi bu bakış açısından devşirilmiştir denilebilir. Böyle bir yargıya varmamız aşağıda açıklayacağımız gerekçelerden dolayıdır. Atatürk dönemini dışarıda bırakmamızın nedeni bizzat Atatürk’ün izlediği siyasi söylemin farklı oluşundan ileri gelmektedir. Her şeyden önce Mustafa Kemal, Abdülhamit’in dışladığı bir kanadın ve yasakladığı bir düşüncenin içinden çıkmıştır. İkincisi Atatürk’ün devrimci oluşu ona farklı düşünmesi için bazı yetenekler kazandırmıştı. Örneğin, Batı’yı bir zorunluluk olarak benimsemiş, tarihsel olarak asla kabul etmemiştir. Üçüncüsü düşüncelerini siyasal olguların içinde gizlemiştir. Dördüncüsü devlet kurucusu sıfatı ona bazı konularda dezavantaj sağlamıştı. Beşincisi açılabilecek hiçbir dünya yoktu ve Atatürk dönemi Türkiye’si dünyada tek başına bir ada gibiydi. En fazla güvendiği İran’daki Kaçar yönetimi ve İranlı Türk aydınları da İngilizler tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Zira, 1923 yılında Türkiye bir Türk devleti kimliği ile ortaya çıkınca ve başarısını pekiştirince, İngilizler Doğu’da iki Türk devletinin varlığından rahatsız olarak Bolşevik yönetimini tanımadıkları halde Sovyetlerle gizlice işbirliğine gitmiş, 1925 yılında İran’da Kaçarların yönetimine son vererek burada İngiliz ve Sovyet destekli Pehlevi yönetimini kurmuşlardı. Bunun üzerine Atatürk, İran’da tekrar bir darbe yapıp yönetimin Türklerin eline geçmesi için çaba göstermişse de o zamanlar Paris’te bulunan Ahmet Şah’la yapılan gizli görüşmelerden bir sonuç alamayınca ve yapılacak darbe girişimine de bir meşruluk kazandıramayacağından bundan vazgeçmiştir. Ayrıca bir ada gibi Türkiye’nin kendi olanaklarıyla gelişmesi de imkansızdır. Çünkü Türkiye, bir Japonya değildi. Dünyanın ta merkezinde yer alıyordu. Her bakımdan Doğu ve Batı’daki etkileşimleri yakından hissediyordu. İkincisi Atatürk döneminde Türkiye’nin elindeki insan kaynağı neredeyse tükenmişti. Mevcut kaynaklar aşağıda anlatacağımız gibi Abdülhamitçi bakışın bir köşesinden tutunup varlıklarını sürdürenlerdi. Atatürk’ün çevresindekilerden birçoğu dahi aynı düşünceyi paylaşıyordu. Kazım Karabekir kanadının erkenden tasfiye edilişinde bu vardı. İsmet İnönü dahi yönetici kişilik açısından Abdülhamitçi bakışa sahipti. Örneğin laiklik Atatürk döneminde fikri ve idari bir söylem olarak benimsendiği halde, sosyal bir olguya dönüşü İnönü zamanında olmuş ve bir süre sonra ifrat-laikliğe dönüşmüştür. İnönü’yle birlikte laikler ise, Abdülhamit döneminin idarecilerine, laik aydınlar ise Yeni Osmanlıcı düşünürlere benzemişlerdir. Yine bu laikliği benimsemeyenler Abdülhamit döneminde temelleri atılan farklı akımların savunucuları haline gelmişlerdir. Bütün bunlar o denli karmaşık ve birbirlerine ince ipliklerle örülmüş olgular ki, bütün ayrıntılarına varacak kadar bu makale kapsamında irdelenmesi olanaksızdır. Ben bu yazıda sadece Çağdaş Türkiye’de ve bir ölçüde Doğu Müslüman toplumlarında İslamî söylemin kaynağını tartışacağım.
“Haksız” Sultan Sen Çok Yaşa
Abdülhamit tahta çıkacağı sırada Servet-i Fünün dergisi sahibi Ahmet İhsan parlak kağıda basılmak üzere divan-i celi harfleriyle dizilmiş bir cülüsiye hazırlamıştı. Yeni padişahı parlak ve yaldızlı sözlerle selamlayan cülüsiye metinin bir yerinde “vel-istihkak” (“hak ederek” veya “meşru olarak” anlamında) sözcüğü yanlış diziliş yüzünden “ve lâ istihkak” (“haksız olarak” anlamında) olarak gitmişti. Bu boynu ipe götürecek yanlışlık dönemin sansür komisyonunun da gözünden kaçmıştı. Şans eseri cülüsiye metini ciltlenirken birinin gözüne takılmış, derginin bütün çalışanları “Allah bizi korudu” diyerek bir ömür boyu şükür duası okumuşlardır. Yüzlerce cildi bulan cülüsiye ise ateşe atıldı. Bu yanlış dizilmiş cülüsiye metni Abdülhamit’in tarih içindeki kişiliğine yakıştırılacak bir sözcüğe dönüşecekti. Anlaşılan Servet-i Fünuncular bir yanlış yapmışlardı, ama kader yanlış yapmaz. Ancak her şey kontrol edilemezdi. Nitekim edilmiyordu da. Bir yazıda “şevketlü Abdülhamid” dizgisinde iki harf düştüğünden “şu kötü Andülhamid” yıkmıştı. Yine “leyle-i mesude” (mutlu gece) ibaresi “leyle-i müsevvide”ye (mutlu karanlık) dönüşmüştü. Bunlar bugün bize bir fıkra gibi gözükebiliyor, ama o dönemde bu hatalar can yakıyordu. Abdülhamit Osmanlı tahtına bir dizgi hatasından dolayı “haksız” sultan olarak çıkmıştı.
Defolsun Terakki, Yaşasın İttihat
Abdülhamit başa geçtiğinde Osmanlı Tanzimat havasını sürdürmekteydi. Tanzimat’ın sloganı “terakki” idi, yani gelişim. Bütün sorunların temelinde yatan şeyin geri kalmışlık olduğu düşünülüyordu. Terakkinin ideolojik temelleri de hazırlanmıştı. Yeni Osmanlıcılık akımı hep bunu savundu. Anayasa ve anayasal hükümdarı olacak Abdülhamit bu söylem eşliğinde arz-ı endam etmeye başlamışlardır. Ama Abdülhamit iş başına gelince durum değişti. Abdülhamit parlamento ve anayasayı asla kaldırmadı. Teoride ikisi de Abdülhamit’in yönetiminin sonuna kadar varlıklarını korudular, ama pratikte ikisinin de hukuki bir niteliği yoktu. Aksine gerek anayasa, gerekse parlamento birer dayatmaydı. Halk iradesine dayanmadığı şöyle dursun, Osmanlı tebaası böyle bir şeyin ne anlama geldiğini dahi bilmiyordu. Abdülhamit “terakki” sloganını bir tarafa attı, onun yerine “ittihat” sloganını getirdi. Terakkiciliğin çöküşü 1875 iflasına, siyasi arenada Osmanlının İngiliz ve Rusya rekabetinde götürdüğü dengeli politikaların çöküşüne ve Müslüman toplumun tümden fakirleşmesine, her alanda devletin Avrupa’dan bağımlı hale gelmesine bağlanmaktadır. Buna karşılık Abdülhamit “ittihat” söylemleri eşliğinde özlemlerin bir gün gerçekleşeceği hayali bir dünya kuracaktı. Bu hayali dünya bugün bile yaşamaktadır.
Abdülhamit yetenekli biriydi. Her şeyden önce tam bir siyasetçiydi. Abdülmecit ve şizofren V. Murat dönemlerinde her şeyi dışarıdan bizzat gözlemlemişti. Kişisel yeteneği asla inkar edilemezdi. Oldukça tutucuydu ve eli sıkıydı. En cimri Osmanlı padişahı olarak ün yapmıştır. Zaten kendisine de içi boşaltılmış bir hazne bırakılmıştı. Rüşvet Doğu devletleri için her zaman bir illet olmuştur. Osmanlı da bu çarkın kurbanıydı. En ihtişamlı dönem olan Kanuni zamanında bile rüşvet yönetimin süsüydü. Fuzulî “rüşvetsiz selamın bile alınmadığını” söyler. Zira bazı ulema Osmanlının çöküşünü Kanuni dönemine kadar götürmekteler. Son dönemlerde ise bu normal bir hal almıştı. V. Murat kısa sürelik yönetimi sırasında Ermeni ve Rum sarrafına 1 milyon altından fazla borcu vardı. Tabii, sarraflarda bunu kendi lehlerine bir takım yatırımlara dönüştürüyorlardı. Ama Abdülhamit böyle değildi. Şehzadeliği sırasında 100 bin altın biriktirmişti. Yönetime gelince de devlet harcamalarına çok dikkat etmiştir. Bunun dışında farklı kişiliği de kendisini belli ediyordu. Yaralı askerleri hastanede ziyaret eder, donanma ve ordu komuta heyeti ile beraber yemek yer, bazen de onların huzurunda ayakta saatlerce nutuk söylerdi. Halkın arasına karışır, cemaatle birlikte namazlarını kılardı. Halk tarafından çok sevildiği bir gerçekti. Hep dindar, adaletli ve akıllı bir hükümdar olarak tebaa tarafından sevilip sayılmıştır. Özel yaşamını ise gözlerden ve kulaklardan uzak tutmuştu. Gerektiğinde geceleri viskisini yudumlamış, metres edinmiş ve piyanoda Batı eserleri çalmıştır. Ancak bütün bunlar sarayın duvarları arasından dışarı çıkmamıştır.
Abdülhamit’in sürdürdüğü ittihat anlayışı kuşkusuz ittihat-i İslam’dan öte bir şey değildir. Ancak onun pan-İslamizmi gereğinden fazla abartılmıştır. Zira onun İslam anlayışı bir bastırma unsuru olmuştur. Öte yandan siyasal İslamcılığın doğuşuna eşlik eden bu gelişmeler oldukça karışıktır. Nitekim bu karmaşa bizzat Abdülhamit zekasının ürünüdür. Dini açıdan Osmanlı toplumu Abdülhamit öncesi, Abdülhamit dönemi ve sonrası olarak ikiye ayrılabilir. Sanıldığının aksine Osmanlı toplumu dini açıdan pek tutucu değildi. Dini baskının olduğu dönemler I. Selim zamanında bile Osmanlı Müslüman toplumu dini uygulamalarda oldukça rahattı. Oruç tutmayanlara ve namaz kılmayanlara karşı bir devlet baskısı söz konusu değildi. Ancak camii Osmanlı toplumunda yegane umumi mekan olduğundan tebaaca en sık uğrak alanıydı. Zira halk iyi ve kötüyü burada duyuyor, burada dertleşiyor ve burada deşarj oluyordu. Kahvehanelerin Osmanlıya girişiyle de ikincil bir konuma itilecekti. Zira, Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra kahvehaneler birer kültür merkezi haline gelmişti. Kapanan Bektaşi dergahının okuma yazma bilen yüzlerce temsilcisi buralara takılarak topluma yönelik fikri paylaşımlarda bulunuyorlardı. Cumhuriyetin başlarına kadar kahvehaneler bu özelliklerini koruyacaklardı. Bir çeşit kıraathane görevini üstlenen kahvehaneler gelenekçi Osmanlı tipinin değişimini sağlayan ilk toplu mekânlardı. II. Mahmut sonrasında bu kahvehanelerde devletin siyasi, ekonomik ve kültürel sorunlarını tartışan bir kesim yetişmeye başladı. Kahvehaneler o deneli önem arz etmeye başlamıştı ki çok sayıda siyasi örgüt buraları kendi ham deposu olarak görüyordu. Hatta Masonluk bile. Aydınlar Abdülhamit’in en sevmediği kesimdi. Memurların ve aydınların kontrol altına alınması için sultan ülke çapında geniş çaplı faaliyet gösteren bir istihbarat ağı oluşturmuştu. Sultanın ideolojisine hizmet eden aydın kesim için ise yasaklı ve doğru sözler diye geniş bir liste oluşturulmuştur. Dönemin kaynakları iyi sözcükler ve kullanılması sakıncalı sözcükler diye bu listeyi bize sunmaktadırlar. Abdülhamit toplumun dinsel yaşama en fazla müdahale etmiş padişahtır. Zira ondan itibaren Osmanlı’nın dinsel hayatı değişmiştir. Günümüze kadar yaşanan, yaşatılan, yaşatılmaya çalışılan, düşünsel ve inanç anlamında savunulan İslamî veya İslamcı anlayış demek olarak ki bu dönemde inşa edilmiştir. Bunları kavramlarla tartışalım:
Dini Kimliğinin Değişmesi
Abdülhamit halifelikle halk arasında yeni bir din bağı oluşturdu. Ona kadar resmi ulema aristokrasinin yanında ve altında bir kademe oluşturuyordu. Sanıldığının aksine ulema tebaadan çok uzaktı ve din adamıyla halk arasında büyük kopukluklar vardı. Osmanlı döneminde ulemanın toplum yaşamında en fazla müdahale ettiği dönem Safeviler ve Kızılbaş ideolojisinin Anadolu’da yaygınlaştığı dönem rastlamaktadır. Ama sonradan bu bağlar yine gevşemiş, halk dilediği gibi dini yaşamını sürdürmüştü.
Ancak Abdülhamit bu yapıya müdahale etti. Dinsel kimliği taşıyan her kesime büyük ilgi gösterdi. Çerciler, hafızlar, imamlar, şeyhler, dedeler, şerifler, seyitler, nakipler, üfürükçüler, müneccimler, büyücüler, mağribiler saray çevresinde temsil edilmeye ve politik sürecin içine sokulmaya başladılar. Özellikle tarikatlar ve zaviyeler mantar gibi arttı. Hatta Kuzey Afrika’dan birçok tarikat bile İstanbul’a gelmeye başladılar. Bunlardan en ünlüsü Cezayir kökenli Ticani tarikatıydı. Abdülhamit gözdesi olan bu tarikat dönemin en etkilisiydi. Bunun yanından Eski Nakşibendi, Rüfai, Şazeli gibi tarikatlar da etkilerini koruyorlardı. Bunun dışında bir sürü küçük tarikatlarda oluşmuştu. Abdülhamit döneminde İstanbul ve çevresinde tekke ve zaviyeler o denli çoğalmıştı ki her Müslüman’ın bağlanması gereken bir tarikatın olması zorunluluk haline gelmişti. Aynı şey Anadolu’da geçerliydi. İstanbul ve Anadolu’da cemaati olmayan onlarca tarikat ve yüzlerce şeyh için Abdülhamit saray çevresinde misafirhaneler oluşturmuştu. O dönemde bu misafirhanelerde çok sayıda Arap şeyh ve emirlerinin barındığı bir gerçekti. Gittikçe karmaşık bir hal alan bu yapıya Orta Asya ve Azerbaycan’dan gelen tarikatlar da katılacaklardı. Onların gelişi Arap şeylerinkinden biraz farklıydı, zira onlar Rus işgalinden kaçmışlardı. Ancak burada bir iki yüzlülük de dönmekteydi. Gelenlerin birçoğu Osmanlı’nın sempati göstereceği mezhebi yapılarda kendilerini tanıtıyorlardı. En basitinden Şeyh Cemalettin Afgani bunlardan biridir. Kendisinin Afganlıkla yakından ve uzaktan alakası olmadığı halde kendisini İstanbul’da “Afganlı Şeyh” olarak tanıtmıştı. Bu yüzden Cemalettin’in aslı nesebi Ebü’l-Huda’ya dert olmuştur. Bir ara bu durum şiddete dahi dönüşmüştür. Afgani’nin kendisini Afganlı olarak tanıtmasının bir diğer gerekçesi Osmanlı’da, özellikle de Abdülhamit döneminde Türk adına karşı duyulan nefrettir. Buna sonra tartışacağız.
Tarikatçılık bir süre sonra çekilmez bir hal almıştı. Zira cemaatleşme bir yerden sonra hizipleşmeye dönüştü. Tarikat liderleri arasında ise kıskançlık arttı. Her tarik padişahın gözünde bir yer edinmeye çabalıyordu. Padişahın iltifatını kazanmak yeni olanaklar demekti. Hatta Abdülhamit döneminin sonlarında çok garip bir durum ortaya çıkmıştı. Tarikat şeyhlerine tanınan ayrıcalıklar sonucunda suçlu veya yasaları çiğnediği halde bir cemaate mensup bulunana memurlar karışmaz olmuştu. Bu hava cumhuriyet dönemine kadar sürecekti. Eğer cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyeler kapatılmışsa, bunda tarikatlaşmanın yol açtığı bu durumda etkili olmuştur.
Ancak Abdülhamit bununla bir amaç gütmekteydi. Toplumu kontrol etmenin yolunu din olarak görüyordu. Bu yüzden padişah toplumun ve dinsel araçları değil, cemaat liderlerini, şeyhleri ve ulemayı kullanma yoluna gitti. Padişah halife olarak kendisini cemaat, tarikat ve zaviye liderlerine dikte ettirirken onlar aracılığıyla toplumu da yönetiyordu. Afrika ve Arap şeyh ve emirleri aracılığıyla da buradaki Müslüman toplum kontrol edilmekte ve böylece İngiliz ve Fransız sömürgelerine karşı hilafetin sözünün geçerliliği sağlanmaktaydı.
Bu gelişimin yol açtığı en büyük olumsuzluk okumuş ve eğitimli ulema kimliğinin gittikçe dışlanmasıydı. Ulemanın Müslüman toplumundaki yeri oldukça dardı. Genelde bir memur gibi çalışıyordu. Dini vecibeler, nikah uygulamaları, bir takım küçük vergi işlemleri (özellikle nikah işlemleri dolayısıyla), cenaze, cami idaresi gibi ve benzeri katılımları dışında ulema toplumun psikolojisine birebir hitap edip onu yönetmiyordu. Eğitimli oldukları için de cemaat arasında yaygın İslam dışı inançsal söylemlere de sıcak bakmamaları onları toplumdan uzak tutuyordu. Şeyhler ise dini toplumsal psikolojiye uygun biçimde sentezlemede çok başarılıydılar. Abdülhamit’in dini uygulamalarıyla eğitimli ulema kimliği büyük darbe aldı. Zira kitabi bilgi kuru ve fazla somut karşılanmaya başlandı. Şeyhler ise verdikleri hutbe ve yaptıkları konuşmayla adeta toplumu galeyana getiriyorlardı. Özellikle, Abdülhamit’in isteği doğrultusunda şeyhler toplumda Batı’ya karşı iyi bir nefret duygusu uyandırabiliyorlardı.
Şeyhlerin bir başka konumu daha vardı. Şeyhlerin mensup olduğu cemaati ulemadan farklı olarak çok daha yakından denetleyebiliyordu. Mürit halkası bu açıdan önemliydi. Şeyh müritler aracılığıyla cemaat içinde olup bitenleri takip etmekte ve gerektiğinde müdahale de etmekteydi. Hatta şeyh aile içi yaşama da müdahale edebiliyordu. Bu yapı bir süre sonra cemaatler arasında İslami anlayışların farklılaşmasına neden oldu. Hatta Osmanlı toplumun din, dini eğitim ve ilim anlayışını bile sakatladı. Bunda bizzat Abdülhamit’in kendisi etken olmuştu. Zira padişah toplum arasında yayılacak her türlü fikri akımı sakıncalı ilan etmiş ve bunlara “dehrîlik” (materyalizm) damgası vurmuştur. Osmanlı düşünce yaşamının fikri bakımdan en ucuz dönemi bu dönem olacaktır. Dil ve düşünce adeta linç edilecekti. O denli ki ilim kavramı dahi yasaklı sayılacak kadar baskı altına alınacaktır. Bu duruma fırsat bulunca sonradan değineceğiz. Özellikle Namık Kemal – Ernest Renan çatışmasında N. Kemal’in sergileyeceği Osmanlı ilmiyesini rencide edecek durum, Şeyh Afganî’nin sahtekarlığı ve niceleri bu dönemin özelliğidir. Yine etkileri günümüze kadar silinmeyecek “ucuz İslamcı edebiyat”ın temelleri bu dönemde atılacaktı. “Mehdi” anlayışı, “asr-ı saadet” kavramı ve İslamcı toplumu besleyen birçok söylem o dönemde kavramlaştı. Çok daha ilginci ise “ümmet” kavramıydı. Şayet zaman ve fırsat bulursak bu kavramları birer makale konusu yapmaya çalışacağız. Şimdilik ismen belirtmekle yetinelim.
Cemaatleşme kültürü şeyhlerin padişah adına bir polis gibi çalışmasına yol açtı. Bu devletle toplum arasındaki inançsal bağı güçlendirdi, öte yandan da Müslüman toplumun “ikiyüzlülüğüne” neden oldu. Zira oruç tutmayan, namaz kılmayanlar sıkıca denetlenmeye başlandı. Bazıları polise ihbar ediliyor, yakalanarak zındıklık, jönlük (halk arasındaki yaygın ifadesiyle “conluk” veya “con-conluk”) ve dinsizlikle damgalanarak işkence görüyorlardı. Ancak bunun bir faydası da vardı. Bu dönemde gayr-i İslami toplumların ve misyonerlerin etkisi azaldı. Ama bu da ters tepti. Zira Masonlar ve rindler kimliklerini gizleyerek bu defa Müslüman adıyla toplum arasına sızarak faaliyet göstermeye başladılar. Kendisi bir mason olan ve Meşrutiye dönemin şeyhülislamı Musa Kazım Efendi itiraflarında bu durumu ayrıntılarıyla anlatmıştı: “Mürtekiplerin büyükleri arasına geçen zatlar, ayıplarını örtmek, günahlarını saklamak için daima namaz kılarlar, seccadelerini resmi makamlara bile taşıttırırlardı. Rahmetli Abidin Paşa (kendisi Anayasa komisyonu üyesiydi) feylesof bir zat olduğu halde (feylesof demek o dönemde dinsiz demekti) başını seccadeden kaldırmazdı. Mabeyin’de ve Bab-ı Alî’de makbul ve beğenilir kişi olmak için mutlaka post-nişin güruhuna katılmak zorunluluğu vardı. Halifelik İlahlık seviyesine yükseltildi. Saray etrafında dergahlar açıldı. Şeyh Zafir, mağripten maşrıka kondu. Ebü’l-Huda ile beraber sarayı tehlil-hane yaptılar”. Musa Kazım Efendi’nin Masonluğu bu açıklamasına gölge düşürse de, benzer ifadeleri diğer ulemadan din adamlarının kullandıkları gözden kaçmamalıdır. Bu durum, ulemanın yaşananları tasvip etmediğini göstermektedir. Zira, dindar kimliğine karşı bazı aydınlarda simgeleşen takıntı bu dönemde değişen dini ve din adamı kimliği idi. oysa, o zamana kadar Osmanlı uleması dar ve kısıtlı da olsa devletin gelişim yollarını ve Müslümanların kurtuluş reçetesini aramışlardır. İlk reform girişimlerinin ulemadan gelmesine de şaşmamak gerek. Zira resmi tarihte sıkça gündeme getirilen matbaanın gelişine ulema neden olmuştur yanlış düşüncesi de Abdülhamit zamanında değişen dini adamı kimliğinden ileri gelmektedir. Anlaşılan kurunun ateşinde ulema da yanmıştı. Böyle bir yapının resmileştiğini düşünürsek Türkiye’de İslamcılık akımının ne türden bir yanlış yapılanmadan doğduğu kendiliğinden belirmektedir. Ancak bu daha başlangıçtı. Zira İslamcı söylemin kökleri İngiltere’den Müslüman topraklarına henüz ulaşmamıştı.
DEVAM EDECEK