II. Mahmut ve daha öncesinde Lale döneminden itibaren Birinci Kanun-i Esasi’ye kadar Osmanlı’daki egemen anlayış “geri kalmışlıktan kurtulmaktı”. Yani devlet, devlet kademesi ve hatta (özellikle) ulema geri kalmışlığı kabul ediyordu. Örneğin, XVIII. Yüzyıl başlarında ulemadan Tatarcık Abdullah Molla’nın askeri konuları içine alan projesi içerdiği bilgiler açısından şaşılacak boyuttadır.
Osmanlı’da ulemanın din ve akıl arasında gayet sentezli bir anlayışa sahip oluşu maalesef henüz öğrenilmemiştir. Osmanlı ulemasının toplumun dinsel varlığından sorumlu, onu küfre karşı koruyan bir kurum olarak görülmesi anlayışı artık eskimiştir. Osmanlı ulemasından diğer İslam devletlerinden Abbasî ve Selçuklu ulemasıyla kıyaslandığında oldukça dar görüşlü olduğu bir gerçektir. Bunu Osmanlı döneminde yazılan dini, ilmi risalelerden de anlıyoruz. Denilebilir ki Osmanlı uleması özgün bir ilmi ve dini düşünce üretememiştir. Ancak bu Osmanlı ulemasının “yobaz” olduğu, körlük derecesinde “dini ve dinselleşmiş” yapıya sarıldığı söylenemez. Her kurumda olacağı gibi Şeyhülislamlar arasında da makamını kendini çıkarları için kullananları olmuş ve çeşitli yolsuzluklara karışanları bulunmuştur. Hatta şeyhülislamlığı bir verasete dönüştürmek isteyeni ve beşikteki çocuğa şeyhülislamlık payesi vereni de olmuştur. Ancak bunlar küçük çaplı örnekler olup, bardağın boş kısmına bakıldığı zaman soruna dönüşebilirler. Ulema, yaşadığı dünyada yaşanan sorunları tam olarak algılamasa da durumun her zaman farkında olmuştur. Osmanlı tarihinin en kasvetli olayı Şeyh Bedreddin ayaklanmasında dahi ulema ilmi tartışmanın yolunu seçmiş ve şeyhin öldürülmesine fetva vermekten kaçınmıştır. Ulemanın bazı konularda devletten ve bürokrasiden dahi olaylara ciddi yaklaşmaktaydı. Bunun için bir örnek vermek yerinde olacaktır. Osmanlı’nın en şaşalı dönemi olan XVI. Yüzyılda çöküşü fark eden ve alınması gereken önlemler üzerine kafa yoran aydınlanmacı kimlik ulemadan çıkması manidardır. Bu amaçla Bosna kadısı Akhisarlı Hasan el-Kâfi “Usulü’l-hikem fi nizami’l-âlem” adlı eserini 1596’da kaleme alınmıştır. Kadı, Avrupa’nın üstünlüğünü sezmekle kalmamış, gelişmeleri bir söylem konusu yapmanın ötesinde adeta “episteme” çözümlemelerde dahi bulunmuştur. Bizzat eserinde “hikmetin yöntemi ve âlemin nizamı” gibi Avrupa’da yaşananların din ve usulen tartışmasını yapmıştır. Maalesef bu risalede dile getirilen bakış açı pek dikkatlice öğrenilmiştir. Risale hakkında olumlu görüşlere sahip Niyazi Berkes dahi kadının Avrupa hakkında söylediği teknik yenilikleri öne çıkartmaya çalışmıştır. Ancak Hasan el-Kâfi’nin derdi bu değildi. Kadı el-Kâfi belki de ilk İslam bilginidir ki Avrupa’nın gücünü fark etmiştir. Ayrıca ender ulema âlimlerinden biri olarak toplumun çıkarlarında söz etmiştir. Risalesinde askere karşı sert açıklamalar yer bulmaktadır. Bu aynı zamanda yönetimin ve devletin de eleştirisidir. Osmanlı’nın “adalet” dönemi dediğimiz XVI. Yüzyılda kadı, ordunun yaptığı zulümlerden söz ederek (daha kötüsü, geniş çaplı firarlara dikkat çekmesi) Avrupa’daki askeri anlamdaki gelişmelere ışık tutmaktadır. Her ne kadar risalede Avrupa’nın yenileşmesi askeri anlamda tartışılıyorsa da el-Kâfi’nin bunu bir yöntem ve dünya sorunu olarak görmesi Avrupa’daki toplumsal gelişmelerden de haberdar olduğunun kanıtıdır. Zira kendisi Batı’yı yakından gözlemlemek gibi bir konuma sahiptir; yani Bosna kadısıydı. Kısaca ulemanın bu ve benzeri biçimde devleti Osmanlı toplumunun yöneticilerinden daha fazla düşünmesi ve sorunları oldukça erken fark edip çözümde bulunması bir gerçektir.
Peki, Osmanlı’da din-devlet çatışması nasıl doğdu? Madem Osmanlı uleması devletin çöküşünü, toplumsal sorunları devletten fazla devletçi mantıkla sahiplenip ve bu konuda kaygılarını paylaşmakta ve bunu da sanıldığının aksine bağnaz bir din yorumu olarak değil, gayet akli ilkelerle (tabi dini söylemi asla göz ardı etmeden) yapmaktaysa din neden Osmanlı’nın son döneminde bir sorun haline geldi?
Osmanlı’da din sorununu gündeme taşıyan başlıca iki etken dikkat çekmektedir. Her şeyden önce bu ulemanın konumundan ileri geliyordu. Ulema yüksek bir konuma sahipti. İslami kimliğin birinci dereceden temsilcisiydi. Zira İslam din olarak Ortaçağ boyunca en büyük ve egemen konumundayken, ulema bu yapının bekçisiydi. Yani ulema itibarlı bir konumdaydı. Gücün, dünyadaki adaletin, büyüklüğün ve maneviyatın temsiliydi. Osmanlı bir siyasal güç olarak gerilerken bu itibar da ayaklar altına alınmaktaydı. Dinle devletin ilk karşılaşması burada başladı. El-Kâfi’nin risalesinden de anlaşılacağı gibi ulema daha başından beri dünyadaki nizamın İslam’ın elinden çıkmaya başladığını kavrıyordu. Zira bunu İslam ve Müslümanlar adına değil diğer dinler ve topluluklar adına da yapmaktaydı. Nitekim el-Kâfi, asker tarafından zarar gören Müslümanlarla birlikte hakları yenilen Hıristiyanlardan da söz etmektedir. İlk sorun 1740’larda belirdi ve burada da ulemanın yenileşme anlayışındaki farklar belirleyici oldu. Devletin dış baskı karşısında pasifliğini ulema kabul etmiyordu. Örneğin o sırada göze batan en önemli güç Fransa karşısında devletin taviz vermesi ve Fransa’nın bariz biçimde kendi çıkarları gereği Osmanlı’ya karşı dayatmada bulunması ulemanın tepkisine neden olmuştur. Ayrıca ulema devletin farkında olmadığı bir şeyin de farkındaydı: yenileşme ve gelişme olgusunun dini, siyasi ve toplumsal bir içerik taşıdığının farkındaydı. Osmanlı aydını bunu ancak 150 yıl sonra kavrayacaktı. Ancak ulema buna alternatif sunamıyordu. Devlet ise taviz vermekle alternatifler oluşturduğunu sanıyordu. Buna karşı ulema olumlu gelişmeleri dışlamadı. Örneğin, matbaaya hayır demedi. Ulemanın en büyük derdi Batı’dan gelenleri usulen mümkünlüğünü öğrenmek ve yenileşme adı altında Avrupa devletlerinin Osmanlı’yı parçalamak eylemlerini açığa vurmaktı. Ancak öncelikle Tanzimat dönemi bürokrasisi salt bir “terakki” söylemi tutturarak kendi toplumsal sorunlarını Batı’dan ithal eden yasalarla çözmeye çalıştı. Tanzimat dönemi devletle-din arasındaki ipleri gerdi. Ulema bu dönemde büyük ölçüde sessizleşti, sadece rutin işlerle ön plana geldi. Bu “küsme” ulemayı durgunluğa itti. Sadece şeriat adına çıkışlarla gündeme geldi. Bu yüzden daha önce sorunlarla boğuşan ulema bu dönemde kayda değer doğru dürüst hiçbir ilmi eser vermemiştir. Ancak bu din açısından fırtınadan önceki sessizlikten öte bir anlam taşımıyordu. Dini devletin karşısında, aydınların anlayışında ve bazı kesimlerin gözünde gerici bir unsura dönüştüren bizzat Abdülhamit oldu. Abdülhamit etkisi günümüze kadar gelen, bugün dahi Türkiye’de ilahiyat dışı dini anlayışları besleyen “yamalı bir din anlayışı” geliştirdi.
Abdülhamit iki boşluğu çok çıkarcı biçimde kendi idari varlığı için kullandı. İlk boşluğu kendisine bizzat ulema sağlamıştır. Ulemanın Batı karşısındaki devletin teslimiyetçi tutumuna karşı oluşunu topyekûn bir “Batı düşmanlığına” dönüştürerek Osmanlı toplumunun, yani Müslümanların ezilmişliklerini gidermesi için kullandı. Dini düşünceyi sofulaştırdı. Dinin araştırmacı yanını dondurdu. Din, öteden beri nefreti kabaran Müslümanların sömürgeci Batı’ya karşı düşmanlığının psikolojik gücüne dönüştürüldü. Eğitimli, araştırmacı din adamı gitti, yerine sofular, şeyhler, meczuplar, üfürükçüler geldi. Bunların durumunu bir önceki yazıda anlatmıştık. Abdülhamit, Müslümanların Avrupa’ya karşı 150–200 yıldan beri duydukları nefreti rahatlıkla dile getirmek olanağı tanımakla kalmayıp, Müslüman kimliğini de yüceltti. Bu toplumsal psikolojiyi kendi kontrolünde tutmak adına yapmış olması çok ilginçtir. Abdülhamit iktidarı toplumsal olguların içine çeken ilk Osmanlı hükümdarıdır. O zamana kadar siyasal değerler sarayın duvarları dışına çıkmazdı. Osmanlı göçebelere karşı yürüttüğü acımasız uygulamalarıyla toplumu da “iktidarsızlaştırmıştı”. Ama şimdi bu bakir alan topluma açılıyordu. Hem de ucuz değerler ve kuru söylemler eşliğinde. Türk siyasetinde toplumun iktidar oyunlarının merkezine taşınması böyle başladı. Bu kötü mü oldu? Belki Müslümanların ucuzlamış siyasi değerler arenasında sürüklenmesi açısından evet; ancak Abdülhamit’in bu politikası Milli Mücadelede toplumsal psikolojinin belirlenmesinde etken olduğu inkar edilmemelidir. Öte yandan Abdülhamit’in, Müslümanlığı gerçekten övülecek bir kimliğe dönüştürmek isteyip istemediğini de sormamız gerekmektedir. Psikolojik anlamada evet; ama kimlik anlamında böyle bir şeyden söz edemeyiz. Topuma kuru bir üstünlük aşılarken, dini şeyhlerin, sofuların ve masonların tekeline sokarak ve avamı bu şekilde kontrolünde tutarken, ekonomik anlamda Avrupa’ya en fazla tavizde bulunan padişah da kendisiydi. Avrupa sermayesine yatırım ve işletme imtiyazları onun döneminde başladı. Her ne kadar bunu bir denge politikası çerçevesinde yürütüyor gözükse de, kaybeden yine Osmanlıydı. Taviz vermeden denge de kurulamazdı. Sürekli bir denge için sürekli tavizler gerekliydi. Sadece imtiyaz sahipleri değişiyordu. Abdülhamit “Hatırat”ında Osmanlı’nın dünya savaşına girmemesi gerektiğini söylerken, aslında geride hiçbir seçenek bırakmamıştı. Bunun gibi, Çağdaş İslamî literatürde, Abdülhamit’in Filistin konusunda Yahudilere taviz vermediğinden söz edilmektedir. Ama “Filistin sorununu” Abdülhamit’in önüne getiren Şeyhülislamlık gibi Osmanlının en önemli kurumunun başında bulunan mason bir şeyhülislamdır. Abdülhamit bunu bildiği halde, bunu durumu şeyhülislama karşı bir güç gösterisi olarak kullanıyordu. Bu şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Abdülhamit döneminin en İslamcı aydını hesap edildiğine göre, varın İslamcıların durumunu siz düşünün. Musa Kazım Efendi’nin bir özelliği daha vardı. O, İslam’la Batı arasında ilk formül bulma girişimini başlatan biriydi. Bunu yaparken, fesi de şeri uygulamalardan biri olarak göstermekten kaçınmayacaktı. Kısaca kişilerin konumuna göre usul biçmekte Abdülhamit mükemmel bir “beyin doktoruydu”. Ne kendisinden önce, ne de sonra onun gibi toplumsal psikolojiyi şekillendirmiş ikinci bir yöneticiye rastlamak çok zordur. Bunları söylerken Abdülhamit’in kendi siyasi erkinin üstünlüğüne inanmışlığını da ifade ediyoruz.
Şaha kaldırılan Müslümanlığın hiçbir ilmi tabanı yoktu. Abdülhamit döneminde bir tek ciddi ilmi eser yazılmamıştır. Buna karşılık polisiye ve macera romanları kol geziyordu. Dönemin gazetelerini kabataslak tararsak koltuğu kabartılmış Osmanlı Müslümanlarının Ay’da yaşadığına karar verebiliriz. Bu başlıkları görünce günümüz gazeteciliğinin köklerini keşfetmek pek zor değildir. Dünya büyük olayların içinde sürüklenirken Osmanlı gazetelerinin attıkları manşetlere ve yazdıkları yazılara bakınız: “Bir Beygir Ne Kadar Ağırlık Taşıyabilir”, “Kedilerde Zeka”, “Alman Öğrencilerde Miyopluk”, “Ayakları Nasıl Sıcak Tutmalı”. Dönemin Anadolu ve Balkanlarda Ermeni çeteleri, Yunanlılar, Sırplar oluk oluk Müslüman kanı akıtırken bu konuda dönemin gazetelerinde tek bir kelimeye rastlamazken buna karşılık “Lâponyalıların, Eskimoların hayatı”, “Çinlilerin Acayip Yemekleri”, “Seyyah Livingstone’un Keşifleri”ne sayfalar dolusu yer ayrılmaktaydı.
Abdülhamit döneminde Bab-ı Ali basın bölgesi olarak gelişti. Tercüme edebiyatı zirveye çıktı. İlim ve bilimsel eserlerin tercümesi yasaklanırken, Jules Verne’nin romanları peynir ekmek gibi satıyordu. Dönemin her 3 okuryazarından 2’si “Üç Silahşörleri”, “Monte Kristo Kontu”nu kesinlikle okumuştur. Bizzat Abdülhamit’in kendisi cinayet ve polisiye romanlarının hastası olduğundan bu eserleri modaya dönüştürmüştü. Bab-ı Ali kitapçılarında kahve içip nargile çeken Ermeni, Yunanlı tel gözlüklü, kırmızı yanaklı tercümanları Abdülhamit’in bu romanlara olan düşkünlüğü besliyordu. Ahmet Hamdi, Yahya Kemal’le ilgili hatıralarında dönemin bu aydınlarının saatlerce yemeklerden, tatlılardan konuştuğunu anlatmaktadır. Evet, belki de en fazla o dönemde “can boğazdan geçiyordu”. Bir kuşak sonrasında bu romanlarla kendisini geliştirenler gazeteci-aydın konumuna yükseleceklerdi. Büyük bir kısmı ise sosyalist, materyalist ve pozitivist olacaktı. Ancak hiçbiri sosyalizmi, materyalizmi, pozitivizmi gerçek ilmi kaynaklarından okuyacak ve tartışacak zekâya sahip değildir. Ahmet Mithat Efendi’nin “dekadan”lar (Fransızca “décadent” – karşılığı “çağdaş”, ama “dehri” anlamında kullanılmıştır. Burada ilginç olan Batıcıları suçlamak için bile Batılı bir kelimeye başvurulmasıdır) olarak tanıttığı bu kesimin bilimsel ve edebi ilham kaynakları Haeckel, Schopenhauer, Büchner, Darwin, Draper, Renan, Taine, Spencer, Le Ban, Poincare, Ribat, Richet, Flammarion, J. C. Mill, Balzac, Zola olacaktır. Adı geçenlerden birkaçı dışında büyük bir kısmı Avrupa’da üçüncü sınıf düşünür ve yazar. Türkiye’nin ilk materyalist düşünürü Baha Tevfik savunduğu düşünceler açısından Marks’ı bilmiyor olması cehaletten öte bir durum olsa gerek. C. Meriç “Jurnal”inde daha 70’lerin Türkiye’sinde Kapital’i okuyan 2 aydından biri olduğunu söylerken, bu ülkede ortalığı kasıp kavuran solcuların durumunu düşünmeyi size bırakıyorum.
Peki, Abdülhamit neden sorumluydu? Basitlikten, bilimsel eşkıyalıktan, basitlikten, dalkavukluktan. Nasıl? Polisiye ve cinayet romanlarıyla yetişen kesim o zamana kadar “sırlar dünyasında” yaşayıp “Tanrısal adalete” sığınırken bu romanlarla olayların zincirleme kaza gibi rasyonel biçimde ve Tanrı’ya gerek kalmadan nasıl çözüldüğünü öğreniyordu. Bunlar belki özlüğünde yanlış değildi. Belki de Abdülhamit “hatırat”larında belirttiği gibi topluma “ebeveynlik” yapmaya çalışıyordu. Ancak Osmanlı okur-yazarı bunları çözümleyecek zekaya ve alt yapıya sahip değildi. İyi ve kötü arasında tercihini yapıyor ve herkes kendi tercihinin iyi olduğuna inanıyordu. 1904 yılında rüştiye ve idadilerde okuyan öğrenci sayısı 36.050, medrese öğrencilerinin sayısı ise 85.168’di. Üstelik bu öğrencilerin durumu akıl almaz boyutlara eriyordu. Buna karşılık 1904 yılında memur sayısı 242.436’e varıyordu.
İslami kesimde ise durum daha vahimdi. Ulemanın dini yaşamdaki konumu İslam dışı anlayıştan gelen dindarlarca ele geçirilmişti. Çok geçmeden ulemanın yukarıda anlattığımız boşluktan yararlanıp İslamcı aydınlarla bu rüzgâra kapıldılar. Günümüzde dahi Müslümanları uyutmanın iyi bir yöntemi olarak kullanılan her keşfi İslamlaştırmak, bilimsel bir buluşu ayet ve hadis eşliğinde sunarak zaten Kur’an’da mevcut olduğunu ispat etmek gibi ucuz yöntemlerin temeli o dönemde atıldı. İlahiyat bilgisi ve araştırmalarının yerini “Bismarc’ın Müslüman oluşu”, “Japonya’nın İslam’a sahip çıkışı”, hatta “İmparator Meiji’nin Müslümanlığı kabul ettiği” gibi zırvalıklar, aslı nesebi olmayan iddialar aldı. Mehdicilik tavan yaptı. Abdülhamit’le Afganî arasındaki çatışma da bu “Mehdi” olayına dayanmaktadır. Hatta hiçbir olguyu tartışmaya açmadan bütün bir Batı ilmi İslam ilmi ilan edildi. Arapçılık ve Arap düşmanlığı bu dönemde başladı. Avrupa’nın sahip olduğu her şey Araplaştırıldı, ahlak dışında. Arapçılık bir süre sonra öyle bir hal aldı ki bir süre sonra Araplara nefrete dönüştü. Hatta bu durum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin bile tepkisine neden olacaktı. Müstafa Sabri, bir taraftan dekedanları “kafalarını kaybedecekler” diye uyarırken, “Bizim, Arapların yanında ne yerimiz var?” diye sormaktan da geri kalmıyordu.
Yine bunun gibi “Japonya mitini” Türkiye insanlarının kafasına sokan İslamcı aydınlar oldu. Batının tekniğini alarak kendi geleneğinden ve dininden taviz vermeyerek gelişen Japonya Müslümanların hayalindeki ülkeydi. Hatta birçokları Japonların kitabî bir millet olduğunu, İslam ve Hıristiyanlık gibi bunların da dinlerinin vahiy kaynaklı olduğunu savunuyorlardı. Şintoluk Japonların şeriatı ilan edildi. Osmanlı Müslümanları arasında bilmemenin rahatlığı ile Japonya günümüze kadar bir model olmaya devam edecektir. Oysa kimse, günümüzde bile Meiji Restorasyonunun kadar, özellikle Tokugawa döneminde Japonya’nın derebeyleri ülkesinden ekonomik ve sosyal yaşama kavuşmak için verdiği kanlı bıçaklı olayı hatırlamak bile istemiyordu. Kimse Japonya’da “kuramoto”, “Tonya”, “kaburnahama”, “keisen” gibi yapılanmaların anlamını ciddiye almıyordu. Bu kavramlar hepsi Japonya’yı temelden sarsan birer Batılı kurumlaşmanın adıydı. Dönemin Müslümanlarını İmparator Meiji’nin Müslümanlığı ilgilendiriyordu ve “imparator ile Müslüman” adının bir arada sunulması dahi onların koltuğunu kabartıyordu. Dönemin en önde İslami aydını Mahmut Esat Efendi bile 1896’da kaleme aldığı yazısında bütün olup bitenleri “gurur” yapıyordu. Oysa Esat Efendi İslamcılar arasında en açık fikirli, bilgili birisi sayılıyordu. Buna karşılık en ufak “ilmi” tartışmada karşısındakileri “dehrilik”le suçlamaktan geri kalmazdı.
Müslümanlar şundan hep rahatsızlar: İslam kadar hiçbir din hükümetlerin ve uluslararası siyasetin gündemini işgal etmemiştir. Ama şunu asla itiraf etmemekteler: bu durumun böyle bir hal alması en fazla onların sorumsuzluklarından kaynaklanmaktadır.
------------------
Editör Notu: Yazının ilk bölümüne şuradan [1] ulaşabilirsiniz.
Links:
[1] http://www.cemaat.com/?q=node/2826