Sevgili Nefsim,
Söyleye söyleye dilimde tüy bitti. İnternetin insanlara, insanlığa kazandırdığı hiç bir şey yok. “Dünyanın ‘bilgi çağına’ internetle hazırlandığı, bilginin dolaşımının, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ile gezegenin bir evrensel köye dönüşeceği, bilgi denilen bu insanlığın en kıymetli sermayesinin dünya halklarının emrine tahsis edileceği” ve bunun sonucu olarak “isteyen herkesin everensel paydan hakkını alacağı…” Hepsi lafı güzaf.
Doğrudur, internette bilgi var. Ama nasıl bilgi? Alın teri ürünü, uykusuzluktan kanlaşmış gözlerin nuru, gezegenin gidişatı etkileyen sahici, esası kapsayan, esaslı bilgi değil, oyalanması için bir köpeğin önüne atılan plastik bir kemik gibi insanlığın önüne atılan ve insanlığı oyalayan cicili bicili bilgi. Ve bunun kaçınılmaz sonucu: malumatfuruşluk. Hiç kimse bir şeyin her şeyini bilmiyor, ama herkes her şeyden bir şey biliyor. Fikrin, düşüncenin, ilgi ve alakaların sıradanlaşması, sığlaşması. Sonra fütursuzca bir cesaret.(cehalet sahibini cesur kılar, örnek: hariciler). Dili olan herkesin aklının estiği her konuda konuştuğu, klavyesi olan herkesin aklının estiği her konuda yazdığı bir dünya. Bu insanlık adına bir facia. büyük bir facia.
Halbuki sözün bir ağırlığı olmalı değil mi?
Fikrin bir ağırlığı olmalı. Ancak söz söyleme ehliyetine haiz olanlar konuşmalı. Konuşabilmeli. Herkes mutlak haddi bilmese de en azından kendi haddini bilmeli. Değil mi? Ama modern dünyada ağzı olan konuşuyor, klavyesi olan yazıyor. Eğri doğru demeden. Bu ukalalık. Bu bir facia. Büyük bir facia.
İnternetin büyük bir nimet olduğu filan yalan . Bilgisayar başında öldürdüğün zamanları düşün. Halbuki öldürmek sana haram. Sen ancak kurban edebilirsin. Tıpkı dedelerin gibi. Onlar genelde sulu yemek yermiş, çiğnerken vakit kaybetmemek için, Ve ekserisi saçıyla başını arkaya bağlamak için saçını uzatırmış uyuklayıp başı rahleye düştüğünde tutsun diye.(İnsanlık için faideli, esas(lı) bilgi ancak böyle edilebilirmiş demek ki) işte sen onların torusun. Şimdi şu yaptıklarına bir bak. Kendinden utanman gerek değil mi?
Bak! Bir kere internet varoluşsal gayeni unutturdu. Varoluşsal gayeni: tebliği yani. Efendimiz (SAV) tebliğe Hz Hatice’den başlamıştı. Kendine en yakından yani. Sen ise Amerika’dan başladın. Almanya’dan başladın. Artık cihat’ın Chat’ın oldu. Artık parkta karşılaştığın biriyle sudan bahanelerle tanışmaya çalışıp sonrada ona kendince bir şeyler vereye çalışmıyorsun, çünkü senin tanıştığın ve devamlı bir şeyler verdiğin o kadar çok dostun(!) var ki…. Zamanını öldürtme şu varlığı yokluğu belirsizlere. Sen zamanı ancak kurban etmelisin. Artık “ben”ini aşıp “kendi”ne gel. Ve “kendi”ne bir iyilik yap: klavyeni kır! Ciddiyim! Kır klavyeni!
Sen kitaplara dalmalısın. Tozlu raflardan indirdiğin ceddinin elyazmalarına ilk senin elin değmeli. Onların küf kokuları seni buğulamalı. Bir formun altına bir şeyler karalamayla asıl büyük sorumluluktan kurtulacağını mı sanıyorsun? Yanılıyorsun. Hepsi sadece vakit kaybı. Sen kitaplara dalmalısın. İstersen şunu da bir köşeye not et: İNSANLARDAN SADECE YAPMASI GEREKENİ YAPANLAR VAKİT KAYBETMİYORLARDIR.
Şimdi eğri oturup doğru konuş: bilgisayar başına geçtiğinde yaptıkların gerçekte yapman gerekenler mi?
Evet şimdi yapman gerekeni yap: Klavyeni kır!